Hepimizin Tarihi


12 Eylül Cuntasının 20 Yıllık Hasarı


12 Eylül’ün paşasına gittiği her ilden o ilin temsili anahtarı verilir, paşamız da valinin makamına oturarak şehrin sorunları hakkında “brifing alır”dı. “Paşa” Farsça’dan dilimize geçmiş bir sözcük olarak “küçük padişah” anlamına geldiği için doğrusu bu taht merakı paşamızın davranışını tanımlamaya bile gerek bırakmaz, olay tam deyimiyle “cuk oturur”du. Ancak ben o makamın gerçek sahibi adına üzülürdüm doğrusu; çünkü bu davranış “mülk”ü şahsa ait sayan ataerkil-faşist mantığın billurlaşmış haliydi. Eğer bir devlet kişiler üstü ise hiçbir âmir memurun makamına oturamazdı, padişah bile bir sadrazamın makamına oturup “burada beni temsil ediyorsun” anlaınına gelecek bir görgüsüzlüğe tevessül edemezdi.

Ne yazık ki yirmi yıl sonra bile âmir konumundaki devlet erkânı memur konumundakileri ziyaret edince onun makamına oturuyor ve “brifing alıyor.” Yirmi yıl önce de iç ve dış düşmanlarımızdan söz edilir ve ortalığa korku salınırdı, bugün de; yirmi yıl önce de işkence “iddiaları” vardı, şimdi de.

Yirmi yılın tarihi aslında bundan ibarettir; bu mülk, vatanı ve milleti başkalarından daha çok sevdiği iddia edilen, kurşun atıp kurşun yedikleri meclis kürsülerinden haykırılıp onlarla gurur duyulan, kendisine ait olmayan makamlara oturup brifingler alan, katile “vatansever”, işkenceciye “bizim çocuklar”, soyguna “gizli ödenek” adını veren karanlık adamların tarihi.
Bu tarih kötü muamele, soygun, sömürü ve baskı konusunda ağız birliği etmiş adam ve kadınlarla beslenmiş; böyle bir nomenklatura dışında kalan herkes potansiyel vatan haini, bölücü ve yıkıcı kişiler olarak kabul edilmiştir.

Oysa benim, pek çok sosyalist gibi zavallı benim yirmi yıllık bireysel tarihim her türlü despotik fikir kırıntısından kopmak, yaşamı bilim, hukuk ve sanatın içinden algılamak çabasıyla geçti. Başkalarının yaşamına, bilgisine önem vermeyen ve cinayeti meşru gören hiçbir politik düşünce ile bağdaşamayacağıma içtenlikle inandım; benim için Marksizm bir yaşam klavuzu oldu, benim kült önderlerim, değişmez doğrularım ve şiddet teorilerim kalmadı.

Ben yıllar içinde bu yönde değiştikçe, devletin copun yanına silah eklediğini, polisin işkence aletlerine yeni çeşniler kattığını gördüm. Devletin kült önderleri tartışmasız hale geldi, fikir denilen şey dinsel, askeri veya kültürel tabulara itaat etmek oldu. Yazı yazmak veya pankart açmaktan başka suç işlemeyenler cezaevlerini neredeyse ömür boyu hapis cezalarına çarptırılarak doldururken; işkenceciler veya devlet sırrı olduğu söylenen karanlık cinayet şebekelerini örgütleyenler “gurur duyulurak” temize çıkarıldı.

Böylece bu ülkeye son yirmi yılda damgasını vuran siyaset, insanlık suçu işleyenlerin, muhterislerin, kifayetsizlerin, canilerin ve haydutların eşsiz kombinasyonu olarak insanlık tarihinin en karanlık örneklerinden biri olarak anılmaya hak kazandı.

Sihirli Sayı

Böyle bir sadizmin toplumun tüm katmanlarını işgal edebilmesinin yedi nedeni olduğunu düşünüyorum:

Birincisi, 12 Eylül cuntasının yolunu döşediği çeteler ve dinci kadrolaşmadır.
İkincisi, ANAP’ta billurlaşan ve ülkeyi bir şirket gibi gören vahşi kapitalizm mantığıdır.
Üçüncüsü, adı “sol” olan ama kendisi ile karşıtları arasında zerrece fark bulunmayan CHP ve DSP’dir.
Dördüncüsü, Sivas katliamının avukatlığını ve din sömürüsünün bezirganlığını yapan Refah Partisi hareketidir.
Beşincisi, ülkeyi her türlü demokratik açılımdan şiddetle sakınan MHP’dir.
Altıncısı, güneydoğuda on beş yıl süren karanlık savaştır.
Yedincisi, ülkeyi ihale şebekelerinin, kredi çapulcularının çiftliği haline getiren haydutluk bürorasisidir.
İşte sihirli rakam: Yedi.

Bu toplumu yönetenlerin de, vatandaşların da ortak patolojisi bu uğursuz yedi sayısında saklıdır. Bu Pis Yedili adlı iskambil oyununu yirmi yıldır oynuyoruz.
Yirmi yıldır bu Pis Yedili’yi oynayanların, bu yetmiyormuş gibi bir de üst üste yedi kez pişti yaptığı adaletsiz bir iskambil oyunundayız. “Aslarımız” tamam, onlar hiç değişmedi. Oyunda “vale” veya “dam” seçimden seçime değişir, kağıtlarda da sinek yerine arı, kare yerine hilal, maça yerine güvercin, kupa yerine de at kullanırız. Çifte standartlı Avrupa’nın “demokrasi” adlı briç zekâsına ihtiyacımız yoktur, biz “kılıç atmayı” severiz.

Haydutlar ve Aptallar

Carlo M. Cipolla’nın yazdığı Neşeli Öyküler adlı kitapta “Aptallığın Temel Yasaları” anlatılıyor.
Demokratik sistemde güçlülerin genel seçimlerden fayda sağlamasına yardımcı olan bir mekanizmanın bulunduğunu anımsatan Cipolla, oy veren insanların bir bölümünün aptallardan oluştuğunu ve haydutların seçilmesini sağlayarak toplumun diğer kesimlerine zarar verdiğini söylüyor.

Bizim “yedili oyunumuzun” demokratik sistemden farkı buradadır: Aptallar kime oy verirse versin, imam bildiğini okumaya devam eder.

En zeki insanların bile kendilerini aptal gibi hissettiği anların sıklığını düşündükçe insan doğasında aptallığın zekâya oranla baskın olduğunu, başka bir deyişle zekânın bir istisna olduğunu düşünüyorum. Uykuyla uyanıklık arasında salıncak kuran ömrümüz gibi, aklımız da aptallıkla derin aptallık arasındaki çizgiyi fark etmeye dayanan bir zekâ içeriyor.

Oysa haydutlarda bu göz yok. İşini bilene aptal denmiyor.

Örneğin Siyasi Partiler Yasası’nı değiştirmek, İhale Yasasını şeffaflaştırmak hangi haydut tarafından benimsenebilir?

Aptal, yaptığı şeylerle hem kendisine hem de başkasına zarar veren kişi olduğuna göre, siyasal partilerde ikbal aramayacak, ihaleye katılmayacak olan benim gibi kişilerin bu yasaları değiştirmekle kendine yarar sağlamayıp bir de haydutlara zarar verecekleri göz önüne alınırsa, bu kişilerin “aptal” olduğuna hükmetmek mümkündür.

Kendisine yararı olan bir eylemi başkasının zararına gerçekleştiren kişilere haydut dendiğine göre son yirmi yılımızın tarihinin neden korsan kaset, korsan yayın, korsan kitap, sahte doktor, sahte para, soygun, ihale, vergi, fon, gizli ödenek ve mafya ile tanımlandığını anlamak da zor değildir.

Gelin, ülkemizin son yirmi yıllık tarihini bir psikiyatrist koltuğuna oturtalım ve onun son yirmi yıldaki travmalarını sözcük çağrışımları yaptırarak saptamaya çalışalım.Çağrışım yeter, uzun lafa gerek yok. Çünkü ANAP’ın psikolojik travmasının yoksul düşmanlığı olduğunu, MHP’nin düşmanlar yaratarak içindeki şiddeti anlamlı hale getirmeye çalıştığını, Ecevit’in siyasal bilgelik yapacağım derken ülkeyi cadı kazanına soktuğunu anlatmak malûmun ikrarı oluyor; oysa bize olayların hızlı çekiminden doğan hareket komiği lâzım. Ayrıntıyı zaten biliyoruz, hızlı çekimdeki sesimizin nasıl bir “sound”a sahip olduğunu anlamalı, gülmeliyiz. Örneğin Kıbrıs’ın allı yeşilli bir taka olup Fransa açıklaına kadar gittiğini, Ecevit’in de Fransa üzerindeki garantörlük hakkımızdan söz ettiğini düşlemekte; Bahçeli’nin de Fransızların sembolü olan kadını hangi el işaretiyle göstereceği konusunda varsayımlar üretmekte rahatlatıcı bir yan vardır.

Çünkü son yirmi yıllık tarihimizi düşünürken gerginim; bu geçmişi psikiyatrist koltuğuna koltuğuna oturtsam da, Susurluk çetesinin aklandığını anımsayınca çıldırıyorum. Bu olayları tolere edecek bir bakışa ihtiyacım var. Sivas’ta Madımak Oteli’ni yakan alçaklar aklıma gelince yaşadığım acıya, savcının “kışkırtıcı” olarak Aziz Nesin hakkında ölüm istemiyle açtığı dava ister istemez ekleniyor; sonra Şevket Kazan’ı bu alçakların avukatı olarak görüyorum, zihnim dağlanıyor. “Yaşama döndürme operasyonu” denen cinayetleri düşünüyorum, Gök Kafes adı verilen korsanlığı, banka hortumlamalarını, enflasyonu, polisin sadizme varan kitle yıldırma taktiklerini anımsıyorum, bütün bunları tek tek yazıp niye hem kendi içimi hem de başkalarının ruhunu zedeleyeyim ki, diyorum.

Yirmi yıllık tarihte hep bu kötü olaylar mı yaşandı, hiç iyi bir şey yok mu diye sorulabilir. Doğrusu, benim anlayabildiğim şu ki, Pandora’nın kutusundan iyi ve kötü her şey çıktı, aslında bu iyi bir gelişme, şimdi acaba kutunun içinde gerçekten de söylendiği gibi yalnızca “umut” kaldı mı onu test etmek gerekiyor.

Şimdi yirmi yıllık tarihimize damgasını vurmuş konu başlıklarını kazıyıp travmatik sözcükleri ortaya çıkartmanın sırasıdır.

Kavramları son yirmi yıla ait olanlardan seçtiğimi, elbette bunların hepsini anımsayamamış olacağımı biliyorum. Ama öyle görünüyor ki, kavramların hepsini eksiksiz anımsamam gerekmiyor; bu kadarı yeter.

Terimleri tek tek okuduğunuz gibi, birbiriyle ilişkileri içinde de okuyacağınızı ümit ederim.

Adalet Terimleri: Yargısız İnfaz,Hakime Şantaj
Bilim Terimleri: Türk ineği,Türk koçu, Millî Coğrafya
Bürokrasi Terimleri: Sümenaltı, Soruşturma, Arpalık, Yolluk, İhale, Bağış
Coğrafya Terimleri: Orman Yangını, Çevresel Atıklar, Hava Kirliliği, Siyanürlü altın, Çölleşme, Enerji Sorunları, Orman katliamı
Edebiyat Terimleri: Piyasa, Ödül, Billboard, Satış, Pazarlama, Korsan Yayın
Eğitim Terimleri: Katkı Payı, Harç, Özelleştirme,YÖK, Rektör ataması,Terfi, Sürgün, Bekâret Testi, Güvenlik soruşturması, Disiplin, Ceza
Ekonomi Terimleri: Sıkı para politikası [Perhiz], Karşılıksız para basma (Lâhana], Enflasyon [Turşu], Köşe dönme, Globalleşme, Gümrük Birliği, Dalgalı Kur, Spekülasyon, Kredi kartı,Vizyon,Vergi kaçırma,Vergi iadesi, Hortum, İflas
Fenomenler: Yine Demirel, Yine Ecevit,Yine Erbakan vee Çiller!
Hukuk Terimleri: Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasağı, Soruşturma, İşkence, Toplantı izni, Bölücü faaliyet, Ağır Tahrik [Dinciler için hafifletici, kadınlar ve solcular için ağırlaştırıcı neden. Örneğin Bkz. Sivas olayları], Kitap toplatma
İletişim Terimleri: İnternet, web yayın, sanal kitap, chat
Magazin Terimleri: In, Out, Dermişim, Sevgili Hülya Avşar, Düzeyli beraberlik, DJ, VJ, Güzel yıldız,Yakışıklı aktör, Televole
Müzik Terimleri: Devrimci Arabesk, İlahi, Ezan, Mevlüt, Onuncu Yıl Marşı, İstiklal Marşı, Harbiye Marşı
Politika Terimleri: Delege ağalığı, Merkez yoklaması (Demokrasi anlamında), Lider sultası (Demokratik düzen anlamında), Transfer (Demokrasinin gereği anlamında), İhale (Demokrasinin tabana yayılması anlamında), Demokrasi (Türkiye hazır değil, anlamında), Ulusal güvenlik (Türkiye her şeye hazırdır, anlamında)
a) İç Politika: Bölücü, Hain, Yakın tehdit, Milli Dava, Bizim Çocuklar, Operasyon
b) Dış Politika: Avrupa treni, İlhak, Ulusal Çıkar, Milli Dava, Ulusal tehdit, Bizim Çocuklar, Operasyon
Şehircilik Terimleri:İhale, Değnekçi, İhale Mafyası, Park Mafyası, Kumarhane Mafyası, Kaçak kat,Gök Kafes, İmar affı, Grosmarket, Plaza,Varoş,Güvenlik korumalı siteler,Viyadük, Metro, Tinerci, Tarihi konak yangınları, Kıyı yağması
Yurttaşlık Terimleri:Vatan, Millet, Sakarya [Depremde yıkıldı]
Zorbalık Terimleri: Mafya, İhale zenginleri (Sakarya depreminde dirildi)


Tanı

Yirmi yıllık ülkenin bilinç altından fışkıran kavramlar, insanların ağır bir sömürü, yalan, aşağılama ile ruhen sakatlandığını, bu ülkede patolojik düzeyde sadizmin kök saldığını, faşizmin bilinç altına yerleştiğini, yaşam-ölüm, sevgi -şiddet, barış-savaş, sevgi-kölelik, güven-paranoya, hırsızlık-dürüstlük, zekâ-budalalık ve bilgi-cehalet sözcük çiftlerinin karşılıklı olarak anlam değişikliğine uğradığını göstermektedir.
Hastalığın 12 Eylül paşalarının aldıkları brifingleri, ödenekleri, canları, şehir anahtarlarını ve zamanı ödemelerinden itibaren düzelme eğilimi göstereceği açıktır. Anayasayı değiştirmek ve buna uygun yasalar yapmak hastanın normal tepkiler vermesini sağlayacaktır.
Bu yazı Birikim Dergisi'nde, Aralık 2001-Ocak 2002 tarihli 152-153. sayıda yayımlanmıştır.

Aziz Nesin'le Konuşma




Çatalca 15.7.1994


Gürsel Korat- Genel olarak gözlediğim bir şey var sizde, son zamanlarda bazı toplantılarda espri de yapsanız yüzünüzün pek güldüğünü görmüyorum. Bunun toplumsal koşullarla, son yaşadığımız olaylarla ilgisi olduğu söylenebilir, ama ben şey de düşündüm: "erkekler yaşlandıkça huysuzlaşır" derler, acaba asık suratlılığınızın bununla bir ilgisi olduğunu düşünüyor musunuz?

Aziz Nesin- Ben gençken de öyleydim. Genellikle halk arasında gülmece yazarlarının çok gülen insanlar olduğu, ayrıca çevresindeki insanları da güldürdüğü sanılır. Bazı gülmece yazarları da buna inanırlar ve ille kendilerini birilerini güldürmek zorunda duyumsarlar. Ki, bunlar genellikle kötü gülmece yazarlarıdır. Aslında gülmececiler güleryüzlü insanlar değillerdir. Bakın, tarihte benden önceki kuşaktan çağdaşım olarak en büyük gülmece yazarı Çehov'tur. Çehov'un resimlerine bakın hiç güleryüzlü bir resmi yoktur, hep böyle gamlı, hüzünlü. Yaşamı da öyle geçmiştir. Bir tanesi de Bernard Shaw'dur. Onun da suratından düşen bin parçadır. Charlie Chaplin, lânet bir adamdır, hatta, bir filmden sonra -"Diktatör" müydü, neydi o filmin adı, bilmiyorum ama- hep beraber ekip resim çektirelim demişler, O suratsız olduğu için ekip de fotoğraf çekilirken gülmüyormuş, Charlie Chaplin "artık film bitti, hadi gülelim" demiş. Onun için gülmece yazarları "gülen" ve "etrafını güldüren", şaklabanlık eden insan değildir. Şaklabanlık eden insanlar da tabii iyimser ve iyi insanlar olabilir, ama gülmece yazarları öyle değildir genelde, yalnız bana özgü bir olay değil bu. Gülmecenin, diğer yazı türlerinden ayrılan yanı önemli ölçüde zekâya dayanmasıdır. Sürekli düşünen ve zekâ ürünü olan gülmeceyi yaratan insanın gülmesi hemen hemen olanaksızdır. Boya fabrikası boya çıkarır ama kendisini boyamak için çıkarmaz. Tabii, güleryüzlü olduğum zamanlar çoktur, öyle de olurum, ama özellikle topluluk karşısında sırıtan, gülümseyen insan değilim.

