Hepimizin Tarihi


12 Eylül Cuntasının 20 Yıllık Hasarı


12 Eylül’ün paşasına gittiği her ilden o ilin temsili anahtarı verilir, paşamız da valinin makamına oturarak şehrin sorunları hakkında “brifing alır”dı. “Paşa” Farsça’dan dilimize geçmiş bir sözcük olarak “küçük padişah” anlamına geldiği için doğrusu bu taht merakı paşamızın davranışını tanımlamaya bile gerek bırakmaz, olay tam deyimiyle “cuk oturur”du. Ancak ben o makamın gerçek sahibi adına üzülürdüm doğrusu; çünkü bu davranış “mülk”ü şahsa ait sayan ataerkil-faşist mantığın billurlaşmış haliydi. Eğer bir devlet kişiler üstü ise hiçbir âmir memurun makamına oturamazdı, padişah bile bir sadrazamın makamına oturup “burada beni temsil ediyorsun” anlaınına gelecek bir görgüsüzlüğe tevessül edemezdi.

Ne yazık ki yirmi yıl sonra bile âmir konumundaki devlet erkânı memur konumundakileri ziyaret edince onun makamına oturuyor ve “brifing alıyor.” Yirmi yıl önce de iç ve dış düşmanlarımızdan söz edilir ve ortalığa korku salınırdı, bugün de; yirmi yıl önce de işkence “iddiaları” vardı, şimdi de.

Yirmi yılın tarihi aslında bundan ibarettir; bu mülk, vatanı ve milleti başkalarından daha çok sevdiği iddia edilen, kurşun atıp kurşun yedikleri meclis kürsülerinden haykırılıp onlarla gurur duyulan, kendisine ait olmayan makamlara oturup brifingler alan, katile “vatansever”, işkenceciye “bizim çocuklar”, soyguna “gizli ödenek” adını veren karanlık adamların tarihi.
Bu tarih kötü muamele, soygun, sömürü ve baskı konusunda ağız birliği etmiş adam ve kadınlarla beslenmiş; böyle bir nomenklatura dışında kalan herkes potansiyel vatan haini, bölücü ve yıkıcı kişiler olarak kabul edilmiştir.

Oysa benim, pek çok sosyalist gibi zavallı benim yirmi yıllık bireysel tarihim her türlü despotik fikir kırıntısından kopmak, yaşamı bilim, hukuk ve sanatın içinden algılamak çabasıyla geçti. Başkalarının yaşamına, bilgisine önem vermeyen ve cinayeti meşru gören hiçbir politik düşünce ile bağdaşamayacağıma içtenlikle inandım; benim için Marksizm bir yaşam klavuzu oldu, benim kült önderlerim, değişmez doğrularım ve şiddet teorilerim kalmadı.

Ben yıllar içinde bu yönde değiştikçe, devletin copun yanına silah eklediğini, polisin işkence aletlerine yeni çeşniler kattığını gördüm. Devletin kült önderleri tartışmasız hale geldi, fikir denilen şey dinsel, askeri veya kültürel tabulara itaat etmek oldu. Yazı yazmak veya pankart açmaktan başka suç işlemeyenler cezaevlerini neredeyse ömür boyu hapis cezalarına çarptırılarak doldururken; işkenceciler veya devlet sırrı olduğu söylenen karanlık cinayet şebekelerini örgütleyenler “gurur duyulurak” temize çıkarıldı.

Böylece bu ülkeye son yirmi yılda damgasını vuran siyaset, insanlık suçu işleyenlerin, muhterislerin, kifayetsizlerin, canilerin ve haydutların eşsiz kombinasyonu olarak insanlık tarihinin en karanlık örneklerinden biri olarak anılmaya hak kazandı.