G. Korat- Ben şeyi kastettim, 1982- 84 yıllarında bazı toplantılarda gördüğüm Aziz Nesin'le, 1994'de gördüğüm Aziz Nesin arasında "aksileşme" yüzdesi bakımından bir hayli ilerleme gördüm.

A. Nesin- Olabilir, ben farkında değilim, bu sizin gözleminizdir. Ama dikkat edilirse biz o günden beri toplum olarak da hep kötü şeyler yaşadık. Bugün bir yerde konuşurken güzel şeyler anlatamıyorum, ortam "iyimserlik numarası yapmaya" elverişli değil. Bugünün gerçeğinin kendisi karamsar. Bu, insanın karamsar olması demek değil. Kara bir gerçek var bugün, karanlık bir gerçek var; numara yapmak gereksiz.

G.Korat- Peki o zaman "sosyalizm bir umut olarak yeniden doğacak" gibi bir şeyi tümden reddetmek mi lâzım, yoksa bunu bir ütopya olarak nasıl canlandırabiliriz zihnimizde? Sosyalizm hakkında, gelecek hakkında- şu anda yaptığımız kara gerçek saptamasından yola çıkarak ne söyleyebiliriz? "Bu düzen bir şekilde ileriye doğru dönüşecek" diyen tarihselci bir geçmişimiz var, "mutlaka yıkılacak" diyen bir geçmişimiz var. Oysa tarih acı bir şekilde kendisinin pozitif bir akış içerisinde gelişmediğini, bazen geriye gitmeler de olabileceğini, toplumsal yapıda tarihsel materyalizmin öngördüğü "toplumlar ileriye doğru gelişir" tezinin mutlaklaştırılamayacağını ve İbn-i Haldun'un "toplumlar doğar büyür ölür" açıklamalarına şüpheyle bakılması gerektiğini, (belki de toplumların yaşlandıktan sonra gençleşebileceği, ya da doğmadan ölebileceği gibi sürprizlere de alışmak gereğini) gösteriyor. Bu anlamda, ütopyayı nereye koyacağız?

A. Nesin- Sosyalizmin ütopyadan ileri bir gerçek olduğuna inanıyorum. Ama Türkiye için böyle bir sorun yok. Türkiye'nin sosyalist olması, "Türkiye'den sosyalizmin fışkırması" diye bir olay yok. Beş altıyüz yıldan beri Türkiye'den hiçbir fikir akımı çıkmamıştır. Başka yerlerde çıkmış, onu Türkiye benimsemiş. Onun için sosyalizm devinisi, Türkiye'den fışkıramaz. Türkiye gerek felsefede, gerek bilimde ve teknolojide hiçbir zaman öncü olamamış, hep "nal toplamıştır." Türkiye burada da nal toplayacaktır. Dikkat etmişseniz sosyalizmin en canlı olduğu zamanda Türkiye nal topluyordu, başka ülkelerin sosyalizmini taklit etmekten öteye gidemedi. "Türkiye'ye özgü sosyalizm" diye bir şeyler düşünülemedi. Düşünenler de başaramadı. Bu, Türkiye'nin toplumsal yapısından ileri geliyor. Toplumsal yapı derken de din faktörünü başa almak gerekiyor. Merkezi yönetimden geliyor sorun. Türkiye'den ilerisi için de -bu açıdan- hiç bir umut yok. Türkiye'nin bir Küba gibi sosyalizme sıçraması mümkün değil. Türkiye şudur: serbest piyasa ekonomisi dünyaya egemense ona, demokrasi egemense gecikmeli de olsa ona geçer. Türkiyeyi böyle bir ülke olmaktan kurtarmak gerekiyor, bu da hemen hemen olanaksız. Çünkü sorunun başında merkezi yönetim geliyor: merkezi yönetimin ne olduğunu anlamak için "en merkezde" olanın kim olduğunu bulmak gerekiyor. O var oldukça insanların kafasında merkezi yönetim; -siz kaymakamın yerine istediğiniz kadar belediye başkanını koyun- en merkezdeki değişmedikçe hiç bir şey değişmez. Yani ailede koca, baba; okulda öğretmen, askerlikte onbaşı, çavuş general, bilmem nerede başbakan cumhurbaşkanı.. bütün bunlar sizin yerinize düşünüyorsa, en sonunda da hepimizin yerine Allah düşünüyor ve "Allah'ın dediği oluyor"sa, böyle bir ülkede, hiç bir yaratıcı akımın çıkması mümkün değildir.

G. Korat- O zaman bu sözler islamiyetin baskısının sürekli olacağına inanan bir karamsarlık taşımıyor mu?

A. Nesin- İşte bu süreklilikten kurtarmak gerekiyor. Ama anti-islam olarak değil. Anti-islam olmak mümkün değil, çünkü bunu denediler, hatta anti islam da değil "anti-religious" olarak hiç bir akım başaramıyor. Çünkü insanlar aptallığa muhtaç. Nasıl futbol takımına muhtaçsa insanlar, -ki aptallığın en büyük göstergesidir: onbir kişinin şampiyonluğu için milyarlarca insan deliriyorsa- bu da böyle bir şeydir. Bundan vazgeçiremezsiniz. Yani futbolun kollektif bir oyun olması yerine ayrı bir amaçla kullanılan bu oyundan vazgeçmedikleri gibi, islamdan da halkı vazgeçiremezsiniz.

G. Korat- İnsanlığın üçbin yıl öncesini düşündüğümde veya üç bin yıl sonrasını hayal ettiğimde yani ütopyayı şöyle bir yaydığımda, teknolojinin ilk üçbinde inanılmaz bir farklılık taşıdığını görüyorum. O günki inanışlar açısından baktığımız zaman da, dinin birtakım belirtileri dışında o zamanki din de yaşamıyor. Çok biçim değiştirmiş. Artık insanlar kurban kesmeyi totemle ilişkilendirmiyorlar, oruç tutmayla güneşe tapma ilişkisini artık anımsamıyorlar. Ölü gömmenin yeniden üremeyle ilgili tasarımlardan doğduğunu düşünmüyorlar. Şimdi bu değişim, -insanların farkına varmadığı değişim- bin yıl sonra insanların din ekseninde bulunmasını gereksiz hale getirirse, -ki Türkiye de bundan nasibini alacaktır; her hapşıranın arkasından gitse bile..-

A. Nesin- Tabii alacaktır, dolaylı olarak.

G. Korat- ..dolaylı olarak. Çok uzakta değil ama, yakın bir gelecekte dinin etkisinin zayıflayacaağı bir dünyayı düşlüyorum. Bu bir. Bunun ötesinde "insanlığın eşitliği" fikrinin hiçbir zaman ortadan kalkmayacağına dair bir öngörüyü de saklı tutacağını düşünüyorum. Üçüncüsü, islam dininin de gerçekte düşünce tarihi açısından baktığımız zaman kendisi için kendi içinde çok büyük tehlikeler taşıdığını da düşünüyorum. İbn-i Rüşd islam dini için bir tehlikedir; -en azından Gazali karşısında bir tehlikedir- yahut maddiyun, dehriyyun gibi akımlar gene ortodoks islami yaklaşımlar açısından çok ciddi tehlikeler içeriyor. Bütün bunlar geriye döndürüldüğünde, hatta aleviliğin kendisi bile -gerçi tüm dinsel tarikatlar gibi itirazlarımızın ve başka tartışmalarımızın konusu olsa da- kopuşun şartlarını taşıyor görünüyor. Ben o yüzden sosyalizmin yeniden bir umut olarak doğabilir olduğunu ve bu doğuşta da kaybettiğimiz pek çok şey yeniden ortaya çıkabilir diyorum. Böyle bir umudu siz de taşıyor musunuz?

A. Nesin- Ben sosyalizm için sizin kadar uzun vadeli düşünmüyorum. Yani bin seneyi düşünmüyorum. Sosyalizm bence çok daha önce gelecektir..

G. Korat- Bence de..

A. Nesin- Çok değiştirilmiş, revize edilmiş, yanlışlarından kurtulmuş bir sosyalizm gelecektir. Ama Allah fikrinin insanlardan uzaklaşması için bin sene yetersiz görünüyor. Birkaç bin sene gerekir. Çünkü insanlar aptal olmaya mahkumdurlar. Şu bakımdan aptal olmaya mahkûmdurlar; biraz önceki şiddetli gökgürültüsüne ve yağmura baktım da "bu doğanın karşısında insanlar nasıl tanrıya inanmasınlar" diye düşündüm. Ayrıca şu düzen. Bu ne korkunç bir düzendir. Biz doğal olayları, fiziksel olayları kendi mantığımız içinde çözmeye çalışıyoruz. Bu da nedir, ölçüler var: c.g.s ölçü birimleri vardır: işte santimetre -uzunlukları ölçeriz- gram, ağırlıkları ölçeriz, saniye -second- zamanı onunla ölçeriz. Bunun dışına çıkamayız. O kadar çıkamayız ki, "Ay'dan, Merih'ten gelen insanlar" çiziyorlardı karikatüristler, tabii bizim gibi insan şeklinde çizmiyorlardı, ama yine de çizdikleri "bizim gibi" insandı. Gözleri anten üzerinde gibiydi vesaire. Şimdi biz ne yaparsak yapalım, ne düşünürsek düşünelim, yine c.g.s içerisinde düşünmeye ve anlamaya mecburuz. Halbuki bu olay, bu korkunç düzen, insanın Allah fikrine geldiği bu düzen bu tabii. Dikkat ederseniz televizyonlarda islami bir propaganda yapıldığı zaman çiçeğin açılışını gösterirler; çünkü o bir "mucize"dir, ya da bir böceğin uçmasını gösterirler, denizlerin derinliklerini gösterirler. Neden? Çünkü o insanın aklının almadığı bir şeydir. Biz bunları tahlil ederken neye göre ederiz? Kendi birimlerimize yani c.g.s'e göre ederiz. Yani müslümanlar müslümanlığa, hıristiyanlar hıristiyanlığa, budistler de şuna buna göre yoruyorlar. O yordukları şey de dünyanın ölçüleriyle yorumlanan şeydir, ne olursa olsun. Bunun dışına çıkmaları mümkün değil. Oysa bu düzen, bu insanların aklının almadığı düzen bir ilk nedene bağlanıyor, Allah deniyor, öyle değil halbuki, c.g.s sınırından, dünyevi mantıktan kurtulmamız mümkün olmadığı için, bu mümkün olmayan sınırdan sonra böyle bir kuvvet olabilir diyebiliriz. Bu da semavi, ilahi bir kudret değil, yine doğaya yakın, doğala yakın bir kuvvet. Ölçmemiz mümkün değil. Çünkü ne ölçersek ölçelim, kendi ölçütlerimiz içinde ölçüyoruz, onun dışına çıkmak mümkün değil. Kendi hacmimizin, mekanın dışına çıkmak mümkün değil. Bana müslüman sorar: "Peki nasıl oluyor da bir tohumdan bir erik ağacı çıkıyor?" Tabii bunlar insanın aklını karıştıran ve olayları bir yere, bir nedene bağlamak isteyen muammalardır. Felsefe zaten bunları araştırmak için yola çıkmıştır ve giderek bilimselleşmiştir. Hiçbir zaman da tam bilim olmayacaktır. Çünkü benim şimdi söylediklerim de bilime karşı şeylerdir. Bilim bildiğimiz şeylerin üzerine kurulur, bilmediğimiz bir şey üzerine değil. İki üç bir yıl sonra insanların dinden kurtulacağına inanmıyorum. Kaç bin yıl sonra olursa olsun. Çünkü bu sorunlar bilimle çözülemedikçe insanlar inanca bağlanıyor.

G. Korat- Belki biraz da "yayılma" ile ilgisi var. Çocukluğumuzda büyücü, muskacı yakalandı mı gülerdik, şimdi normal bir şey olarak görülüyor.

A. Nesin- Devlet adamları büyücülere gidiyorlar.

G. Korat- İnsanların dinden kurtulmasının zor olması biraz da böyle etkilenmelerle, kanser tümörünün sıçrayarak yayılması gibi yayılmalarla ilişkisi olduğunu düşünüyorum.

A. Nesin- Benim gözlemlerime göre toplumlar ne kadar ekonomik bunalıma girerse o kadar gizemli düşüncelere saparlar. Bakın, Türkiye'de "Tanrıların Arabaları" diye bir kitap çıktı, otuz kırk basım yaptı, o dönem Türkiye'nin ve dünyanın en bunalımlı dönemiydi. Şimdi falcılara, yıldız falına, büyücülere çok ilgi var. Çünkü insanlar çaresiz: bir. İkincisi, insanlar çok daha fazla günah işliyorlar. Yani teknolojik ilerleme oldukça günah miktarı artıyor. İnsan günah işleyince günahtan arınmak ister, bunu yapacak olan da din ve Allah'tır. Ama bir insan günah işlemişse, bunu herkesten saklayabilir, ama kendi kendinden saklayamaz. Kendi kendini arındırmak ister ve onu ancak Allah arındırır. Almanya'daki Türkler bunun somut örneklerinden biridir. Bu Türkler kırsal bölge insanlarıdırlar. Onlar Türkiye'deyken bu kadar dindar değillerdi, çünkü bu kadar günahkar da değillerdi. Şimdi eroin satıyorlar, kaçakçılık yapıyorlar, kadın satıyorlar.. günah içerisinde boğuluyorlar. Bütün dünya böyle. Bakın, hapishanelerde kumarbazların hepsi Allah'a sonsuz inanırlar, zarı atarken göğsüne vurup "Allah" der, çünkü kendisine yardım bulmanın başka bir olasılığı yoktur. İşte fahişeler, dünyanın her yerinde Allah'a son derece inanan insanlardır. Ya Allah'a inanırlar ya da kendisini kurtaracağına inandıkları partiye inanırlar. Bir dönem genelevdeki kadınların odalarında Ecevit'in resimleri vardı. Şimdi Erbakan'ın resmi asılı olsa gerektir. Bugün Türkiye çok büyük bataklığa, bunalıma düştüğü için, çok fazla dindar olmuştur. Ekonomik kurtuluş da bu gerileyişten çıkmaya yetmez çünkü örneğin Amerika ekonomik olarak kurtulmuş olsa da değişik sınıflar için bu sözkonusu değildir.
Şimdi, bu insana, kumarbaza, kumarla hayatını kazanan insana Allah'a inanmamak aşılanamaz. Aşılanmasın da. Denediler olmadı. Sovyetler'de denendi, Arnavutluk'ta "Ateist Müze" diye müze kuruldu, insanlar yine döndüler geriye. Demek ki insanların böyle bir aptallık ihtiyaçları var. Çılgın müzik konserleri izleyen gençlerin çılgınlığı, seks düşkünlüğü, Allah'a inanç.. bunların hepsi aynı zamanda birbirine koşut olarak ilerlemekte ve gelişmekte.

G. Korat- Solda din konusunda farklı yaklaşımlar görülüyor. Aydınlık gazetesi farklı yaklaşıyor, geleneksel radikal sol farklı yaklaşıyor. Bunlardan en ilginci radikal solun lâikliği reddeden tutumudur. Çünkü onu resmi ideoloji sayıyor. Yetmiş yıldır mücadele ettiğimiz Kemalizmle aynı safa düşmüş olmak istemiyor. Öbür taraftan da "din konusunda fazla tartışmaya girmeyelim" deniyor. Mihri Belli'nin yaklaşımı böyle örneğin.

A. Nesin- Biz Mihri'yle (Belli) aynı yaştayız. Seksen yıldır bizden yana çekelim diye halkı kandırmaya çalışıyoruz. On tane rey alamayacak olan parti "aman dine karşı gelmeyelim" diyerek halkı kendisinden yana çekecek. Bir yandan Leninist, bir yandan Marksist, Marks dine karşı gelmiş, Lenin dine karşı gelmiş ama onlar burada değiştirecekler. Yanılıyorlar.

G. Korat- Taner Akçam diyor ki, "Türkiye'de etnik temizliği dincilerle birlikte Kemalizm yaptı, şimdi karşı karşı ya kaldılar." Etnik temizliği birlikte yapanlar birbirinin gırtlağına sarılıyor diyor. Bunlardan yana mı olacağız gibi bir yaklaşım geliştiriyor. Aslına bakarsanız bu son dönemde solda tartışma konuları lâisizim çerçevesinin dışına çıkan, hatta Kemalizmi de bir kenara iten mantık üzerinde duruyor. Ben de Kemalist değilim. Bu anlamda Kemalizmle lâikliği ayırmak gerekiyor. Sizde de son zamanlarda hiç değilse bunu (Atatürkçülüğü- ed.n) koruyalım yaklaşımı görüyorum.

A.Nesin- Kemalizm, Atatürkçülük diye zaten bir ideoloji yok. Bu uydurma. Kemalizm bir eklektik bir düşüncedir ve pragmatisttir. Kemalizm, o günki koşullarda Türkiye'nin yararına ne varsa onları yapmaktan ibarettir. Atatürkçülük yoktur ama Atatürk'ün yaptığı şeyler vardır ve önemlidir. Yanlışlar da vardır. Ben "Atatürkçü değilim" diye birkaç kere yazdım, çünkü yok; olmayan şeyden nasıl olacağım? Leninizm var, sosyalizm var, faşizm var, bunlar kendi ilkelerini ortaya koymuşlar ama Atatürkçülük yok. Resmi politika o zaman Atatürkçülüktü, ama politika olduğu için gelip geçen şeylerdi. Bugün kendilerini radikal solcu tanıtanların dine karşı olmamaları, onlara birer parça avans vererek kendi yanlarına çekmek içindir. Onu da bırakın, sosyal demokratlar -ki zaten solda başarı imkanları yok- onlar da çekemiyorlar. Böyle bir durumda hâlâ dinden yana olup da insan tavlamaya çalışmak akılcılık değildir. Kaldı ki ben dine karşı da değilim; gerçekten değilim. Yalnız islamlığa değil, hiç bir dine karşı değilim, çünkü dine karşı olunamayacağını gördüm, anladım. İnsanlar aptallık istiyorlar ve ihtiyaçları var. Bu eğitimsizlikten, başarısızlıktan, okuyamamaktan, şundan bundan.. neden olursa olsun insanların büyük çoğunluğu dine bağlanmak zorunda. Bu iyi mi, iyi değil. Fact bu. Olgu bu. Bunu değiştirmeyi Sovyet Komünist Partisi başaramadı. Ama başarılamayacak demek, dinden yana dalkavukluk yapmak demek değildir. "Ben müslümanları severim." Yalan. Çünkü inanmaz onlar ona. Bir komünistin müslümanları seveceğine inanmaz. Ben doğru söylersem belki inanırlar belki inanmazlar, onu bilmiyorum. Doğru söylemekten bir yazar olarak hiçbir zaman vazgeçmedim, neye inanıyorsam onu söyledim.

G. Korat- 80'li yılların başında Oktay Akbal'la "On Para Edip Etmemek" başlığı altında yürütülen bir polemiğiniz oldu. O tartışmada benim hatırladığım kadarıyla edebi ödüllerdeki jürilere seçilen insanların birtakım çıkar ilişkileriyle seçildiklerini yazdınız. Eleştirmenler ve jüri üyeleri hatır gönül ilişkilerine göre değerlendirme yapan ve bu özellikleri nedeniyle on para etmeyen insanlardır diyordunuz. O zaman düşünmüştüm, acaba ödül verenler on paralık değil de çok değerli insanlar olsalardı ne değişirdi? Ödül mekanizmasında bir sakatlık yok mu sizce?

A. Nesin- Bu önlenemez bir sakatlık. Dünyanın hiçbir yerinde yarışmaların yüzdeyüz haklı olması diye bir şey düşünülemez. Bunu o yarışmaya katılanlar da baştan kabul etmek zorundadırlar. Bunu sorduğunuz çok iyi oldu, çünkü bir mektup yazıp, tarihini saptayıp notere vermeyi düşünüyordum, bu sene bir yarışmaya giriyorum. O yarışmadaki jürinin bana oy vermeyeceğini de biliyorum, ama bunun saptanmasını istiyorum. Yüzdeyüz haklı bir yarışma mümkün değildir; ama bunun bir ölçüsü vardır. Kasıtlı olarak, düşmanlıklarla.. Çok ilginç bir şey: Asım Bezirci, Fethi Naci onlar benim hapishane arkadaşlarım. Onlar en tanınmış eleştirmenler. Benim için bir tek yazı -iyi, kötü- yazmadılar. Ama ne zaman bana saldıracakları bir şey olmuşsa ikisi de yazmıştır. Kimisi hakaret ederek, kimisi bilmem ne yaparak yazmışlardır.

G. Korat- Pardon, gerekçe neydi?

A. Nesin- Ha, bundaki gerekçeyi söylemek istemiyorum. Bundaki gerekçe çok daha geniş bir şeydir, insan bu kadar yakın olduğu bir sanatçı için niçin bir şey yazmaz? Onu tabii "Böyle gelmiş böyle gitmez"de o dönemi yazabilirsem açıklarım. Şimdi burada açıklamam doğru değil. İnsanlar bunu anlar herhalde. İnsanlar anlar. Neden, Aziz Nesin diye bir adam var, doksanaltı kitap yazmış, Türkiye'nin bir de ünlü bir eleştirmeni var, ya da bir iki beş eleştirmeni var, ama bir sözcük bir cümle bahsetmemişlerdir ondan? "Neden?" diye insanlar sorarsa kendisine -ki sormaz bizim insanlarımız- ama böyle bir soran çıkarsa içlerinden, bunu araştırırır. Kötü yazar veya iyi yazar ama doksanaltı tane kitap yazmış ve bunlarla da -eleştirmenlerle- ed.n- arkadaşlık etmiş, yalnız bunlarla değil Türk öykücülüğünden pek çok insanla.. Bu üç beş adamın -eleştirmenin-ed.n- etkisi çok büyüktür Türkiye'de. Ayrıca aptal değillerdir, zekidirler, bilgilidirler. Demek ki orada başka bir şey rol oynuyor, başka bir duygu rol oynuyor, çok açık olarak. Bir adamdan hiç söz etmiyorlar ama o adamın türündeki ikinci adamlardan çok söz ediyorlar. Burada duygusal bir olay var. Gençler de onların etkisinde kalıyorlar, Türk öykücülüğünden söz ediyorlar, öykücüleri sayarlarsa benim adım yok. Çok ilginç bir şey. Türk oyun yazarlarından söz ediyorlar, aralarında benim adım yok. Türk romanı.. Benim adım yok. İyi, kötü ama yok. Resmi ideolojiye uymak işte bu. Hükümet için de ben yokum, hükümetin karşıtı yazarlar ve eleştirmenler için de ben yokum. Ben Türkiye'de yaşamıyorum. Çok ilginç bir şey, İstanbul belediye başkanının daha seçilir seçilmez ilk sözü şu: "Aziz Nesin'in adını İstanbul'dan kazıyacağım." İyi ama hangi adını? Aziz Nesin'in adı yok ki! Solcular adını anmıyor, sağcılar adını anmıyor, eleştirmen adını anmıyor.. Bu bana özgü bir şeydir.

G. Korat- Edebiyat dergileri büyük ölçüde ampirik gerçeklikle ilgilidirler. Geçmiş ve gelecek onlar için yoktur. Dergiler kendi ufuklarıyla meşgul olurlar ve kendilerinden başka kimseleri de pek yoktur. Biz sizinle görüşmekle başka bir deneme yapmak istedik: görüşlerinize, yazdıklarınıza katılma veya eleştirme hakkını saklı tutarak, Türkiye edebiyatının önemli bir temsilcisiyle görüşmek üzere buraya geldik. Yani edebiyatta kendi dışındakini yok sayma veya yok etme tavrını kabul etmiyoruz. Reddetme olabilir, eleştirme olabilir ama yoksama olmaz.
Sizin topluma çeşitli müdahale yollarınız var. Bunların üçü aklıma geliyor, belki siz ekleme yaparsınız. İlki mizah, ikincisi Vakıf, üçüncüsü 1980'lerde Aydınlar Dilekçesi ile başlayan, Bilar'la devam eden ve Bilar'dan kopma ile sonuçlanan olaylardır.
Bunlara bağlı olarak ilk soruyu şöyle sorabiliriz: Yazım üslubunuzun 1940'lı yıllardaki üsluba tepki duyarak oluştuğunu düşünüyorum. Sizin buna ne diyeceğinizi bilmiyorum. Şöyle bir şey: biliyorsunuz bu yıllar çok çeviri yapılan yıllar, bu dönem Sait Faik'in öne çıkmaya başladığı bir dönem. Bu dönemde daha çok Fransız ve Rus klasiklerinin etkisi var. Bu dönemde bunların tam dışında, aslında gündelik hayatla çok ilgili olan, biraz bizim geleneğimizdeki şeye, Ahmet Mithat Efendilere..

A. Nesin- Ahmet Rasim..Hüseyin Rahmi..

G. Korat- ..Ahmet Rasimlere, Hüseyin Rahmilere yönelik olan, ama Halit Ziya dışında kalan, o geleneğe basan, oradan devam ettiren bir yolda hayatın ampirik gerçekliğiyle ilgili olan bir yolda olduğunuz söylenebilir. Dolayısıyla acaba 1940'lı yılların yazımını reddeden bir yolunuz mu vardı?

A. Nesin- Bu, bilinçli olarak reddetme olmadı. Bilinçli bir yadsıma değil. Ama benim yaşam çizgim, benim yaşam kanalım zaten öyle geliyor. Ben tabii Halit Ziya'yı da okuyordum, Reşat Nuri'yi de okuyordum. Ama benim geliş çizgim kendiliğindendi; bir akımı reddetmek anlamına değildi. Benim doğal akış kaynağım öyle gerektiriyordu, öyle yazdım. Ancak bu yazı türünü, üslubunu değiştirmediğim anlamına gelmez. Çünkü özellikle son yıllarda -son on onbeş yıldan beri- değişik türde öyküler yazdım. Ama başlangıçta, uzun yıllar doğal akışta yazdım. Dediğiniz gibi toplumdan esinlenerek, yani bir anlamda Evliya Çelebi, bir anlamda Nasreddin Hoca, bir yandan Ahmed Rasim, bir yandan da Ahmet Mithat Efendi gibi çeşitli akış kaynaklarının -birarada-ed.n- sürdürülmesi oldu. Bunu da Tahir Alangu galiba bir yerde belirtmişti. Böyle bir akımı geliştirdim. Ama karşı gelerek veya falan akımın temsilcisi olarak değil.

G. Korat- Yazım üslubu açısından baktığınız zaman Namus Gazı adlı kitabınızda yeniliği zorladığınız, genel bir popülist eğilim taşıyan bir çok kitabınızın üslubunun dışına çıkan ve Namus Gazı'yla başka bir tarz tutturmaya çalışan üslubunuz olduğunu düşünüyorum.

A. Nesin- Birçok kitaplarımda bu vardır.

G. Korat- İlk dönüşümün bu kitapta olduğunu düşünüyorum. Sizin bjyle düşünüp düşünmediğinizi bilmiyorum.

A. Nesin- Tamamen öyle düşünüyorum.

G. Korat- Namus Gazı ile "bilinçlendirme" tavrının dışına çıkan bir anlayış geliştirdiğiniz söylenebilir. Ama yine de Aziz Nesin acaba genel bir "bilgi taşıyıcılığı" çabası içinde miydi?

A. Nesin- Dediğim gibi bunları ben "değişiklik olsun" düşüncesiyle yapmadım. Kendim değişmişsem, bu kendiliğinden doğal olarak yansıdı. Örneğin Surname kaç yıl sonra yazmışımdır, Surname'de bir biçem var bir de biçim var. Biçim ne kadar eskiye dayanıyor, biçem ne kadar yeni; onu orada göreceksiniz. Bu çabalar bende var tabii. Zaman zaman ben bunu şöyle yansıtıyorum: bir yazarın, bir sanatçının genellikle kendini değiştirmesi ama doğal olarak değiştirmesi o kadar zordur ki, insanın kendi saçlarından tutup kendisini havaya kaldırması gibi olanaksız bir şeydir. Ben bunu denedim bazı eserlerimde. Bu çok zor bir şeydir. Genç şairler bir kitap çıkarıyor, ikinci kitabında "ben değiştim" diyor. O kadar kolay değil bu. Değişmek o kadar kolay değil. Değişmek kendiliğinden, içinden gelen, hiç zorlamadan olan bir şeydir. Yapay olmayan bir şeydir. Bendeki değişmelerin iki üç aşaması vardır. Örneğin masallar, Büyük Grev'deki masallar bir değişimdir. Dediğiniz gibi Yeşil Renkli Namus Gazı ve ondan sonra çıkarılan Yetmiş Yaşım Merhaba gibi dört beş kitabım değişim içerirler.

Ahmet Yıldız- Ben bu noktada bir şey soracağım. Türkiye'de 80'den sonra yeni çıkan edebiyat dergileri ya da genç edebiyatçılar "politik kimliğimizle yazdığımız şeyler ayrı şeylerdir; ben şiirimi yazarım, hikâyemi yazarım ama politik düşüncelerim başkadır, ben onu başka bir yerde faaliyet alanı olarak sürdürürüm.." diyorlar. 80 yıllarında Antalya'da bir iki şairi polis gözaltına almış, şiirlerini görünce demişler ki "ne bunlar, Türkiye'yi siz mi kurtaracaksınız? Aşk şiiri falan yok mu yazdığınız? Başka şeyler niye yazmıyorsunuz?" Şairler direnmişler, "hayır, biz bu tür şiirler yazarız" demişler, "aşk şiiri de vardı biryerlerde" demişler aramış bulamamışlar. Böyle bir direngenlik vardı. O zaman edebiyatçılara, Türkiye'yi, dünyayı düşünmedikleri zaman, insanları düşünmediği, halkını düşünmediği zaman "edebiyatçı" denmezdi. Şimdi öyle bir şey oldu ki, oradaki Ortaokul mezunu bir polisin şairlere sormuş olduğu soru, şu anda Türkiye'de edebiyatın içerisinde egemen düşünce haline geldi. Edebiyatçılar artık diyor ki "vallahi ben memleket meselelerini başka bir alanda tartışıyorum, ben edebiyatımı yapıyorum." Tuhaf bir noktadayız. Şimdi bu noktada sizin hayatınıza baktığımız zaman kendi politik kişiliğinizle, yazdıklarınız ve ürettiklerinizle düşüncelerinizin, topluma müdahale etmek istediğiniz noktaların çok iyi bir biçimde çakıştığını görüyoruz. Hayatınızla yazdıklarınız arasında çok canlı koşutluklar var. Bu noktada ne dersiniz, yani sanat-politika ilişkilerinde düşünceleriniz nedir?

A. Nesin- Ben her türlü düşüncenin, yazının, her türün özgürce yayılmasından yanayım. Zorlama olmaz. Bunu denediler. Sosyalist gerçekçilik akımıyla Sovyetler Birliği'nde denediler. Ve, epey uzun yıllar doğru dürüst de bir eser çıkmadı. Bu yüzden çıkmadı. İnsanlar özgür olmalı, aşk mı yazacak, yazsın. Postmodern mi yapacak yapsın. İnsan değişken bir yaratıktır, bugün postmodernist olur, yarın realist olur.. İnsan değişiyor; hem içeriden değişiyor, hem de dışarıdan etkilenerek değişiyor. Komünist Partisi'nin en başında bulunan insanların bugün nasıl serbest piyasa ekonomisine geçtiklerini gördük.
Yazar, zaten kendi kişiliğini elde etmişse, kendi türünü sık sık ona göre buna göre değiştirmez.
Ben zamana çok inanıyorum. Bu bakımdan da rahat ediyorum. Bu belki benim avuntumdur. Ben yazdıklarıma güveniyorum. İyi bir şeyler yazdımsa zamanla anlaşılacaktır.

A. Yıldız- O zaman, konuşmamızın başında belirttiğimiz kötümserlik içinde değilsiniz. İyimser bir yanınız var. Çünkü zamana inanıyorsunuz.

A. Nesin- Türkiye için de zamana inanıyorum tabii. Ama Türkiye'nin bir öncü olacağına inanmıyorum.

G. Korat- Ben Ahmet Yıldız'a politikanın sanata yansıması açısından katılmıyorum.. Siz bir ara, kayıt dışı kaldı sanırım, "nasıl yaşadımsa öyle yazdım, nasıl yazdımsa öyle yaşadım" dediniz. Bu demek ki politik bir tutumdan çok etik bir kavrayıştır, ahlâki bir kavrayıştır. Bu açıdan baktığınız zaman edebiyatçının politikacı olması gibi noktalarda değil, soruyu o anlamda düzeltmek gerekiyor.

A. Nesin- "Numaradan" politik olanlar, sonradan ne ise asıllarına dönüyorlar. Bir yazarın kanı politikayla kaynıyorsa elbette politik eserler verecektir. Başka çaresi de yoktur.

G. Korat- Vakıf kurmanın sizin açınızdan birçok nedeni olabilir ama , bu girişimin psikolojik bir yanı olduğunu düşündüm sizde. Tabii ki anılarınızdan yola çıkarak. Bu psikolojik izahın ben şimdi ne olduğunu söylemeyeyim, sizdeki izahın böyle olup olmadığını merak ediyorum.

A. Nesin- Ben değişik yerlerde söyledim; değişik biçimlerde anlatmaya çalıştım. Her insanın bütün yaşamına rehberlik eden bir ana çizgi var. Kişinin yaşamı o çizginin dışına çıkamaz. Bu iyi olur, kötü olur; çirkin olur, güzel olur. Bendeki ana çizgi, -yaşamımı belirleyen ve onun dışına çıkamadığım ana çizgi- ana doğru şu: ben borçluluk duygusu duyan bir insanım. Bireysel borçluluk, toplumsal borçluluk.. Bana iyilik eden insanları, ya da iyilik eden toplumu, (isteyerek iyilik etmiş veya iyiliğe zorlanmış olsun) bunları unutmak istemiyorum ve karşılığını vermek istiyorum. Yoksul bir ailenin ve emekçi bir sınıfın çocuğuydum. Hep parasız yatılı okullarda okudum. Eğer, o okullarda okumamış olsaydım ben bugünki Aziz Nesin olamayacaktım. Bunu ben bana iyilik eden insanlara borçluyum. Şimdi bunu ödemem gerekiyor bugün. Çocukken hayalim bu borcu büyük çaplı ödemekti. Yaşam buna elvermedi, çünkü ben hep sıkıntılar içerisinde yaşadım, olgun yaşlarımda da bu sıkıntılar içinde kaldım. Hükümet baskıları, arkadaş kıskançlıkları, politik kavgalar yüzünden, hiç bir zaman orta düzeyden aşağıda bir düzeyde bile yaşam kuramadım. Benim evime buzdolabı 1957'de girdi. Gardrop gibi ev eşyaları 1956'da falan girdi. Kemal Tahir'in bir sözü var, diyor ki: "Aziz Nesin bizden çok fazla çekti, biz bir kere içeri girdik, onbir yıl yattık hapishanede.. O, beşbuçuk yıl yattı ama girdi çıktı, girdi çıktı.." Bunlar gerçekten hayatı bozan şeylerdir. Tam bir iş kuruyorsunuz, içeri atıyorlar. Yapabildiğim bu Vakıf oldu. Yetinmiyorum bununla elbet, keşke böyle olmasaydı diyorum. Bu paraları daha önce kazansaydım.. 1960'dan sonra biraz kazanır gibi oldum, 70'de bol kazanmaya başladım ve 72'de Vakfı kurdum. Bu insani bir duygu bence. Ben inanıyorum ki herkeste bu duygu olmalı. Bendeki aşırı belki. Ben beni okutan tanımadığım insanlara karşı borçluyum. Ben önceleri beni okutanın devlet olduğunu sanıyordum, sonraları baktım bunun devlet olmadığını, millet olduğunu anladım. Sonra milletin bunu isteyerek değil, devlet sırtına bindirdiği için zorla yaptığını anladım. Zorla morla, bana iyilik yaptılar. Çocuklarımın da böyle olmalarını isterdim; ne yazık ki böyle olmadı. Hepsi değil, çocuklarımın içerisinde istediğimden çok üstün olanlar olduğu gibi, bu olanağa kavuşmayanlar da oldu.

G. Korat- Eğitim tarihi ile ilgili incelemeleriniz oldu mu? Pestalozzi'nin bu tür çalışmaları vardı..

A. Nesin- Eğitim felsefesi.. Makarenko'nun but tür çalışmaları vardı, bunları biliyorum. Benim düşüncemdeki -"gerçekleştirdim" diyemiyorum, "uyguladım" diyemiyorum- eğitim sistemi çok daha başka. Korkudan Korkmak adlı kitabımda "eğitim konusunda vasiyetimdir" diye yazdım. Dört beş tane daha yazacağım. Orada benim eğitim ilkelerim var. Bunu başaramadım, başarma yoluna doğru gidiyoruz. Çünkü benim dışımda olan olaylar var. Okul benim dışımda, eğitim bakanlığının okulu. Bu eğitim programlarını ben sevmediğime göre; mecburum da oraya göndermeye, kendim bir okul kuracak güçte değilim. Çocuklar belki bir ikilem içinde kalıyorlar, burada bir eğitim alıyorlar, dışarıda başka bir eğitim alıyorlar, ama herkeste böyle, her ailede böyle.

G. Korat- Topluma müdahale biçimlerinizden ikisini konuştuk. Birincisi yazmak, ikincisi Vakıf. Üçüncüsü ise 12 Eylül'den itibaren Aydınlar Dilekçesi ile açılan yoldur. O sırada yasaklılardan birisi olan Süleyman Demirel'i de ziyaret ettiniz. Demirel'in ziyaret edilmesi, dilekçenin Kenan Evren'e mi her kimse onlara iletilmesi gibi bir şeyler var. Bugün çok uzaktan baktığınızda o günki eylemlerden bu yana Demirel'i değişmiş buldunuz mu?

A. Nesin- Demirel sürekli değişiyor. O güne kadar da değişmişti. Biraz önce de söyledim, insanların belli bir çizgisi var, o çizginin dışına çıkamıyor. Ne kadar değişirse değişsin, bütün politikacılar içerisinde kendini çok değiştiren iki adam tanıyorum: birincisi İsmet Paşa, diğeri Süleyman Demirel; (Tabii İsmet Paşa'yla ölçülmez, o çok ileriye kadar değiştirdi kendini) gene de kendi çizgisi dışına çıkamadı. Demirel olumlu olumsuz çok değişti, olumlu yanları daha fazla ama benim bugünki haliyle tuttuğum bir adam değil.

G. Korat- Peki, bu sıralarda bir de BİLAR denemesi yaptınız. BİLAR'ın sizin kafanızda şekillenen amacının ayrı bir şey olduğu anlaşılıyor, çünkü Yalçın Küçük'le yollarınız ayrılıyor, daha sonra da sizin Yalçın Küçük'e "delidir" demenize kadar uzanan bir süreç başlıyor. Bu süreç benim açımdan net değil, biraz açabilir misiniz?

A. Nesin- BİLAR amacına ulaşmadı. BİLAR'ın amacı eğitimde bir seçenek göstermekti. Çünkü YÖK'e bağlı üniversite eğitimi bize ters gelen bir eğitim dizgesiydi. BİLAR amacına ulaşamadı ama iyi şeyler yaptı. Biz aslında onu Halk Üniversitesi biçimine sokmak istiyorduk. Bu olmadı. Yani üniversite bitirenler ya da üniversite öğrencileri değil, daha çok ev kadını, emekli, işci, memur gibi insanların oraya gelip, zamanını vererek birşeyler öğrenmelerini istemiştik. Başarıya ulaşamadı. Bunda bizim de kusurlarımız da olabilir ama daha çok bunda okulun yapısının kusurları etkendi. Bugün sendikalara gidiyoruz gelin size seminer yapalım diye, cevap alıyoruz: "vaktimiz yok." Belki gerçekten vakitleri yok ama çok şeye vakit bulabiliyorlar, ama eğitime vakitleri yok. Bu toplumsal yapımızdan geliyor.

G. Korat- Peki, Yalçın Küçük olayı nedir? Aranız niye açıldı?

A. Nesin- Yalçın Küçük'ten söz etmek istemiyorum doğrusu.

G. Korat- Neden?

A. Nesin- Çünkü o kadar çok konuştu ki.. Burada konuşmaya benim için değmez. Çünkü değeri belli; yazıları, kitapları ortada. Aklı olan insanlar alır bakar okurlar. Ben onu yanlış tanımışım. Benim kabahatim o.

G. Korat- Kürt olayından..

A. Yıldız- Zaten Y. Küçük Türkiye'de değil.

A. Nesin- Nerede?

A.Yıldız- Fransa'ya yerleşti.

A.Nesin- Yok canım?

A. Yıldız- Tabii, Fransa'da ev aldı. Vatandaşlık için başvurmuş, "Ben Hatay doğumluyum" diyormuş, Fransız işgali varken nüfus kağıdı Fransızlar tarafından verilmiş. Kolaylık sağlansın diye özellikle dilekçesine onu da yazmış.

A. Nesin- Olabilir. Ama ben özellikle ondan söz etmek istemiyorum. Daha açık söyleyeyim, bulaşıcıdır. Bulaşmak istemiyorum o adama. Çok yanlış şeyler yapmıştır, yapacaktır. Onun çizgisi bellidir, o çizginin dışına çıkamayacaktır. Psikolojik doğasından gelen şeylerden ötürü yanlış şeyler yapar. Benim orada çok büyük yanlışım oldu. Yalçın'ı BİLAR işine sokmakla, bizim arkadaş grubu arasına sokmuş olmakla büyük yanlışım oldu.

A.Yıldız- Aynı problemi Aydınlık'ta da yaşadınız sanki?

A. Nesin- Evet yaşadık.

A. Yıldız- Aydınlık gazetesi artık kalmadı. Başlangıçta hepimiz bir okur olarak heyecanlanmıştık. İyi bir konsensustu sanki. Güçlü bir yapıydı. Bu konuda ne dersiniz? Bir de Aydınlık'ta özellikle Kürt konusunda eleştiriler oldu size. Siz yanıtladınız, o yanıtlar da bence çok iyiydi. Sizin yanlış anlaşılmanızdan kaynaklanıyordu ve art niyetten kaynaklanıyordu belki de.

A. Nesin- (Kürt konusuyla ilgili olarak-ed.n) Bir Tutam Aydınlık adlı kitabımda bütün bunlar var.
Aydınlık'ta iki şirket birleşti. Her iki şirket de yaptıkları protokole uyamadı. Asıl ayrılma nedeni budur. Bz para verecektik, kendi adamlarımızı kadroya yerleştirecektik. İkisini de yapamadık. Onlar da uyamadılar. Onların neden uymadıklarını söylemek istemiyorum, bir partidir, o partiye zarar vermek istemem. Ama onlar bana zarar vermeye çalışıyorlar. Şimdi haftalık olan Aydınlık'tan hangi nedenle olduğunu bilmiyorum ama gelip benle ropörtaj yaptılar, ama yayınlamadılar.

A.Yıldız- Son sayıda sizinle yapılan bir ropörtaj vardı.

A. Nesin- Yayımlandı mı? Onu alayım. Aleyhimde de konuşuyorlarmış, duyuyorum. Ama zararı yok. Sol bir partidir, zarar vermek istemem.

G. Korat- Sizin "geçimsiz" oluşunuz, burada yaşanmadı yalnızca. Büyük Grev adlı kitabınızda DİSK yöneticilerini önemli ölçüde eleştirdiniz. O zaman yapılan grevin aslında işverenlerin işine geldiğini, stoklar erittiğini içeren büyük bir kitap yazdınız.

A. Nesin- Belgesini de koydum içine. İşverenin nasıl işine yaradığını..

G. Korat- Evet, o kitapta DİSK yöneticilerinin aymazlık içinde olduğunu yazdınız. Hatta bir toplantıda "Aziz sen nesin?" sloganı bile atılmıştı. Bu açıdan bakıldığında Türkiye Komünist Partisi (TKP) çizgisinde olanların sizinle sürtüşmesinin asıl kaynağı sadece buna mı bağlı, yoksa çok tarihlere mi dayanıyor?

A. Nesin- Çok eskiye dayanıyor. TKP'nin politikasını ben genellikle onaylamamış bir insanım. Beni mahvetmeye uğraştılar. İşte yazarlığın gücü burada. Onlar çok insanı da mahvetmişlerdir. Beni de öyle zannettiler. Onlar Sovyetler Birliği ne derse o olurdu, ama bende olmadı. Çünkü bütün bunlara karşın Sovyetler beni davet ediyordu. Türk-Sovyet dostluğu için gereken şeyi yapmamı istiyorlardı. Barış kongrelerine gidiyordum.. TKP'lilerin etkileri olmadı. Bu yazarlığın gücüdür, daha doğrusu halkın gücüdür. Beni halk tuttuğu için Sovyetler tutuyordu. Ben TKP'ye birçok nedenle karşı olmuş bir insanım. Uyuştuğum yerler çok az oldu. Türk halkı ile gerçekten bağları yoktu benim anlayışıma göre. Varmış gibi görünüyordu. Tabii bütün TKP'liler böyledir demek istemiyorum, ama TKP'nin genel politikası ve başında bulunanların yaptıkları.. -bu çok bellidir,çünkü yayınları var, yaptıkları var- bakınca Türkiye'ye ne kadar uzak oldukları ortaya çıkıyor.

G. Korat- Nazım Hikmet de TKP yöneticilerindendi. Onunla ilişkileriniz neydi?

A. Nesin- Şimdi ben Nazım için bir kitap yazmak istiyorum. Eğer yazabilirsem, zamanım elverirse, yaşarsam, orada bunu geniş olarak açıklamak isterim. Nazım'la benim durumum, ikimizin durumu TKP ile ilişki açısından birbirine hiç benzemez. Nazım iyi bir partili olarak, iyi bir partilinin olması gereken bir biçimde davranmak istemiştir. TKP'nin birçok yanlışına da peki demiştir. TKP kendisini dışladığı halde, partiden çıkardığı halde -buna "kovduğu" da diyebiliriz- yine partiye girebilmek için çok çabalar harcamıştır ve girmiştir. Bunda Nazım haklıdır, kesin haklıdır, çünkü o zamanki parti anlayışı bunu gerektiriyordu. Yalnız Türkiye'de değil bütün dünyada komünist partiler dayanışması bunu gerektiriyordu.
Benim davranışım böyle olmadı. Beni dışlayanları ben on kere dışlayan bir adamım, eleştirmenler de benim için aynıdır, onlar da aynıdır. Onlar beni yok saymışlarsa ben onları hep yok sayarım. Ama ben doğru yoldaysam. Doğru yolda olduğum büyük ölçüde anlaşılıyor. Bugünki durumdan ve bugünki TKP'lilerin durumundan da anlaşılıyor.
Ben TKP'ye zarar vermek istemedim, hiç bir zaman. Deminki sorduğunuz bir partiye de.. Hiç bir zaman zarar vermedim. TKP ile Nazım'ın ilişkileri başkadır, benim TKP ile ilişkilerim başkadır. Benimkiler sevimli, sempatik ilişkiler değildir. Beni çok fazla dışlamışlardır; dedikodularla, yalanlarla. Ben de onlarla karşı karşıya gelmek istedim. Her zaman kaçtılar.

G. Korat- Nazım'ın şöyle bir şey söylediği rivayet edilir: aynı cezaevinde bulunmuşsunuz ya da dışarıda bulunmuşsunuz, size "sen şiir yazma, öykü yazmaya devam et" dediği söylenir.

A. Nesin- Evet, hastanede açlık grevindeyken. Cerrahpaşa hastanesindeydi. Buna benzer birşey söyledi. Çok haklıydı. Çünkü Nazım'ı taklit eden o kadar kötü şiirler yazıyordum ki. Hoş, onu sonradan şöyle anladım: söyleyemedi adam "sen beni kötü bir biçimde taklit ediyorsun, bunlar şiir değil" diyemedi, "daha şiir yazma" dedi, "böyle yazacaksan yazma.." Benim yorumum bu. Ben de yazmadım zaten ondan sonra. Sonradan kendimi bulduğuma inandığım bir biçimde, başkalarına benzemeyen şiirler yazmaya başladım.

G. Korat- Şimdi mezarının Türkiye'ye getirilmesi yolunda çalışmalar var..

A. Nesin- Ben ona karşıyım. Vakfın toplantılarında da söylüyorum. Türkiye'ye Nazım'ın mezarının getirilmesi çok yanlıştır. Birçok bakımdan yanlıştır. Bir kere o mezar orada kalırsa biz Türkler tarihi ayıbımızı hep anımsarız. Birincisi bu. İkincisi, buraya getirdiğiniz zaman nereye getireceksiniz? İstanbul'a, diyelim ki Gülhane Parkı'na. Buna hakkınız yok. Nazım bütün Türkiye'nin insanıdır. Üçüncüsü, daha beter bir şey, Nazım'ın mezarını koruyamazsınız. Başına bir tabur asker koysanız gene koruyamazsınız, bir alay gerici gelir. Bir alay koysanız bir tümen gerici gelir. Bunun örnekleri var: Ruhi Su'nun mezarı iki kere tahrip edilmiştir. Daha başka örnekleri var, yakın zamanlarda müslümanlar yahudi mezarlığını parçalamışlardır. Ondan önce Rum mezarlığını da parçalamışlardı.

G. Korat- Fener Rum Patrikhanesi'nin duvarlarına "Patrik gebereceksin" diye yazıyorlar.

A. Nesin- Böyle bir toplumun ülkesine Nazım'ın mezarını getirmek yanlıştır. Ben şunu söyledim: Her ilçe, her köy, her toplum birimi Nazım'ın mezarını nereye yapmak istiyorsa oraya bir çınar diksin, vasiyetinde olduğu gibi, o çınar Nazım'ın mezarı olsun.

A.Yıldız- Kitaplarınız kaç ülkede yayımlandı?

A. Nesin- Otuzdört olacak galiba.

A. Yıldız- Peki bunu neye bağlıyorsunuz? Bu ülkelerde best-seller olan kitaplarınız..

A. Nesin- Best-seller olmadı.

A. Yıldız- Mesela Yunanistan'da..

A. Nesin- Yunanistan'da İran'da best-seller olmuştur ama..

A. Yıldız- Bir de özellikle İran'da bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

A. Nesin- Toplum yapıları çok benziyor birbirlerine. Yazarlar kendi kitaplarının çevrilmesi için özel ilişkiler kurarlar -ki haklarıdır- çünkü bizde menejerler veya ajanslar olmadığına göre, bunu yazarlar kendileri yaparlar. Ben kitaplarımın başka ülkelerde basılması için hiçbir özel girişimde bulunmadım. Hatta bazı yerlerde birçok nedenlerden ötürü önlemişimdir. Nitekim şimdi İsveç'te basmak istiyorlar, ben bazı şeyler öne sürüyorum ve editörün isteklerini kabul etmiyorum. Almanya'daki çevirilerin güzel olmadığı söyleniyor, ama ben aynı çevirmene ses çıkarmıyorum. Devam etsin, çünkü o çizgi, demin söylediğim o çizgi.. Otuz mu kırk mı sene önceydi, oradan bir kadın, "müsaade eder misiniz" diye bana yazdı, o çevirmen hâlâ benim çevirmenim ve kötü çeviriyor. Ama otuz sene önce bana o yazdı, ben ona bu hakkı tanıyorum, yani 'ne yapalım, kötüyse kötü olsun' diyorum. Benim kendime özgü bazı böyle ilkelerim var.

G. Korat- Sürgünler ve hapishane yıllarına ilişkin olarak aklınızda kalan ve bize söylemek isteyeceğiniz anekdotlardan örnek..

A. Nesin- Valla, ben herşeyi yazıyorum. Bir Sürgünün Anıları'nda, yazmadığım, sonradan elime geçen mektuplar var. Yeni baskısına onu da koyacağım. Karıma sürgünde yazdığım mektuplar var.. Bir de önsöz yazmışım demişim ki, 'eski acılar üstünden zaman geçince tatlılaşıyor..' Ama mektupları okuyunca içim parçalandı, kendi mektuplarıma.. Buraya sınıf arkadaşlarım gelmişti, onlara bazı şeyleri gösterirken buldum, kendi yazdığım mektuplar nasıl elime geçmiş onu bilemiyorum. Haluk'a göndermişim, karıma göndermişim falan. Bir tanesinde diyorum ki, -Haluk'a yazdığım mektupta- "cebimdeki son para yirmibeş kuruş.."

A. Yıldız- Bir Sürgünün Anıları'nda idi sanırım, Kuran Kursu hocalığı yaptığınızı anımsıyorum.
1970'li yıllardan itibaren kitaplarınızın arkasına "Bu kitabın geliri Nesin Vakfınındır" yazısını okudukça, o kitabı almak için büyük bir istek duyduğumu şimdi hatırladım. Acaba şimdi insanlar bunu dikkate alıyorlar mı bilmiyorum.
Ben bir soru sordum, "politikleşme" lafı geçince insanlar yanlış anlıyorlar. Bir yazarın halkına borcu olduğunu duyumsaması bence çok politik bir tutumdur ve ahlâki bir tutumdur. Her yazarda bu ahlâki tutumun olması gerekiyor.

G. Korat- Politikayla ahlâki tutum aynı şey değil.

A. Yıldız- Ben şeyi anlatmaya çalışıyorum. İşte Murat Belge kanalı. "Sivil toplum" "demokratikleşme" "islamcılar da yazardır canım" "İsmet Özel iyi şair" "Şiir şiirdir" diyerek bir yakınlık oluşturuyorlar.

A. Nesin- Hiç öyle güzel de yazdıkları yok.

A. Yıldız- Yazmıyorlar ama öyle bir sunuldu ki bunlar..

A. Nesin- Bir zamanlar yazmış öyle işte.. Şu gün yazdığı şiirlerin nesi güzel yani?

A.Yıldız- Sonra sizin yazdıklarınız yüzünden başınıza gelen belâlara bakıyoruz, TKP üyesi olmadığınız halde sanki tek başınıza sanki bir TKP, tek başınıza bir örgüt, politik bir güç, direnme odağı oldunuz.

A. Nesin- TKP'li bir arkadaşımız vardı, benden yaşlıydı. O bir matbaa kurdu, bir gün beni çağırdı, Yığın diye bir dergi çıkarıyorlardı. O matbaanın benim aldığım matbaa olduğunu orada gördüm. Ben bir matbaa getirmiştim, beni hapishaneye attılar, alamadık matbaayı. O matbaayı onlar almışlar. Neyse, dedi ki bana, "sen tek başına bir parti gibi çalışıyorsun, bize çok yararlı oluyorsun, niçin TKP'li olmuyorsun?" Daha o zaman gençtim tabii, 1947 yılı olmalı.

G. Korat- "İnsan çizgisini değiştirmiyor" diyorsunuz.

A. Nesin- "Değiştirmiyor" değil, değiştiremiyor.

G. Korat- Genel çerçevenin dışına çıkamıyor. Bu acaba Freudiyen bir açıklamaya mı yakın bir yaklaşım?

A. Nesin- Olabilir. Ben bunun bilimsel yanını bilmiyorum ama, ben özellikle çıkamıyorum.

G. Korat- Aile, cinsellik, tek eşlilik veya çok eşlilik, yaşlılıkta cinsellik.. gibi pek çok şeyin geçmiş yaşantılardan etkilenen bir yönü olup olmadığını hiç test ettiniz mi? Veya buna ilişkin düşünceleriniz nedir?

A. Nesin- Ben tek eşlilikten yana bir insanım. Çünkü bunu aynı zamanda toplumsal ve ahlâki bir sorun olarak görüyorum. Verilmiş bir söz vardır. Tek eşliliği yasal olarak bozmak ayrı şey. Bu tek eşlilik de nikahlılık anlamında değil, yani söz vermeye dayalı bir ilişki. Eş meselesini etik sorun olarak görüyorum.
Cinselliğin bence şöyle bir yanı var: yaratıcılıkla çok ilgili. İnsanda cinsellik duygusu azaldıkça, yaratıcılık da azalıyor, gide gide kayboluyor. Çok ilginç olan bir şey var, yazarların hemen hemen hepsinde bu görülüyor, genç yazarlar, şairler daha çok yaratıcı, yaşlandıkça telif kitaplara, derleme kitaplara, tarihe yöneliyorlar. Ben bununla cinsellik arasında bir koşutluk görmekteyim. İnsan yaşlandıkça daha derleyip toparlayabilir düşüncelerini ama, yaşlışair çok azdır. Goethe gibi birkaç şair vardır. Ama şiir genç yaşta yazılan bir şeydir.

G. Korat- Yani biraz cinsel enerjiyle, libido ile..

A. Nesin- Evet, öyle geliyor bana. Ben kendimi öyle hissediyorum. Cinselliğin ben erkekte kadında biteceğini sanmıyorum. Ama yaşına uygun biçimde cinsellik diyorum. Biçimi değişebilir, duygu ve eylem olarak bitmez ve tükenmez. İnsan kendisi bitirir, tüketir, o başka.

G. Korat- Müzikle aranız nasıl?

A. Nesin- Çocuklar biliyorlar, onlara alaturkayı tümden yasakladım. Bizde yasaklama yok gerçi, mümkün olduğu kadar uzağız. Alaturkanın güzel müziği var ama nereden bileceksin hangisi güzel hangisi değil? Ben klasik müziği seviyorum. Batı müziğinin arabeski çalıyor FM kanallarında. Orada onu ses diye dinlediğim oluyor, zevk için değil. Arada kapattığım da oluyor, ama oraya kadar gidemeyince kapatmıyorum. Bana çok çirkin gelirse kapatıyorum. Müzikten yazık ki anlamıyorum. Yeni sanatçılar, yeni şairler bu "anlamıyorum" lafına çok içerliyorlar. Dünya müziğinin çağcıl müziğin her türünü seviyorum. Atonal müziği seviyorum. Şöyle anlamıyorum: öyle bir müzik vardır ki ben o müziği elli kez dinlemişimdir, ellibirinci kez dinlerken bu ne güzel müzik diyorum. Yani kafamda bir müzik belleği yok.
Diğer müziklerden nefret ediyorum. Bizim halk müziğimizin çoğu da -onların bazılarını saptadım, dosyası var bende- oğlancılık üzerinedir. Açık açık söylerler yani. Oğlancılık da bir kurum halindeydi bizde. Yaşamıştır yani, şimdi de kurum olmadan yaşıyor.

G. Korat- Geçen günlerde Ankara'da Türk halkının aptallığının yüzdesini eksik ve indirimli söylediğinizi belirttiniz. Acaba bu yargıyı bir yöntem olarak alışılmış Aziz Nesin esprileri olarak kavranacağını düşünerek mi düşünmüştünüz yoksa çubuğu fazla büktüğünüzü düşündüğünüz anlar oldu mu?

A. Nesin- Tabii çok düşündüm bu konuyu. Neden böyle olduğunu. Herkesin düşünmesini istiyorum. Onu söylediğim zaman bir adamın sözüydü, bugün mahkeme kararı ile tescil edilmiştir. Yüzde altımışının aptal olduğu meydandadır. Neden yüzde altmış diye düşünmek gerekiyor. Ben yüzde altmış dediğim için yüzde altmışı tescil etti mahkeme. Bu artık müsecceldir.

G. Korat- Bu tartışmada çubuğu fazla büktük, fazla ileriye gittik dediğiniz zamanlar oldu mu?

A. Nesin- Yok, öyle bir şey düşünmedim. Az söylediğimi düşündüm.

G. Korat- Bu tartışmaya girmeseydik falan gibi bir düşünce?

A. Nesin- Yok. Topluma da çok yararlı oldu ayrıca.

G. Korat- Son bir şey: oğlunuzun askerde iken yargılanmasının sizinle "son hesaplaşma" olduğunu düşünmüştüm. Olaylar böyle olmadığını gösterdi. Bu hıncı bitiremediler.

A. Yıldız- Sizi çok canlı ve sağlıklı gördüm. Bunun nedeni sürekli mücadeleler içinde olmanız mı? Devlet'le, TKP ile, DİSK'le.. Gürsel sizin yarı yaşınızda yoktur, size "çubuğu fazla bükmediniz mi?" diye yorgunluk belirtisi gösteriyor.

A. Nesin- Fizik olarak genç görünüyorum ama yaşlılığın bütün arızalarını yaşıyorum.


SON

Yerellik Üzerine Aforizmalar



I.

1980’de puslu bir kış günü polis sorgusundan perişan bir halde çıkmış dört tutuklu olarak, Sıkıyönetim görevlilerinin bizi teslim alması için ekip otosuna bindirildik. Gözbağı taşımaktan kahrolmuş olan gözlerimiz artık özgürdü; o puslu soğuk hava bile bize neşe vermişti, dilimiz çözülmüş şakalaşmaya başlamıştık. Oysa sıkıyönetim görevlileri geciktiği için polisler ellerinde tüfekleriyle bezgin bezgin oturuyor ve hiç konuşmuyorlardı. O âna kadar dışarıda olan bir polis memuru soğuğa küfrederek arabaya binince ona laf attım, çünkü gözüm bağlıyken bana etmediğini bırakmayan şımarık bir adamdı, sesinden tanımıştım; bana diklenseydi onu unuturdum, ama “tanınmış” olmanın korkusuyla yaptığı laf kalabalığı yüzünden ondan tiksindim ve hâlâ onu belleğimden çıkaramıyorum. Bu ağız dalaşı sürerken gerçekten halim selim denebilecek bir polis memuru, inanmış ve babacan bir ses ifadesiyle araya girdi ve bana -hâlâ şaka olmasını temenni ettiğim- şu soruyu sordu: “Doğru söyle, size Rusya’dan para geliyor mu?”
Bu soru karşısında attığım kahkaha sanıyorum şu anda bile polisin kulaklarında çınlıyor olmalıdır.
Sorunun aptallığı karşısında yapacağım her düzeltme aptallığa katkı olacağından ötürü alay ettim; ama solcuları paralı ajan veya uşak olarak gören mantığın ruhumdaki izini silemedim.
Çünkü sol “yerli” sayılmıyordu; solcu kişi bu ülkenin vatandaşı olarak görülmüyordu.


II.

İstanbul’un surlarını yıkıp yerine sosyal konut yapmayı öneren Refah Partisi’nin kurmaylarını anımsayın; “Ya Yunanlılar gelip de buralar bizim derlerse ne olacak?” diyerek “gerekçe” öne sürmüşlerdi. Bu tartışmayı yapanlar kahve muhabbeti sırasında aklına ilk geleni söyleyen sivrizekâlılar olsaydı diyeceğim bir şey yoktu; ama biri Kültür Bakanı, diğeri o partinin örgütlenme sorumlusu olan iki önemli şahıs bunları söyleyebildiği için bu ülkenin kimi yöneticilerinin kendilerini ülkenin işgalcisi ve hatta hırsızı gibi algıladıkları ilk defa böylece tescil edilmiş oldu.
Tuhaf ama, kültür varlıklarının korunması için canla başla çalışanların solcu olduğu bu ülkede solcular vatan haini; kültür varlıklarını talan edenlerin iktidar olduğu bu ülkede sağcılar vatanseverdi.
İstanbul’u beş yüz yıl önce fethedenlerin törenlerle anılması ve bu fethin her yıl ‘düşman kuvvetlerinin temsili olarak yenildiği’ törenlerle bir vandalizm ritüeli haline getirilmesi kutsal; kim olursa olsun bu ülkenin tüm vatandaşlarını eşit ve özgür sayılması ise “kanıbozukluk”tu.
Solcuları ‘Rus ajanı’ sananlar, solcuların bir Moskof-Bank sahibi olmadığını düşünmemişlerdi, Fidel Finans diye bir “yoksul bankası” da yoktu. Solcular tarih yağmalamıyor, kredi ve teşvik yolsuzluğuyla din ve vatan bezirgânlığı yapmıyordu.
Vandalizm sağcılık için hak, solcular için ise müstehaktı.
Sağcılar tahrik olursa makûl, solcular hak ararsa sakil idi.
Bu ülkeyi başka ülkeden gelmiş satraplar gibi idare etmeyi savunmak ve taş üstünde taş koymamayı vatan sevgisi haline getirmek ise sağcılığa özgü millî ve hissî bir akıl idi.
Yapılacak en doğru şey “gayrımillî” olan herşeyi “eşek cennetine nakil” idi.
Bu ülkede yaşayan sağcı çoğunluk için ülkemiz zorla kaçırıp ırzına geçtiğimiz komşu kızı olmuştu, bu kız artık bizim namusumuzdu.
Bu ülkenin solcu azınlığı ise babamızın anamızı kaçırması bizim sorumluluğumuz dışında olduğu için babamızın “erkek adam” olmasının bizim namusumuzla hiçbir ilgisi yoktu.


III.

Yukarıdaki iki maddeyi “yerli” oluş sorununa öncelikle siyasal bağlamdan bakmak için yazdım. Çünkü “yerli” olmayı birisi siyasal bağlamdan, öbürü tarihsel-kültürel bağlamdan açıklanması mümkün olan iki ideolojik döngüye dayandırıyoruz. Bundan sonraki iki maddede ise bu ayrımı tanımlamaya çalışacağım.


IV.

Siyasal bakımdan “yerliliğin” tanımı, egemen ideolojik paradigmanın baskısıyla oluşan ve ‘başkalarını’ bu açıdan yorumlayan bir mantığa dayanır. Öyleyse ulusların tarihinin uluslarla birlikte yazılan subjektif bir tarih olduğu yorumuna katılmak gerekir. Hâl böyle olunca ulusların bir kimlik sorunu yoktur; ulus devlet varsa ulusal kimlik de vardır. Çünkü ulus bir siyasal kavramdır. Böylece her ulusal devlet kendi ‘ötekilerini’ yaratır, bu da daha çok dinsel simgelerin düşmanlarından seçilir.
Her ulusal dava aynı zamanda dinsel bir davadır.
Yunan Bağımsızlık Savaşı Atina Patrikhanesi’nin Fener’den ayrılmasına bağlı olarak güçlenmişti; Türkiye’nin ulusal bir devlet olması ise Balkanlar’dan mübadele yoluyla gelen Müslüman ahaliye dayanmıştı. Şimdi ise Sırplar düzeysiz bir ırkçılığı Otosefal Sırp Ortodoks Kilisesi davası olarak Müslümanlara ve Katoliklere karşı yürütüyorlar.


V.

Tarihsel ve kültürel bakımdan yerlilik denince geçmişten günümüze değişerek gelen kültür katmanlarının bugünkü ideolojik tanımlarını anlıyoruz. Ülkemiz açısından düşünüldüğünde bu tanımların etnosantrik olanlarının egemen ideolojiden geldiği, plüralist yaklaşımların ise sol düşünceden kaynaklandığı söylenmelidir. Her ne kadar ümmet esasına dayalı bir söylem çevresinde yürüse de İslamî paradigmanın asıl referans kaynağının ‘millet’ olduğuna şüphe yoktur.
Sol, yerliliğin tanımı konusunda uluslar üstü bakış edinmek ve ulusal çıkar kavramıyla bağdaşmayan bir konum seçmekle yerliliğin kültürel tanımında kendi ruhuna uygun bir duruş seçmiştir. Bu açıdan bakıldığında solculuğa yönelen ‘kökü dışarıdalık’ suçlaması vulger ve paranoyak bir şüphecilikten güç alır.


VI.

Türkiye sağında bayağılığın övgüsü anlamında popülarizm ve hemşehricilik dayanışması vardır. Gelenek ve görenekleri ideolojik olarak şişirir, ancak rant ekonomisine dayanan iktisadi eylemlerin geleneksel olanı tuz buz ettiğini görmez.
Türkiye sağı tarihle olan ilişkisini hayali bir yanılsama üzerine kurmuş olan, belleksiz, pragmatik bir ideolojiye sahiptir. Çevre sorunları, kültür ve tarih konusunda yöresel bencilliği aşmamış bir insan kütlesinden gücünü alır.
Türkiye sağı yerelliği yöresellik ve etnosantrizm olarak algılar.


VII.

Yerlilik ve yöresellik ayrı şeylerdir; yerli olan tarihsel bakımdan etkileşime ve kozmopolitizme açıklığı, yöresel olan ise kapalığı işaret eder.
Yerlilik ve yerleşiklik arasında bir mantık bağı vardır; uygarlık yaratma becerisini içerir. İbn-i Haldun’un ‘medeni’ (kentli) dediği şeydir. Yöresel olan ise kabile çıkarlarını esas alan talancılıkla eş anlamlıdır.
Yöresel olanın simgesi dindir. Bu nedenle dinsel referanslar içinde algılamadığı her şeyi düşman ilan eder.
Yerli olan antropolojik bir bileşke olduğu için iktisadi eylemlerin karmaşıklığından doğar ve din referansına dayanmaz. Yerli olanın yaşadığı coğrafyayla ilişkisi doğa sevgisinin ötesindedir; kenti ve mimariyi kendi benlik imgesinin kurucu ögesi yapar. Yöresel olan ise olsa olsa yalnızca dağları ve ırmakları sever.


VIII.

Solun din ve ırk konusundaki yöreselliği reddedip kozmopolit bir karakter taşıması, ülke çıkarı yerine insanlık çıkarı kavramına öncelik vermesi, vatan sevgisini tarih ve coğrafya ile kurulan bir kültürel algıya indirgemesi milliyetçilik için affedilmez bir suç gibi görünür.
Oysa milliyetçilik ulusal bir sevgiden çok devlet aygıtının sevgisini yüceltir. Dolayısıyla solun vatan düşmanlığı konusunda edilen her türlü söz boştur; sağın vatanı talan etmedeki iştahı ise vatan sevgisi konusundaki hamasi ününü gölgelemiştir. Ermeniler ve Rumlardan kaldığı için “bize ait olmayan” her türlü tarihsel eseri dozerlerle ortadan kaldıranların siyasi sicilinde milliyetçilik vardır. Türkiye sağı yöresel bir hemşehricilik fikrine dayandığı için başkalarına ait şeyleri yıkarken içi sızlamaz.
Öte yandan, solun “ülkeyi sevmediği ve yabancı bir fikrin uşağı olduğu” saplantısına solcu marjinallerin katkısı unutulmamalıdır. “Mücadele edilen düşman bu ülkenin egemenleri olduğuna göre” bu ülkedeki tüm servet ve gelir kaynaklarına vurulacak her darbeyi egemenleri zayıflatacak bir savaş gibi algılamak, maalesef sol adına işlenen suçlar arasındadır. Bunlar trafik ışıklarına veya kamusal alandaki çiçeklere zarar vermek düzeyinde olduğu zaman bile, sınıfsal bir düşmanlığın değil de lümpen bir kimliksizliğin işaretiydi ama yine de ‘solun ülkeyi götürmek istediği yer’ bakımından anlamlı “kozlar” olarak işlev taşıdılar.



IX.

İyi ama kârdan başka bir amaç gütmeyen, çoğu kez insanlık ve kamu zararına eylemlerle boy gösteren büyük sanayi komplekslerinin sahipleri, Bergama siyanürcüleri, kıyı yağmacıları, tarih soyguncuları, orman katilleri, ırmakları fosseptik çukuruna çeviren arıtma tesisi düşmanları ne kadar “yerli”dir? Çünkü bir kere bunların çoğu yabancılarla ortak girişim halindedirler, öte yandan üzerinde yaşadıkları toprağın geleceğiyle ilgisi olmayan işgalci güçler gibi davranmaktadırlar. Kendi ülkesinin değerlerini yurtdışına kaçıran ‘kolleksiyoncu’lar, tarihsel mirasın ürünü olan kentleri yerle bir eden ve bu yıkıntıların üzerine imar izni çıkartan yetkililer herkesin gözü önünde bir lale soğanını tekmelemedikleri için mi vatansever görünmektedirler?
‘Ülkeyi yahudiler ele geçirdi’ propagandasıyla yola çıkıp, bisküvilerin üstüne ‘domuz yağı içermez’ yazmayı akıl eden ve ticareti ilk kez apaçık bir dinsel rant sömürüsü haline getiren görgüsüz taşra esnafının ticari ortakları kimlerdir?

X.

Oysa sol kökü dışarıda ideolojiyle beslenmekle suçlanıp kodeslere tıkılırken kalkınmacı bir dil düzeni kurup köy romantizmi yapmakla meşgul olmaktan başka ne suç işlemişti? Sol, Kemalizmin sadık taraftarı, ulusal kurtuluşun simgesi, ‘millî iktisadın’ bayraktarı olmamış mıydı?
Nazım Hikmet “İzmirli Teğmen”e seslenirken böyle bir ulusal davayı dillendirmiyor muydu? Ünlü “vatan haini” şiirinde yazın kocaman puntolarla diye haykırıp “kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekiler vatansa ben bunun hainliğini yapıyorum” derken ne kadar ‘kökü dışarıda’ bir insan sayılabilirdi?


XI.

Sosyalistlerin Marx düşüncesinden etkilenmelerini ‘bir Yahudi’nin peşinden gitmek’ sayıp laubali bir demagojiyle ‘kökü dışarıda fikir’ suçlaması yapmak Türk-İslam Sentezcilerinin aslî “fikir temellerinden biri” oldu.
Sol için ulusalcılık kabul edilebilir bir şey değildir. Bunun fikir babası olarak bir Yahudiyi referans kaynağı olarak kabul etmenin yalnızca ulusalcılar için tedirgin edici bir yanı olabilir. Ben bir Türk olmakla daha değerli olduğumu düşünürsem, başkalarının gözünde daha az değerli bulunma fikrini de kabullenmiş olurum. Böylece Yahudi Marx’ın falanca Türk’ten daha değerli veya daha değersiz olduğunu söyleyerek siyaset yaptığını sananların neyin üzerinden siyaset yaptıkları apaçık belli olur.
“Yahudi Marx”ın peşinden gidenlerin ulusalcı siyaset mantığına karşı gösterdikleri tepkinin ne anlama geldiği Kautsky’ye karşı gösterdikleri refleksten anlaşılır: Ulusal burjuvazinin çıkarları yerine tüm insanlığın çıkarları için savaşı reddet.
Durum böyle olunca vatana ihanet suçlaması kapıdadır.


XII.

O halde ‘yerlilik’ başka insanlarla savaşmayı peşinen kabul etmek midir? Bu ülkenin sağcıları “savaşkan” oldukları için yerli kabul edilebilirler mi?
Bu ülkeyi dağlara çadır kurarak ele geçirdiğini sanan, kendilerini Vahşi Batı’nın Kızılderilileri türünden YERLİ sayan kendini bilmezler KÖKSÜZ bir vandalizm övgüsüyle zihinleri tutsak etti. “Milletimiz” hayali bir kudret ve yıkıcılık timsali olarak göçebe vahşeti içinde resmedildi.
“Türklerin göçebe oldukları için yerleşik yaşamın mantığına alışamadıkları” tezinin sağlı sollu kabulü reddedilmelidir. Çünkü mantıksal çelişki çok açık: Göçebe Türkler dünyanın en köklü mutfaklarından birini nasıl yaratabilmişlerdir? Başka bir mantıksal çelişki: Göçebe insanlar dünyanın en karmaşık mimarlık eserlerine nasıl sahip çıkmış ve mirasçısı olabilmişlerdir?
Bu ülkenin sağcıları ile ‘ulusal solcu’ları, atalarının bu ülkeye ait olduğunu kabul etmeyerek saldırganlığın ideolojisini meşrulaştırmaktan başka bir şey yapıyorlar mı?

XIII.

Yerellik ve ulusallık ayrı şeylerdir. Yerellik antropolojik, ulusallık ise ideolojik kavramlardır.

XIV.

M.Cevdet Anday bir yazısına ‘Türklerin Anayurdu Anadolu’dur’ başlığını seçerken yerelliğimizi bu vecizeyle özetlemişti. Türklerin anayurdunun Ortaasya olduğu görüşü bu noktadan bakıldığında ‘yerli’ oluşumuzla bağdaşmaz; dahası, bu görüş Anadolu’daki mimariyi, müziği, dini, dili ve iktisadı Ortaasya’dan getirdiğimiz anakronizminden başka bir şey değildir.
Akrabalarımıza Türk adını verdiğimiz halde onların kendilerine Azerî, Kazak, Türkmen veya Tatar dediğini görmezden gelmek Türkiye sağcılığına özgü bir körlüktür. Bu durum, bir Brezilyalının “Tropikal Portekizli” sayılmasından başka bir şeye benzemez. Bir Brezilyalı ne kadar Portekizli ise bir Türk de o kadar Kazaktır.
Tersinden bakın; Atinalılar laf arasında Selaniklileri Bulgar diye aşağılıyor, İtalya’da Milanolular yoksul ve güneyli Napoli’yi yüksek Lombardiya kültürünün dışında sayıyorlar; biz yoksul “hanzoları” Kürt diye dışlıyoruz ama iş ‘başka’ olunca ne Bulgarlık, ne Kürtlük kalıyor.
Bunlar neden oluyor, çünkü Makedonya’nın başkenti Selanik’tir; tarih işin içine giriyor. Çünkü Napoli Krallığı uzun süre şimdiki zengin Kuzey’in canına okumuştur. İyi ama neden bunlar oluyor, tarihte Kürtler merkezi iktidara karşı Türk boylarından daha fazla direnmemişlerdir.
Hem ben bu ülkeyi geldim fethettim de; hem de hadi beğenmiyorsan terket bakalım diye diklen.
Türkiye sağcılığı korsanlığın ve talanın meşruiyetini savunanların ideolojisi değilse neyin ideolojisidir?


XV.

“Ulusal sosyalizm” veya “bize özgü sosyalizm” gibi adlandırmalar, Stalinizmin etkisiyle oluşmuş olan ve enternasyonalizmden umudunu kesmiş olanların bağlandığı siyasal programlara işaret eder. Aybar gibi Stalin düşmanları bile bu çizgideydi. Altmışlara özgü ‘kalkınmacı’ retorik de, Çin Devrimi’nin etkisi altında hareket eden “Millî Demokratik Devrim”ciler de bu çizgide buluştu.
Kürt radikalleri rahatlıkla “Türkten sosyalist olmaz” diyebildiler.
Stalin “sosyalist anavatanın savunulması” ile Rusya’nın savunulmasını kast etti ve “ulusal marş” olarak Enternasyonal’in yerine Rus Milli Marşı’nı koydu.
Kapitalizmin dev kalelerinde sosyalizm yeşermeyince toplumların eşitlik idealinin henüz hiçbir demokratik zihniyetin oluşmadığı köylü toplumlarında boy atması, sosyalizmi demir pençeyle yönetilen ulusal diktatörlükler skalasına kaydırdı. Rusya, Yugoslavya, Kamboçya, Moğolistan, Kazakistan, Azerbaycan, Macaristan, Bulgaristan veya Türkmenistan gibi eskiden “sosyalist” ama şimdi ulusalcı ülkeler için dış konjonktür dışında değişen şey nedir? Sosyalizmde yerellik Sırp faşizminden başka ne getirmiştir?
Sosyalizm bir dünya fikridir, onun herhangi bir etnik kimliğe veya ulusa bağlılığı düşünülemez.O halde siyasal bakımdan yerelliğin tanımında başta yaptığım vurgulamaya geri dönüyorum: Siyasal bakımdan yerelliğin tanımı hep “başkalarına” göre kurgulanan ideolojik dışlaştırmalar gerektirir. Özünde şiddet bulunan, paranoyak ve çıkarcı bir ilişkiler düzeni üzerine kurulur.
Sol siyasal bakımdan yerelliği reddeder. Kökü dışarıdadır.

XVI.

Ne var ki, sosyalist solun, kültürel ve tarihsel bakımdan bir toplum tanımı yapmak gerektiğinde kendi kökünün “dışarıda” olduğunu reddetmesi haklı görünmektedir.
Kökü dışarıda olanlar bu ülkeyi silah zoruyla aldıklarını söyleyip şenlik yapanlardır. Solcular için ‘kökü dışarıda’ olmanın bir sakıncası yoktur; ‘kökü dışarıda’ olmayı bir suçlama olarak değil saptama olarak yazıyorum. Eh, etnik kökenimizin dışarıdan geldiğinde birleştiğimize göre şimdi sormak gerekir: Biz neyiz, nereliyiz?
“Ortadoğuluyuz” deyince Basra merkezli bir kültüre ait olduğumuz iddiasını dile getirmiş oluruz ki, buna ülkemizdeki Kürtler dışında hiçbir kültürel öbeği dahil etmemiz mümkün değildir.
“Orta Asyalı” olduğumuz sadece tarihsel bağlar sözkonusu olduğunda kabul edilebilir bir gerçektir; ancak onun ötesinde artık konuştuğumuz dilin ortak sözcükleri dışında Orta Asyalı akrabalarımızla bin yıldır kader birliği etmemiş olduğumuz unutulmamalıdır. Ne müzik, ne mimari ve ne de siyasal yapı bakımından hiçbir benzerliğimiz kalmamış olanlarla aynı yerden sayılmamız sözkonusu olamaz.
“Balkanlı” olduğumuz İstanbul merkez alındığında doğru, Antep ve Mersin’de yanlıştır. Akdenizliliğimiz Hatay ve Trabzon’da suya düşer.
“Avrupalı” olmak ise günümüzde yalnızca ortak tarihsel geçmişi paylaşmaya göre değil, ortak siyasal kültüre uymaya göre de şekillendiği için ‘Avrupalı’ olmanın yalnızca iddia düzeyinde bir anlamı vardır. Türkiye’nin Asya kültüründen çok Avrupa kültürünün bir parçası olduğu bir gerçektir; ancak “güneşin doğduğu yer” anlamında Türkiye bir “Anatolia” uygarlığıdır: Türkiye’nin güneşi bu yarımadada doğmuştur.


XVII.

Kimliğimiz nedir diye sormayı gereksiz bulduğumu belirtmiştim; çünkü ulusal devlet ulusal kimliktir.
Ulusal kimliğimi kabul ediyorum; bu bir ideolojik terkiptir, ancak ulusal çıkar kavramına şüpheyle yaklaşıyorum. Çünkü burada hiç tanımadığım halkları ve insanları yalnızca başka etnisiteye ve dine ait oldukları için aşağılama tehlikesi yaşamam muhtemeldir.
Öte yandan memleketim ve vatanım dediğim coğrafyanın kültürel ve tarihi kimliğini savunduğumu, kendimi ona ait hissettiğimi açıkça belirtiyorum. Doğulu muyuz, batılı mı; Avrupalı mıyız, Asyalı mı türünden tartışmaların konjonktürel ‘dertlerle’ boğuşmaktan kaynaklandığı bellidir. Anadolu kültürüne Avrupalı olduğu için yüksek bir değer biçme isteğini etnik bir aşağılık duygusu olarak görmek gerekir; öte yandan Anadolu kültürünü Asyalı olduğu için aşağılamak da madalyonun öteki yüzüdür.
Dikkat edilirse kendi kültürel kimliğini başka unsurlara dayanarak açıklamak etnosantrizmin temel çelişkisidir.
Avrupa, Akdeniz, İslam veya Orta Asya nasıl şu üzerinde yaşadığımız coğrafyanın tek referansı olabilir? Bunu kültürel tarihimize bakınca tam olarak kavrarız; tüm kültürler gibi Anadolu kültürü de pek çok referansın kaynaşıp yeni bir bütünde tek referans haline geldiği karmaşık bir gövdedir.
İslam dahil Anadolu’nun kültürel iklimi yüzyılların birikimi sonucu kendine özgü bir sentez olarak biriciktir. Mimari olarak Selçuklular ve Osmanlılar yalnızca bu coğrafyada gördüğümüz şeyleri bize miras bıraktılar; hem de bunu Klasik Roma’dan beri gelen kimi mimari unsurları derinleştirerek yaptılar. Anadolu coğrafyasında işgalcilerin yalnızca yıkım izleri vardır; atalarımıza yapılacak en büyük haksızlık onların bu ülkeyi zaptedip ganimet paylaştıklarını savunmaktır. Dinlediğimiz müzikte, yediğimiz yemekte, müminlerin yaptığı ibadette, insanların boş inançlarında ve konuştuğu dilde yüzyıllar boyu süren bir etkileşimin izlerini görüyoruz. Anadolu insan yüzlerinin çeşitliliğiyle bile bu tarihi insanın yüzüne çarpar.





Birikim Dergisi'nde Ağustos 1998'de yayımlandı.

Yeni Bir Eğitim İçin


Eğitime ilişkin yazılar okurda genellikle merak uyandırmazlar. Çünkü ortalama bir okur için eğitim bir bilim değil, ‘her zaman olduğu biçimde sürecek olan bir okul süreci’dir. Uzmanların bu meraksızlıkta payı olduğunu teslim etmek de gerekir: Çünkü eğitim "onların işidir" ve anne babaların istisnasız hepsine eğitimin ne olduğunu sorgulamaktan çok, çocuklarının yeterince "sorumlu" ve "dersine çalışan" bir figür olmasıyla yetinmek düşer.
Eğitimle ilgili konulara olan bu bilimsel antipatinin bireysel yeteneklerin farklılığından beslendiği de açıktır: Çünkü hiç de yeterli olanağa sahip olmadığı halde "zehir gibi okuyan" çocuklarla, kuş sütüyle beslenip de "aklı beş karış havada" olan çocukların varlığı, sorunu "ders çalışan yapar" bakış açısıyla sınırlar. Bireysel niteliklerin doğuştan gelen farklılıkları, eğitime kütlesel çözüm aramayı adaletsiz bir şey gibi yorumlamaya neden olur. Bu da, eğitimle ilgili kütlesel çözüm önerileri arayan düşünürleri “dar alanda deneysel çalışmalar yapıp bunalım geçiren marjinaller” haline getirir.
Dolayısıyla eğitimle makro düzeyde uğraşan iki aydın tipi belirginleşir:
a) Eğitimi verili toplumsal organizasyona en iyi insan tipini yetiştirecek bir aygıt olarak nasıl verimli hale getireceğini araştıran "organik aydın",
b) Eğitimin verili ideolojik içeriğini yadsıyan ve yeni bir ideolojik çehre ile donatmak isteyen muhalif aydın.
İlk kategoriye girenler konunun "dikine uzmanı" olmuşlardan çıkar. Kişi ya eğitim maliyesi-yönetimini biliyordur, ya eğitim psikolojisi uzmanıdır ya da eğitim teknolojisiyle ilgilenir. Bunlar eğitim sistemindeki konformizmin ve dar kafalılığın tipik temsilcileridirler. Eğitimdeki büyük değişmelere karar verenlere danışmanlık yaparlar, ancak asla konuyu makro düzeyde ele alma cesaretleri ve öngörüleri yoktur.
İkinci kategoriye girenler, -hümanistik veya anarşist gerekçeleri olanlar bir yana-genellikle hükümetlerin ya da devletin siyasal muhalifleridirler. Bu anlamda ya eğitime ilişkin projeleri yoktur ya da proje anarşist bir reddiye biçiminde formüle edilmiştir. Türkiye'de Catherine Baker veya Ivan Illich anarşizmini benimseyenlerden çok, verili eğitim sistemini "gerici içeriğinden kurtarıp ilerici ve insandan yana" bir eğitime dönüştürmek amacıyla eleştiren muhalifler vardır.
Konumuzu Türkiye'deki eğitim muhaliflerinin durumuna doğru yönlendirmek ve eğitime ilişkin olarak sosyalist söylemi gözden geçirmekle sınırlayacağız. Buradan da yeni bir eğitim için sosyalist söyleme katılması gereken yeni önermeleri formüle etmeye çalışacağız.

TÜRKİYE'DE VE DÜNYADA SOSYALİSTLERİN EĞİTİME YAKLAŞIMI

Ülkemizde olmayan anarşist eğitim düşünürleri bir yana bırakılırsa, eğitimde muhalif söylev düzenimizin "organik aydınların" söylev düzeninden yalnızca siyasal içerik bakımından farklı olduğu, ancak düşünce üretimi bakımından "organik aydınlar"a rahmet okutacak kadar yavan kaldığı göze çarpıyor. "Eğitim" denince -çağrışım olmalı- "sorun" sözcüğünü söylemek, öğretmen, ücret, araç-gereç ve okul yetersizliğini anmak, eğitimle ilgili yeni bir şey söylemek için değil, hükümeti-otoriteyi eleştiren muhalif olmak yetiyor. Oysa bunlar somut sorunlardır ve eğitimle ilgili olarak kim iktidar olursa olsun aynı sorunları yaşayacaktır. Sorun, eğitimin nasıl bir felsefesi olması gerektiğinde düğümlenmektedir.
Sosyalist solun eğitimle ilgili önermelerinin olmadığını değil, tam tersine varolan önermelerin ne olduğunu burada açmak gerekiyor.
Türkiye açısından sosyalist solun aslî önermesi "üretim için eğitim" oldu. Bunun temel uygulama alanı da Köy Enstitüleri olarak kutsanınca, sorun gerici iktidarların hışmına uğramış bir uygulamayı yüceltme ritüeline dönüştü. Türkiye'de muhalif eğitim adına yapılmış en ciddi çalışmalar Köy Enstitülü öğretmenlerin anılarıyla sınırlı kaldı.
Köy Enstitüleri'ni tartışmaya açan Yalçın Küçük, 1940 ve 50'lerdeki solun sermayenin programının taşeronu olduğunu, köye yol su elektrik getirmeyi istemekten öte programı olmayan Tonguç ekolünün abartıldığını vurguladı. Türkiye Üzerine Tezler’de kendine özgü üslubuyla Köy Enstitüleri’ni yerden yere vuran Y.Küçük’ün solun eğitim konusundaki kuramsal aczini ortaya koyduğu söylenebilir. Bu durum yine de, Köy Enstitüleri’ni pedagojik açıdan tümüyle reddetmenin gerekçesi olamaz. Aynı açıdan bakıldığında Cumhuriyet’in stabilizasyonunda önemli rol oynayan bu okulların açılması düşleri görenlerin psikolojisini anlamak da mümkündür. Ancak sosyalist bir insanın aklına hangi reel politik gerekçelerle bu hayalin onaylandığını ve bunun sosyalizm adına yapıldığını sormak da gelmelidir.
Kanımca bu soru, Makarenko'nun Yaşam Okulu deneyimi ile Köy Enstitüleri arasında paralellik kurulduğu fark edilirse yanıtını bulur.
Öncelikle belirtmeliyim ki Makarenko’nun ve Tonguç’un okullarında pedagojik açıdan devrim denebilecek önemli adımlar atılmıştı. Bu okullar kolektif bir eğitim anlayışının üstünlüğünü kesin olarak gösteren deneysel girişimlerdi. Yaşam Okulu, Sovyetler'in büyük çalkantı ve yoksulluk içinde olduğu iç savaş yıllarında kuruldu ve iflah olmaz gözüyle bakılan suçlu çocuklardan iyi yurttaşlar yetiştirdi. Bu okulda kolektif üretim özendiriliyor, çocuklar yöneticilerini seçebiliyor ve üretilen değerler birlikte tüketiliyordu. Gerek Köy Enstitüleri, gerek Yaşam Okulu reel ekonomist yorumla bakıldığında birer refah projesiydi; ancak siyasal bakımdan oynadıkları rol, bu okulların ideolojik, bilimsel ve psikolojik açıdan gözden geçirilmelerine engel oldu. İdealize edilen bu okulların insan yetiştirme kodları da sorgulansaydı durum değişir ve eğitim biliminde ‘dinamik bir biçimde geliştirilen okul projeleri’ olarak yer alırlardı. Örneğin Makarenko Okulu cinsiyetçidir, okulun faaliyette olduğu yıllarda Sovyetler Birliği'nde cinsellikle ilgili pek çok tabunun zorlandığı bir gerçek olduğu halde Makarenko cinsel eylemleri affetmeyen, dar kafalı bir adamdır. Öğrencilerin temel görevinin örnek bir komünist olmakla sınırlandırıldığı, bu komünistliğin ise taşralı bir ahlak anlayışının sınırlarını çizdiği itaat hukuku olduğu görülüyor. Köy Enstitüleri ise Türk Milliyetçiliğinin ve Türklüğün yüceltildiği bir itaat kurumu olarak örgütlenmiştir. 1
Gerek Makarenko'nun, gerek Tonguç'un eğitim felsefesinde kesiştikleri yan "eğitimin bir iş aracılığıyla yapılması"dır. Okuru eğitim felsefesinin çok karmaşık tartışmalarıyla uğraştırmamak için bu anlayışın temel kodlarını Amerikalı eğitimci John Dewey'nin verdiğini söylemem gerekiyor. Dewey, felsefede pragmatizm ekolüne bağlıydı ve okulun bir bireyde iş yapmanın yararlı duygusunu vermesi gerektiğini öne sürüyordu. Çocuk herhangi bir işi meslek edinmek amacıyla değil, iş olduğu için yapmalıydı. Nitekim arıcılık, duvarcılık veya marangozluk öğreten Köy Enstitüleri'nin öğretmen yetiştirdiği akla getirilirse, bunda Dewey'nin etkisi görülür. Ayrıca öğretmenden, köye gittiğinde pratik becerilere sahip bir önder rolü biçildiğini de açıklar. Aynı şey Sovyetlerde de yaşandı: Çocuklar komünizmi öğrenmek için tarlalarda çalıştılar, fabrikalarda "komünist cumartesiler"e katılıp madalya aldılar, askeri bir disiplinle örgütlendiler. Bütün bunlardan toplumun bağrından çıktığı halde hiyerarşik bir kast sistemine dahil olarak toplumu şiddetle yöneten "halk adamları" doğdu.

MARX'IN EĞİTİME YAKLAŞIMI

Sanat ve edebiyatta olduğu gibi eğitim konusunda da bütünlüklü bir analiz bırakmayan Marx, eğitimi bedensel ve zihinsel çalışma ile jimnastik etkinliklerinin toplamı olarak açıkladı. Bunun en akla uygun yorumu beden ve zihin etkinliklerinin birbirinden ayrılmadığı, parçalanıp atomize olmamış bireyin yetiştirildiği okullar kurmak olabilirdi. Ayrıca Marx gelecekteki eğitimin tohumunun fabrikalarda atıldığını düşünmekte, iş ile eğitimi birleştiren çocukların daha iyi öğrendiğini saptayan pedagoglarla aynı fikri paylaşmaktaydı. Bu durum sosyalist eğitim düşünürlerinin "iş içinde eğitim" "üretim içinde eğitim" tezlerini geliştirmelerine yol açtı. Marx'ın Kapital'de Fabrika Yasaları'nı tartıştığı bölümde çocuk ve gençlerin çalıştırılmasını yasalarla düzenleyen İngiliz mevzuatını gözden geçirdiği ve okulla fabrika arasında bir ilişki kurulmasını ileri bir adım olarak onayladığı görülüyor. Saatçi James Watt'ın buhar makinasını, berber Arkwright'ın çıkrığı, kuyumcu Fulton'un buharlı gemiyi bulmalarıyla "Kunduracı, çizmeden yukarı çıkma" sözü ne kadar zırva haline gelmişse, işci sınıfı iktidarı ele geçirince bu okulları yeni bir kültürün organizasyonu için çizmeden yukarıya doğru yönlendirebilecekti.2 Bundan ötürü Engels “teknik eğitimin yalnızca okulsal amaçlara bağlı olmasını” eleştirir.3 Durum böyle olunca, sosyalist eğitimde amaç, Kruşçev’in “yararlı bir işe hazırlayan” okullarını kurmak değil, çok yönlü bir teknik kültürü hazırlamak isteyen bilim okulları oluşturmaktır. Komünist Manifesto'da angaryanın kaldırılması ve çocuk emeğinin sömürüsüne son verilmesi, ücretsiz eğitim gibi ilkeler ortaya koyan Marx ve Engels, insanın bütüncü gelişimi için kapitalizmin yarattığı mesleki uzmanlaşma sürecini, insanın küçülmesi olarak değerlendiriyorlardı ki, yabancılaşmaya yol açacak herhangi bir okul projesine destek vermeleri olanaksızdı.
Küçük çocukların eğitimini toplum ölçeğinde yapma süreci gerçekte iki yüz yaşına bile gelmiş değildir; yoksulların eğitimi için ön ayak olan düşünürlerin küçük denemeler yaptığı 1800 yılları (Pestalozzi'nin temelini attığı Halk Okulları, Tolstoy'un Yasnaya Polya Okulu gibi) gerçekte endüstriyel üretim çağına geçişin kargaşasından ötürü sömürünün en acımasız çıplaklığıyla yaşandığı yıllar olduğu için bu dönemde eğitimin insancıl karakteri ağır basmıştır. Bu oluşumdan Marksizmin en büyük hisseyi çıkartacağı açıktır: Üretim ve eğitim işci sınıfının insiyatifine geçmelidir. Bu önerme, yoksul çocuklarının 14-15 saat çalıştırıldığı vahşi kapitalizm döneminde, (henüz toplumsal eğitimin ortaya çıkmadığı koşullarda ve pedagojinin özelikle Marx sonrası yaptığı atılımlar öncesinde) oldukça anlamlıdır. Ancak içinde bulunduğumuz yüzyılda toplumsal örgütlenmenin aldığı biçim, sorunu saltık bir "işçi sınıfı diktatörlüğü" ile çözecek nitelikten yoksun bırakmıştır. Hizmet sektörünün genel olarak ekonomide tuttuğu ağırlık, üretimde sibernetik ve kompüterizasyon; sorunu işci-burjuva çatışmasından çok üretici güçlerin tekelcileşmesi ile çalışan sınıfların artan oranda mülksüzleştirilmesi çizgisine doğru götürmüştür. Bu noktada eğitimde ortaya çıkan cazibe noktası 'nitelikli işci' olmak değil, 'nitelikli bilgi sahibi olmak' haline gelmiştir. Eğitim nitelikli mavi yakalı olmayı değil, nitelikli beyaz yakalı bir insan olmayı özendirmektedir. Eğitim etkinlikleri bizatihi büyük sermaye tarafından kurulan okullarda, büyük sermaye tarafından seçilen çocuk ve gençlerin 'ayrıcalıklı' bir biçimde donatılması süreci olmuştur. Bilgi bir sınıfın malı haline geldiği için geniş yığınlar yalnızca mülksüzleştirilmekle kalmamış, aynı zamanda bilgisizleştirilmiştir. Bu durum geniş yığınların eğitilmesi gerektiğini öne süren ve kitlesel eğitim sürecine ön ayak olan Aydınlanma’nın gerisine düşmektir. Üretimin bunca kollektivize olduğu, ancak toplumun ‘birbirinden bağımsız hareket eden bireyler’ ideolojisiyle yönetildiği global sistem, Marx’ın eleştiri oklarını yönelttiği o köhne sistemden her türlü sınıfsal vahşeti devralmıştır. Bu da, naif bir sızlanmayla yitik cennetleri aramayı değil, bilimsel bir tavırla kendi cennetimizi kurmayı gerektirir.

SOSYALİST EĞİTİMDE KURAM VE UYGULAMALAR

İngiliz düşünürü Bertrand Russell, 1930'larda, bir din saydığı Sovyet Marksizmini bilimde sınıf kavramına dayanmayan her gelişmeye sırt çevirdiği için ülkenin geri kalmasına yol açacağını öne sürmüştü. Sovyetler'de 1986'da sağcı restorasyon başlayıp da buna "perestroyka" dendiğinde bu muazzam ülkenin ordusuyla ve eğitilmiş komünist birikimiyle yeni oluşuma izin vermeyeceği sanılıyordu. Sovyetler'in Alman çizmesi altında inlemiş ve sosyalist eğitimle kazanımlarının farkına varmış olan halkı kapitalizme asla geçit veremezdi. Ama politbüro üyeleri "komünistler kapitalizmin ne olduğunu bilirler" diye The Wall Street Journal'e ilanlar verip de Amerikalıları yatırım yapmak için davet edince, Sovyet Okulları'nda Das Kapital'in ne amaçla okunduğu sorusu kara mizah boyutunu aştı. Politbüro'dan çıkan isimler arasında Yeltsin veya Haydar Aliyev adlarını okumak, sosyalizmi iktisadi aforizmalar yığını haline getiren yetmiş yıllık deneyimin sosyalistlere yaptığı eşek şakasından başka bir şey olmadı. Eğitim yoluyla "bir halkın ilerici siyasal bir aktör haline getirileceğini" umanlara acı bir dersti bu. Toplumu "devletin bekaası için ağır işlerde çalışanlar ve onların yerine düşünenler" olarak iki ayrı kulvarda eğiten sosyalist bir eğitim modeli olabilir miydi? Bertrand Russell'ın tutucu olmakla eleştirdiği 1930 yılındaki Sovyetler Birliği'nde hiç değilse aristokrasiye duyulan nefret yüzünden eğitimin halkçı karakterini koruduğu, yine Russell'ın gözlemleri arasında yer alıyor: "Batı'nın ilerici eğitimcileri çocukta kendine önem verme duygusunu geliştirmişlerdir. Çocuk kendini yetişkinlerin hizmet etmesi gereken küçük bir soylu gibi görür. Bu, onu toplumsal sınırlamalara dayanamayan bir anarşist olarak yetiştirir" diye yazan düşünür, Sovyet eğitim modelinin "arkaik" dönemini şöyle açıklıyor: "Rus eğitiminde bu eksiklik yok. Çocuk, toplumda bir birim olduğunu ve ona karşı görevliliğini hisseder. Bu duygu ona kurallarla değil, uğraşlarının düzenlenmesi ile verilir." 4
Öyle görünüyor ki Sovyetler Birliği parti-vatandaş ayrımını ciddi bir biçimde yaşamadığı dönemlerde Marx'ın tezlerine yakındı. Ancak bu tezlerin hiyerarşik katı bir mantıkla yok edilişi, ne kadar Marksist bir söylev biçimiyle olursa olsun şu sözlerden belli olmaktadır:
"Sovyet eğitiminin amacı komünist toplumun kurulmasına, materyalist bir bakışın oluşturulmasına, değişik alan ve uygulamalar yoluyla öğrencilerin toplumsal açıdan yararlı bir işe yerleşmesine hizmet etmektir."5 Kruşçev de 1958'de 20. Kongre'de aynı şeye işaret etmişti: “Genç kuşağın eğitildiği okulları kesinlikle yeniden kurmak zorundayız. Burada en önemli hareket noktası kutsal sloganımızdır: Yani, çocukların okula alınmasında komünist toplumun inşası için onların yararlı bir işe hazırlanması sloganı ile işe başlayacağız. Komünist toplumun inşası için herkes toplumsal zorunluluklar doğrultusunda ve daha çok gelişme için işinin bir bölümünü bağışlamalıdır.”6
Görüldüğü gibi ister zorunluluklar yüzünden olsun, ister bilinmeyen tarihsel nedenlere bağlı olarak oluşsun, Sovyet sistemi üretim fetişi üzerinde yapılanmıştır. Komünizm bir teknolojik kültüre indirgenip üretim, iş ve meslek fetiş haline gelince, amacınız ne kadar komünizm olursa olsun, materyalist bakışla yetiştirdiğiniz -ve öyle görünüyor ki öğrettiğiniz bu materyalizmden nefret eden, onu ezberlenecek bir kuru bilgi olarak gören- insanlar, doğrudan kapitalizme yürüdüler. Elbette sistem "eğitim yetersizliğinden" çökmedi; ancak Sovyetler Birliği'nden yetişen aydınların maalesef "organik aydın" tanımına çok uyduğu ve sistemden yaratıcı karakterler olarak yalnızca mafya üyelerinin türediği de bir vakıa olarak ortada duruyor.
Eğitimde "iş aracılığıyla mı yoksa iş amacıyla mı eğitim yapmak gerektiği" sorunu da ciddi bir felsefi tartışma olmuştur. Bunun ülkemizdeki pratik çözümü Meslek Liseleri, Sovyetler'de ise Politeknik Okulları'dır. Bunlar doğrudan doğruya bir mesleğin teknik ayrıntılarını öğreten işçi okulları olarak, toplumun yönetilen katmanlarına lâyık görülen ve iş adı altında bir mesleğe yönelten beceri okullarıdır. Ortaöğretimin bu şekilde düzenlenen plebiyen boyutu, kaba işlerde çalışanlara özgü bir teknolojik kültür yabancılaşmasının altyapısıdır. Bu okullar değerler kültürüne kapalı, sözcüğün has anlamıyla yontulmuş el emeği okullarıdır. Teknolojide "ara insan gücü" denen insan gücünü bu okullar yetiştirir ve görüldüğü gibi doğrudan doğruya "üretim için eğitim" yapar.
Üretim için eğitim sloganıyla sokaklara dökülen bizlerin yoksul halk çocuklarının yoksulluğa mahkûm edilmesine katkımız olduğunu inkâr etmemiz olanaksızdır. Bundaki katkımızı hafifletmek için üretimi aynı zamanda "zihinsel üretim" olarak da tanımladığımızı unutuyor değilim. Ancak sosyalizmi reel bir iktisadi-politik olarak tasavvur edenlerin "üretim"den daha çok neyi anladığı malûmdur. Zihinsel olsun, bedensel olsun üretime yaptığımız her vurguda teknoloji kültürünü kutsayan mantığımızla maddi araçların üretimini bir idol haline getirdiğimizi, bunun altında yatan ruhsal sorunları yadsıdığımızı ve âtıl kaldığımızı görmek zorundayız. "Üretim için eğitim" sloganının, yalnızca yoksulların refahını sağlamak isteyen sosyalistlerin değil, kapitalist iktisadın "eğitilmiş ara insan gücü" talebine uyduğuna dikkat etmediğimizi de itiraf etmeliyiz.
Bu konuda en ciddi hata işe ve tekniğe dayanmayan okul eğitimini burjuvazinin istediği ve çocukları fabrika kültüründen kopararak onları sistemden yalıttığı düşüncesidir. Ancak bunun karşısına konan şey, (ne kadar üretime aktif olarak katılsa da, yaratıcı ve kollektif bir çalışma içinde olsa da) teknolojizme kaymış bir okul projesinin yetiştirdiği çocuklara bel bağlamak olmuştur. En ciddi Sovyet eğitimcilerinden biri olan Blonski bile “iş okulunun yalnızca tekniğin değil aynı zamanda toplumsal eğitimin bir aracı” olduğunu yazarken7 teknolojik kültüre endekslenmiş bir toplumsal okul projesini savunmuş olmaktadır. Blonski’nin haklı olarak Dewey’ye itiraz ettiği ve iş okulundaki etkinlikleri saltık bir uğraş olarak tanımlamanın ötesine geçtiği görülüyor:
“İş okulu sloganına gelince, bu doğrudan doğruya işe dayalı bir dünya anlayışının sonucudur. Tıpkı politikada yalnızca çalışmaya dayalı bir partinin bize yeterli olmaması gibi, pedagojide halkçı ya da burjuva iş okulu (...) bize yeterli olamaz. ‘İş okulu’ gibi çok belirsiz bir kavramın kesin olarak tanımlanması gerekir. Bu, ona iki betimleme eklemek demektir: Endüstriyel ve komünist(...)yani kuruluş içinde olan komünist toplumun okuludur. (...) Yalın biçimde dile getirilirse, bizim için iş okulu değil, Marksist iş okulu söz konusudur.”8
Ne var ki, fabrika, spor etkinlikleri ve ev arasında yaratılan “yeni insan”ın görünümü gerçekten içler acısıdır. Sovyetler Birliği, Dostoyeski’nin, Tolstoy’un ülkesi olmaktan çıkmış, sistem toplumsal adaleti artırmakla birlikte insanların kafasının içini boşaltmıştır. İdeolojik bir devlet aygıtı olarak sistemin organik aydınlarını yetiştiren eğitim kurumları, katı, bürokratik ve despotik yapılanmanın ruhuna uygun bireyleri ‘yeni insan’ diye ortaya salıvermiştir. Bu yeni insanlar evrensel komünizmi temsil yeterliliğinde olmayıp, Rus ulusal sosyalizmini temsil eden yerel komünistler oldular.
Oysa sistemin bunca teorik laf kalabalığı yerine tüm gençleri ortak bir okul potasında eğitip, endüstriye yöneleni estetiksiz, estetiğe yöneleni teknolojisiz bırakmamış olması daha iyi sonuçlar vermez miydi? Politekniği böyle yorumlamak, fabrika fetişi yüzünden insanları ezmemek daha iyi değil miydi?
Blonski’nin ve diğer ‘eski pedagogların’ Marksizme saldırdığını düşünen ve ona ‘yalnızca Marksist yöntem pedagojiyi bilim yapar’ dediği için kesin darbe indirilemediğini yazan Korolyov’u okurken içimin ürperdiğini belirtmeliyim.9 Oysa Korolyov’un komünist eğitim ilkeleri olarak öne sürdükleri Blonski’den temelde farksız görünüyor. Korolyov Blonski’nin Dewey’den kopamadığını söylerken haksızdır; sözde teorik olan bu tartışmalardaki bağnazlık ve dar kafalılığın sosyalizm adına yapılmış berbat bir skolastikten çıkması ise utanç vericidir.
Böylece Sovyetler’den psikoloji ve eğitim konularında doyurucu bilimsel çalışmaların neden çıkmadığı yolundaki merakıma yanıt da almış oluyorum: Sınıfsal tahlillere dayanmadıkça hiçbir tahlil veya açıklama bilim sayılmadığı için özgün bir çalışmanın yapılamadığını öne süren Russell aklıma geliyor. Sovyetler Birliği’nin sosyal bilimlerin tartışmalı yapısını taşımadığı için teknolojide hızla ilerlemesinin nedeni bu olsa gerektir. Eğitimciye de çocuklarla geçirdiği tatlı günlerin anılarını emekli olduktan sonra yazmak gibi bir iş düşmüştür: Yaşlı ve naif ihtiyarların anılarında Marksist bir ışık arayan araştırmacıların haline şimdi acıyorum, çünkü eğitim konusu sosyalistlerin elinde safiyane bir beceriksizlik olup çıkmıştır.
Dünyada böyle şeyler olup biterken, Türkiye'li eğitimcilerin Marksizmin felsefi içeriğine göre bir yorum getiremedikleri, beceriksiz ve sistem içi kaldıkları görülüyor. Bizde alternatif eğitim denince köyden yetişmiş yazarların anılarında kalan hikâyelerden, nasıl anlaşılmışsa öyle bir sonuç çıkartmaktan öteye bir ‘alternatif’ üretilebilmiş değildir.

NE ÖNERİLEBİLİR?

Bu can sıkıcı durumdan, ilk elde yapılması gerekeni yaparak kurtulmayı önerebilirim. Markist eğitimcilere düşen görev öncelikle önceki bütün bilgileri sentezlemek, bundan amaçlar formüle etmek ve her adımda eleştiriye açık bir tavır takınmak olmalıdır. Olabilir olanı işaretlemek felsefi çabadır, bunu normatif yoldan ideolojik içeriğe yaklaştırmak da gerekir.
Hangi bilgiler gereklidir ve bunların genel amaçlarla ilgisi nedir? Ülkenin kaynakları, insan gücünü nerede nasıl ve hangi süreyle eğitmeye uygundur? Eğitim bireyi nasıl özgürleştirecektir? Hangi yaşta hangi bilgiler öğretilecektir? İnsanlar mesleki ve psikolojik açıdan nasıl yönlendirilecektir?
Bu soruları ilk kez soran insanlar sosyalistler değildir ve üstelik bilimsel ve deneysel uygulamalardan çıkan evrensel sonuçlar ne bir sınıfın ne de dünya görüşünün malıdır. Bu anlamda Dewey pragmatist olduğu için onun görüşlerinin bize pragmatizm bulaştıracağından, Froebel milliyetçi olduğu için, yazdıklarıyla bizi yanıltabileceğinden ürkmemek gerekir. Bu ‘sağlamcılık’ aslında mistik bir içe kapanıklıktan başka bir sonuç getirmemektedir.
Günümüzde sosyalist bir eğitim alternatifini bu noktadan itibaren düşünebiliriz.
Marx'tan günümüze kalan eğitsel doğru "iş içinde, olabildiğince fazla duyu organının işe karıştığı eğitim"dir. Toplumsal adaleti yeryüzüne yaymak anlamına gelen sosyalist ütopyanın eğitimi her şeyden önce Marx'ın öngördüğü gibi ücretsiz olmakla işe başlamalı ve bu sınıfsal eğitim sistemini yerden yere vurmalıdır. Üniversite sınavlarının kaldırılacağı bir eğitim projesinin hazırlanması şarttır. Özel okullar kesinlikle yasaklanmalı, özel dersaneler kapatılmalıdır. Her insan ergenlik döneminin sonuna kadar zorunlu eğitim sürecinde yer almalı, bu yaşa kadar mesleğe yönelik herhangi bir işte çalışma ve angarya yasaklanmalıdır. Bu zorunlu eğitim süreci içinde birbirinden eğilim ve yetenekler bakımından farklı olacağı açık olan gençlerin bir mesleğe dönük olarak değil, bilimsel-estetik ve kültürel bütün süreçlerde modeller üzerinde aktif bir biçimde uğraşmaları esastır. Bireyler paylaşmada mutluluğun öne çıkartıldığı bir eğitimden geçirilmelidir. Cinsiyet ayrımına dayanmayan, din eğitiminin ailelere ve cemaatlere bırakıldığı, okullarda dinsel ya da din karşıtı propagandanın yapılmadığı bir örgütlenme gerekir. Ailesel ve geleneksel değerlerin bireyden daha önemli olmadığı, bireyin ise ancak başka insanlarla eşit ilişkiyle birey olabildiği bir eğitim yapılmalıdır. Ayrıca çocukları yetişkinlerin aşırı duygu yükleyen davranışlarından koruyup, eğlenceli ve belli uğraşları olan bir ortamda eğitmek onların duygusal dünyalarına ve topluma büyük bir katkıdır.
Bu okullarda bireyi geliştirmenin ölçütü rekabet değil, mutluluktur. Çünkü mutluluk bir şeyi istediğimizde ve başardığımızda yaşadığımız duygudur. Rekabette ise bu duygu ancak insani nitelikleri kaybetme pahasına vardır. Okulda mutluluğu sağlamanın başlıca yolu toplu etkinlikler ve spordur. Her öğrenci, öğrenimi boyunca zorunlu olarak spor etkinliklerine katılıp, 12-16 yaş arasındaki bütün öğrenciler Yaz tatilinde zorunlu kamplara alınırsa, yetişkinlerin onları evde büyük gibi yaşamaya mahkûm eden zorunlulukları yerine kolektif yaşamın mutluluğunu öğrenmeleri olanaklı olur. Öğrencilerin bir tiyatro veya dans etkinliğine katılmaları onların toplumsallaşmalarına ve ergen cinsel kimliğini oluşturmalarına en önemli katkıdır. Dolayısıyla yeni bir eğitim düşüncesinin estetik boyutu kaçınılmaz önemdedir.
Her okul örgütü yönetsel özerkliğe sahip olmalı ve bütün yöneticileri seçimle işbaşına gelmelidir. Aynı sistem öğrencilerin kendi örgütlerini kurarken de geçerli olmalı, okullarda öğrenci temsilcileri yönetime katılmalıdır. Eğitim programında Fen Bilimleri, Sosyal Bilimler ve Estetik olmak üzere üç ayrı dal olmalı ve öğrencilerin her dalda asgari düzeyde bilmeleri gerekenleri ortaya koyan bir öğretim programı tasarlanmalıdır. Eğitimde buluş yapmayı, yeni bir bilgi türünü ortaya koymayı en üst düzeyde onurlandıran bir mekanizma kurulmalıdır. Okullar yeni bir mimarlık tasarımına göre düzenlenmeli ve öğrencinin bütün gün içinde yer alacağı bu mekânların despotik ve hiyerarşik bir mantığı zorunlu hale getiren günümüz mimarlığından ayrılması ve zamanla tüm okulların özgün bir mimari kimliğe kavuşması düşünülmelidir.
Ülkemizin sosyalist eğitimcilerine düşen şey, Marksizmin temel iddiaları doğrultusunda ciddi bir alternatif eğitim modeli hazırlamaktır. Bu modelin vurgusunu üç başlık üzerinde yaparak bitiriyorum:
a) "Üretim için eğitim" sloganını yumuşatmalı ve bu slogana içerili olan teknoloji kültürü vurgusunu, değerler kültürü lehine iyileştirmeliyiz.
b) "İş içinde eğitim" tezi "okulda iş etkinlikleri" olarak formüle edilmeli, "iş" denince de mesleki çalışma değil, herhangi bir beceriye dayalı çalışma anlaşılmalıdır.
c) Dolayısıyla "üretim okulu", "iş okulu" kavramları yerine "kolektif okul" kavramı seçilmelidir. Kolektif okul adlandırması hem öğretim programlarının düzenlenmesi, hem okulun yönetimi ve hem de bireye kolektivite ruhu kazandırmasını işaret ettiği için amacı kısaca tanımlayabilecek yalınlığa sahiptir.
Eğer alternatif bir eğitim düzeni tasarlamazsak, gözümüzün önünde oynanan bu adaletsiz eğitim tiyatrosunu seyretmekle yetinecek; iktidara gelince de eğitimde alternatif aramak yerine eski kurumları devam ettirmekten başka bir yol bulamayacağız. Bu durum aslında eski bir oyunun yeniden oynanması olur ki, bir trajedinin komik bir tekrarı olmaktan öteye geçmez.

NOTLAR

1 “Sosyalisto-Nasyonalist” okullar olarak adlandırabileceğimiz Köy Enstitüleri’nde tek tip giysi giyiliyor, askeri disiplinle hareket ediliyor, sınıflar üstü kaynaşmış bir kitle olduğu iddia edilen toplumun yapıştırıcı mayası olan “Türklük şuuru” öne çıkarılıyordu. Bu durum, Köy Enstitüleri’nin ideolojik ve politik özünü reddetmek için yeterli gerekçeyi oluşturur ki, Y.Küçük buna dikkatimizi çekiyor. Y. Küçük pedagojik açıdan derinleştirmediği çalışmasında İ.H.Baltacıoğlu’nun Köy Enstitüleri’nin asıl teorisyeni olduğunu, hatta Tonguç’un Bulgar eğitimcisi İstanbuliski’nin deneylerinden esinlenip Kadro hareketinin görüşlerini ihya ettiğini yazmakla yetinmiştir. Oysa Köy Enstitüleri deneysel bir özgünlüğe sahiptir, eğitim tarihinin önemli bir yapıtaşıdır, onu bütünüyle reddetmek doğru değildir.
2 Bkz. Kapital Cilt I s.508-516, Çev. Alaattin Bilgi, Sol Yayınları Ankara 1975
3 F. Engels Anti-Dühring, s.500 Çev. Kenan Somer, Sol Yay. Ankara 1975
4 Bertrand Russell, Eğitim ve Toplum Düzeni, s.136, Çev. Nail Bezel, Varlık Yay. İstanbul 1981
5 Rena Foy, The World of Education, The Mc Millan Co. New York 1968. Ayrıntı için bu kitabın Why is Education Important? adlı bölümüne bakınız.
6 agy. Vurgular benim.-g.k
7 P.P.Blonski, İş Okulu, s.79 Çev. Tahsin Yılmaz, Sorun Yay. İstanbul 1990
8 agy. s.89-90
9 Fyodor Korolyov, Lenin ve Eğitim, s161, Çev. Tahsin Yılmaz, Sorun Yay. İstanbul 1989
Bu yazı Birikim Dergisi'nde, Eylül 1996'da yayımlanmıştır.