Sihirli Sayı

Böyle bir sadizmin toplumun tüm katmanlarını işgal edebilmesinin yedi nedeni olduğunu düşünüyorum:

Birincisi, 12 Eylül cuntasının yolunu döşediği çeteler ve dinci kadrolaşmadır.
İkincisi, ANAP’ta billurlaşan ve ülkeyi bir şirket gibi gören vahşi kapitalizm mantığıdır.
Üçüncüsü, adı “sol” olan ama kendisi ile karşıtları arasında zerrece fark bulunmayan CHP ve DSP’dir.
Dördüncüsü, Sivas katliamının avukatlığını ve din sömürüsünün bezirganlığını yapan Refah Partisi hareketidir.
Beşincisi, ülkeyi her türlü demokratik açılımdan şiddetle sakınan MHP’dir.
Altıncısı, güneydoğuda on beş yıl süren karanlık savaştır.
Yedincisi, ülkeyi ihale şebekelerinin, kredi çapulcularının çiftliği haline getiren haydutluk bürorasisidir.
İşte sihirli rakam: Yedi.

Bu toplumu yönetenlerin de, vatandaşların da ortak patolojisi bu uğursuz yedi sayısında saklıdır. Bu Pis Yedili adlı iskambil oyununu yirmi yıldır oynuyoruz.
Yirmi yıldır bu Pis Yedili’yi oynayanların, bu yetmiyormuş gibi bir de üst üste yedi kez pişti yaptığı adaletsiz bir iskambil oyunundayız. “Aslarımız” tamam, onlar hiç değişmedi. Oyunda “vale” veya “dam” seçimden seçime değişir, kağıtlarda da sinek yerine arı, kare yerine hilal, maça yerine güvercin, kupa yerine de at kullanırız. Çifte standartlı Avrupa’nın “demokrasi” adlı briç zekâsına ihtiyacımız yoktur, biz “kılıç atmayı” severiz.

Haydutlar ve Aptallar

Carlo M. Cipolla’nın yazdığı Neşeli Öyküler adlı kitapta “Aptallığın Temel Yasaları” anlatılıyor.
Demokratik sistemde güçlülerin genel seçimlerden fayda sağlamasına yardımcı olan bir mekanizmanın bulunduğunu anımsatan Cipolla, oy veren insanların bir bölümünün aptallardan oluştuğunu ve haydutların seçilmesini sağlayarak toplumun diğer kesimlerine zarar verdiğini söylüyor.

Bizim “yedili oyunumuzun” demokratik sistemden farkı buradadır: Aptallar kime oy verirse versin, imam bildiğini okumaya devam eder.

En zeki insanların bile kendilerini aptal gibi hissettiği anların sıklığını düşündükçe insan doğasında aptallığın zekâya oranla baskın olduğunu, başka bir deyişle zekânın bir istisna olduğunu düşünüyorum. Uykuyla uyanıklık arasında salıncak kuran ömrümüz gibi, aklımız da aptallıkla derin aptallık arasındaki çizgiyi fark etmeye dayanan bir zekâ içeriyor.

Oysa haydutlarda bu göz yok. İşini bilene aptal denmiyor.

Örneğin Siyasi Partiler Yasası’nı değiştirmek, İhale Yasasını şeffaflaştırmak hangi haydut tarafından benimsenebilir?

Aptal, yaptığı şeylerle hem kendisine hem de başkasına zarar veren kişi olduğuna göre, siyasal partilerde ikbal aramayacak, ihaleye katılmayacak olan benim gibi kişilerin bu yasaları değiştirmekle kendine yarar sağlamayıp bir de haydutlara zarar verecekleri göz önüne alınırsa, bu kişilerin “aptal” olduğuna hükmetmek mümkündür.

Kendisine yararı olan bir eylemi başkasının zararına gerçekleştiren kişilere haydut dendiğine göre son yirmi yılımızın tarihinin neden korsan kaset, korsan yayın, korsan kitap, sahte doktor, sahte para, soygun, ihale, vergi, fon, gizli ödenek ve mafya ile tanımlandığını anlamak da zor değildir.

Gelin, ülkemizin son yirmi yıllık tarihini bir psikiyatrist koltuğuna oturtalım ve onun son yirmi yıldaki travmalarını sözcük çağrışımları yaptırarak saptamaya çalışalım.Çağrışım yeter, uzun lafa gerek yok. Çünkü ANAP’ın psikolojik travmasının yoksul düşmanlığı olduğunu, MHP’nin düşmanlar yaratarak içindeki şiddeti anlamlı hale getirmeye çalıştığını, Ecevit’in siyasal bilgelik yapacağım derken ülkeyi cadı kazanına soktuğunu anlatmak malûmun ikrarı oluyor; oysa bize olayların hızlı çekiminden doğan hareket komiği lâzım. Ayrıntıyı zaten biliyoruz, hızlı çekimdeki sesimizin nasıl bir “sound”a sahip olduğunu anlamalı, gülmeliyiz. Örneğin Kıbrıs’ın allı yeşilli bir taka olup Fransa açıklaına kadar gittiğini, Ecevit’in de Fransa üzerindeki garantörlük hakkımızdan söz ettiğini düşlemekte; Bahçeli’nin de Fransızların sembolü olan kadını hangi el işaretiyle göstereceği konusunda varsayımlar üretmekte rahatlatıcı bir yan vardır.

Çünkü son yirmi yıllık tarihimizi düşünürken gerginim; bu geçmişi psikiyatrist koltuğuna koltuğuna oturtsam da, Susurluk çetesinin aklandığını anımsayınca çıldırıyorum. Bu olayları tolere edecek bir bakışa ihtiyacım var. Sivas’ta Madımak Oteli’ni yakan alçaklar aklıma gelince yaşadığım acıya, savcının “kışkırtıcı” olarak Aziz Nesin hakkında ölüm istemiyle açtığı dava ister istemez ekleniyor; sonra Şevket Kazan’ı bu alçakların avukatı olarak görüyorum, zihnim dağlanıyor. “Yaşama döndürme operasyonu” denen cinayetleri düşünüyorum, Gök Kafes adı verilen korsanlığı, banka hortumlamalarını, enflasyonu, polisin sadizme varan kitle yıldırma taktiklerini anımsıyorum, bütün bunları tek tek yazıp niye hem kendi içimi hem de başkalarının ruhunu zedeleyeyim ki, diyorum.

Yirmi yıllık tarihte hep bu kötü olaylar mı yaşandı, hiç iyi bir şey yok mu diye sorulabilir. Doğrusu, benim anlayabildiğim şu ki, Pandora’nın kutusundan iyi ve kötü her şey çıktı, aslında bu iyi bir gelişme, şimdi acaba kutunun içinde gerçekten de söylendiği gibi yalnızca “umut” kaldı mı onu test etmek gerekiyor.

Şimdi yirmi yıllık tarihimize damgasını vurmuş konu başlıklarını kazıyıp travmatik sözcükleri ortaya çıkartmanın sırasıdır.

Kavramları son yirmi yıla ait olanlardan seçtiğimi, elbette bunların hepsini anımsayamamış olacağımı biliyorum. Ama öyle görünüyor ki, kavramların hepsini eksiksiz anımsamam gerekmiyor; bu kadarı yeter.

Terimleri tek tek okuduğunuz gibi, birbiriyle ilişkileri içinde de okuyacağınızı ümit ederim.

Adalet Terimleri: Yargısız İnfaz,Hakime Şantaj
Bilim Terimleri: Türk ineği,Türk koçu, Millî Coğrafya
Bürokrasi Terimleri: Sümenaltı, Soruşturma, Arpalık, Yolluk, İhale, Bağış
Coğrafya Terimleri: Orman Yangını, Çevresel Atıklar, Hava Kirliliği, Siyanürlü altın, Çölleşme, Enerji Sorunları, Orman katliamı
Edebiyat Terimleri: Piyasa, Ödül, Billboard, Satış, Pazarlama, Korsan Yayın
Eğitim Terimleri: Katkı Payı, Harç, Özelleştirme,YÖK, Rektör ataması,Terfi, Sürgün, Bekâret Testi, Güvenlik soruşturması, Disiplin, Ceza
Ekonomi Terimleri: Sıkı para politikası [Perhiz], Karşılıksız para basma (Lâhana], Enflasyon [Turşu], Köşe dönme, Globalleşme, Gümrük Birliği, Dalgalı Kur, Spekülasyon, Kredi kartı,Vizyon,Vergi kaçırma,Vergi iadesi, Hortum, İflas
Fenomenler: Yine Demirel, Yine Ecevit,Yine Erbakan vee Çiller!
Hukuk Terimleri: Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasağı, Soruşturma, İşkence, Toplantı izni, Bölücü faaliyet, Ağır Tahrik [Dinciler için hafifletici, kadınlar ve solcular için ağırlaştırıcı neden. Örneğin Bkz. Sivas olayları], Kitap toplatma
İletişim Terimleri: İnternet, web yayın, sanal kitap, chat
Magazin Terimleri: In, Out, Dermişim, Sevgili Hülya Avşar, Düzeyli beraberlik, DJ, VJ, Güzel yıldız,Yakışıklı aktör, Televole
Müzik Terimleri: Devrimci Arabesk, İlahi, Ezan, Mevlüt, Onuncu Yıl Marşı, İstiklal Marşı, Harbiye Marşı
Politika Terimleri: Delege ağalığı, Merkez yoklaması (Demokrasi anlamında), Lider sultası (Demokratik düzen anlamında), Transfer (Demokrasinin gereği anlamında), İhale (Demokrasinin tabana yayılması anlamında), Demokrasi (Türkiye hazır değil, anlamında), Ulusal güvenlik (Türkiye her şeye hazırdır, anlamında)
a) İç Politika: Bölücü, Hain, Yakın tehdit, Milli Dava, Bizim Çocuklar, Operasyon
b) Dış Politika: Avrupa treni, İlhak, Ulusal Çıkar, Milli Dava, Ulusal tehdit, Bizim Çocuklar, Operasyon
Şehircilik Terimleri:İhale, Değnekçi, İhale Mafyası, Park Mafyası, Kumarhane Mafyası, Kaçak kat,Gök Kafes, İmar affı, Grosmarket, Plaza,Varoş,Güvenlik korumalı siteler,Viyadük, Metro, Tinerci, Tarihi konak yangınları, Kıyı yağması
Yurttaşlık Terimleri:Vatan, Millet, Sakarya [Depremde yıkıldı]
Zorbalık Terimleri: Mafya, İhale zenginleri (Sakarya depreminde dirildi)


Tanı

Yirmi yıllık ülkenin bilinç altından fışkıran kavramlar, insanların ağır bir sömürü, yalan, aşağılama ile ruhen sakatlandığını, bu ülkede patolojik düzeyde sadizmin kök saldığını, faşizmin bilinç altına yerleştiğini, yaşam-ölüm, sevgi -şiddet, barış-savaş, sevgi-kölelik, güven-paranoya, hırsızlık-dürüstlük, zekâ-budalalık ve bilgi-cehalet sözcük çiftlerinin karşılıklı olarak anlam değişikliğine uğradığını göstermektedir.
Hastalığın 12 Eylül paşalarının aldıkları brifingleri, ödenekleri, canları, şehir anahtarlarını ve zamanı ödemelerinden itibaren düzelme eğilimi göstereceği açıktır. Anayasayı değiştirmek ve buna uygun yasalar yapmak hastanın normal tepkiler vermesini sağlayacaktır.
Bu yazı Birikim Dergisi'nde, Aralık 2001-Ocak 2002 tarihli 152-153. sayıda yayımlanmıştır.

2 yorum: