Ankara

Ankara'da Dikmen Sırtları. Gecekondulardan "kondukent"e giden çığır iç içe geçiyor.



BİR TOPLU KONUT: ANKARA


Ülkemizin şehirleriyle ilgili saptamalar yaparken huzursuz olurum, çünkü pek çok insanın olumsuzluktan şikâyet ederken aslında şikâyet ettiği şeyle varlık bulduğunun farkındayımdır. Bunları düşündükçe öfkem büyür, içimden “bu şehirleri ben mi bu hale getirdim” diye bağırmak geçer. O anda içimde başkasına ait bir ses belirir ve şöyle konuşur: “Ne yani, yanlış imar edilmiş bunca şehri düzeltebilecek misin?” Karşı koymaya çalışırım ama birden umudum kırılır, “Tamam” derim, “hiçbir şey düzelmez bu ülkede.”
Şehirlerimiz söz konusu olduğunda hepimiz bozulmanın sınırı olmayacağına, iyileşmenin de düşünülemeyeceğine inanırız. Pek çok şehre bu gözle bakar, yılgınlığa düşeriz. Daracık sokaklara beş katlı apartman konduranlar, demir filizlerine kaçak kat bağlayanlar, yasa kural tanımadan SİT alanlarında binalar yapanlar ülkenin her yerinde görev başındadır.
Tüm dünyada şehir ve ruhsal sorunlar arasında kaçınılmaz bir ilişki vardır ama Türkiye’de bu ilişki şaşırtıcı bir keskinlikte yaşanır.
“Yine de” denir, “Ankara, bu ülkenin en düzenli şehridir.”
Oysa daracık alanda yükselen siteler, bloklar ve soluk alıp veremeyen caddeler bu şehrin gerçekte bir apartman cehennemi olduğunu gösterir. Bozkırdan başka manzarası olmayan bu kıraç şehre beton “manzaralar” döşendiğini görebilmek için sanırım öncelikle eski Yunan ve Roma şehirlerini sevmeliydik. Elbette bu yetmezdi, Osmanlı İstanbul’unu, Balzac Paris’ini, Dostoyevski Petersburg’unu bilen, bundan ders çıkartan mimarlar, şehir plancıları ve yöneticilerimiz olmalıydı. Sermayenin ve paranın tek şey olmadığını, kuralların ve insan yaşamının, estetiğin ve düzenin daha önemli şeyler olduğunu bilen yöneticiler.
Dünyanın her yerinde şehrin eski yapılarını koruyan, onu geliştiren ve yaşatan bir kültür vardır. Oralarda tarihsel yapılar önceliklidir, yeni yapılar onlardan yüksek olamaz ve hiçbir yeni yapı, kendisini merkeze koyamaz.
Ama bu bizim ülkemiz için geçerli bir kural değildir. Ankara’da Ulus heykelinin arkasındaki yüksek binayı düşünün, sonra Anafartalar Çarşısı’na ve PTT’nin hizmet binalarına bakın; buna bir de Dışkapı yönünde ilerleyen sekiz katlı apartmanları ekleyin. Cumhuriyet’i kuranların yarattığı neo klasik mimariyi bile korumamış bir siyasetçiliğin işareti değil mi bunlar? Her şeyi zenginlere göre ve zenginler için tasarlayan Menderes-Özal hattı değil mi?
Nice zamandır insan ruhu ve mimari yapılar arasındaki ilişki üzerinde düşünüyorum. Düşündükçe ulaştığım en önemli yargı, yüksek yapıların insanın doğasıyla bağdaşmadığıdır. Yüksek yapılar yalnızca insan ruhuna değil, görsellik zevkine, başkasına saygı gösterme inceliğine, vicdana ve adalete de aykırıdır. Yüksek yapılar olsa olsa işyeri olabilir.
Ankara’da gecekondular süratle yıkılıyor ve yerlerine parsel hesabı apartmanlar yapılıyor. İlgili parsellere sığdırılmaya çalışılan ve aralarında beşer metre bile bulunmayan yüksek apartmanlar tepeleri dolduruyor. Bazen diyorum ki, “bunları yaptıran, satan, satın alan, izin veren, onaylayan herkes nasıl olduğunu görmüyor mu, demek ki buna razılar, o zaman buyursunlar istedikleri gibi istedikleri sıkışıklıkta yaşasınlar.”
Ama öyle değil. O sokakları caddeleri ben de kullanıyorum. Ev bir kişiye ait olabilir ama şehir kamusaldır, kimsenin değildir, herkesindir. Bu nedenle başka bir mahalledeki sıkışıklık ve düzensizlik beni de etkiler. Whitman’ın bir şiirinde söylediği gibi: “Gökte bir yıldızı incitmeden, yeryüzündeki bir çiçeği koparamazsın.”
Bundan iki bin yıl önce şehrin altyapısını da düşünerek mermer döşeli caddeler, yüksek bir mimari zevkin ürünü olan evler, tapınaklar, tiyatrolar, stadyumlar ve hatta mezarlar yapan antik Yunan’dan ve Roma’dan alabileceğimiz ders yalnızca kemer ve payanda sistemlerini öğrenmekten ibaret mi kalmalıydı? Şimdi nüfus arttığı için şehrin eski zamanlarda olduğu gibi yatay büyümesinin olanaksızlığını kabul edebiliriz ama zevksizliğini nasıl anlayışla karşılayacağız? Şimdiki zamanda daralıp genişlemeyen cadde bile yapılamıyor, oysa bundan iki bin yıl önce Pompei’de veya Efes’te tepeden bakınca ızgarayı andırdığı için ızgara plan denen şehir planı uygulanmış ve düzgün sokaklar inşa edilmişti.
Ama biz inşa edemeyiz. Çünkü bilmek ve yapabilmek ayrı şeylerdir. Bilmek için sadece bilimsel bilgi değil, sanat zevki de gerekir. Yöneticilerin büyük çoğunluğunun bilimle ilişkisi yoktur, kişisel dünyaları da sanatla bağdaşmaz. Bunları ihale kavramından daha önemli sayana da deli diye bakarlar. Efes mi dediniz, iyi satış getirecekse, Efes antik şehrinin tıpkısını ihaleye çıkarırız. Ama önce şu beş para etmeyen eski evleri bir yıkalım.


Afrodisias Ören Yeri, Denizli

Hiç kuşku duymadan, bağıra bağıra söylüyorum: Türkiye yıkılmış şehirler çöplüğüdür ve Türkiye bu çöplüğün üstüne dökülmüş beton tarlasıdır. Ankara ise arsa ve bina rantı yaratan bir iktisadi gücün oyuncağı olmuş, zavallı bir şehirdir. Bu şehirde yayaların üstünlüğü ve önceliği yoktur. Bu şehrin tüm ana ulaşım güzergâhı otoyol mantığına göre düzenlenmiştir. Araçların tartışılmaz üstünlüğü vardır. Kaldırımları yaşlılar, sakatlar ve çocuklar için tam bir eziyet parkurudur. Ankara kaldırımları ya olması gerekenden yüksektir ya da apartmanların mülkiyet sınırını belirleyen tuhaf duvar uzantılarıyla bölünmüştür. Bu kaldırımlarda reklam panoları yayaların önünü keser.
Ankara’nın günlük yaşamı yayaların değil, araçların ulaşım gereksinimine göre düzenlenir. Bu nedenle Ankara’da karşıdan karşıya geçmek için hemzemin yaya geçidi kullanmak trafik suçudur. Bir ara Melih Gökçek’in Kızılay’da alt geçit kullandırmak için yaya geçitlerini kapattığı anımsanırsa bunun bir abartı olmadığı anlaşılacaktır. Beş yüz metre uzunluğundaki Meşrutiyet Caddesi’nde beş tane üst geçit vardır. Bütün bunlar trafiğin hızını artırmak için düşünülmüş çözümlerdir ama yayaların üstgeçit kullanmak zorunda olmadığını kimse aklına getirmez. Karda kışta üst geçit zaten kullanılamaz, diğer mevsimlerde de hiç kimse o kadar merdiveni tırmanıp inmek zorunda değildir. Çünkü şehrin zemininde yayanın hakkı vardır, şehir peyzajında da yaya hakları ve estetik ön planda olmak zorundadır. Bütün bunlar şehirli insanların haklarıyla ilgili evrensel anlayışın bir parçasıdır.
Köprüler ve altgeçitler yaya haklarına karşı uygulanmış bir zorbalıktır. Bunlar şehrin çok sıkıştığı, trafiğin akmadığı söylenerek savunulamaz. Yöneticilerin görevi şehri yayalara göre düzenlemektir, otomobil hızına göre değil. Öncelikle yapılması gereken şey, şehir merkezlerine toplu taşıma araçları dışında araç sokmamak ve merkeze araçla girmenin bedelini yükseltmektir.
Bir şehrin yayalarının mutsuzluğu o şehrin tümünün mutsuzluğudur. Ankara’daki sürücülere bir bakın: Dünyanın en huzursuz ve öfkeli insanları buradadır, trafikte sarı ışığa bile dayanamazlar, birazcık yavaş giden aracın yanından korna çalarak geçerler, yayaların üstüne üstüne sürerek onları tekrar kaldırıma püskürtürler! Buna bakarak şu çözümlemeyi öne sürmek neden yanlış olsun: Araçlara göre düzenlenmiş bir trafiğin sürücüsü de o şehri yönetenlerin mantığını taşır.
Ankara’da toplu taşıma araçları da korkunçtur: Özel Halk Otobüsü denilen araçların sürücüleri, yolcuyu önce kapabilmek uğruna hız yarışına çıkarlar. Ama yolcu bulamayan otobüs veya minibüs tıngır mıngır gider. Yolcunun zamanında ulaşım hakkı serbest teşebbüsün para kazanma hakkından önemsizdir, bunu denetleyen bir mekanizma yoktur. Kızılay’da trafiği yavaşlattığı gerekçesiyle otobüs durakları kaldırılmıştır. Sıhhiye ile Bakanlıklar arasında hiçbir otobüs duramaz. Bu durumda yaşlılar, sakatlar ve çocuklar için şehir bir azap haline gelir. İnsanların şehirdeki mutluluk hakkı, araçların hızlandırılması gibi yüce bir amaç nedeniyle dikkate bile alınmaz.
Şimdilerde Kuğulu Park civarında alt geçit yapılıyor. Yakında Atakule’den Yıldız’a da bir altgeçit yapılır. Buna itiraz edenlere “Japonya’da yollar kat kat yapılıyor kardeşim, sen Japon’dan daha mı iyi biliyorsun” diyen bu işbitirici müteahhit şebekesi, Japonya’nın sadece kıyı şeridinde yaşanabildiğini, dağlık olduğunu, nüfusunun Türkiye’nin iki katı olduğunu hiç söylemez.
Elli yıldan beri hiçbir yönetici, Ankara’nın en önemli bulvarındaki binaların yükseltilmesini engellemedi. Yükseltilen binaların altına oto park yapılması gerekirken, hiçbir yönetici yeni yapılara oto park zorunluluğu getirmeyi düşünmedi. Bu nedenle Ankara’da trafik polisleri park değnekçileri gibidir; Ankara yöneticileri, trafik polislerini işinden başka şeylerle uğraşmak zorunda bırakan sorumsuz kişilerdir. Ankara’yı yönetenler, yüksek bina yapanların ödemesi gereken faturayı halka kesen, halkı trafik sorunundan daha aşağı değerde gören bir siyaset bürosudur. Bu büronun ulaşım ve bayındırlıkla ilgili kararlarını kimse değiştiremez. İkinci Boğaz Köprüsü yapılacak, yap. Meclis kavşağı eşilecek, eş. Sıhhiye’ye atnalı biçiminde köprü yapılacak, yap.
Ankara bir kondu şehirdir. Bu şehrin temel planını köylerden göçü hızlandıracağı düşüncesiyle göz yumulan gecekondular çizmiştir. Gecekondu yerleşim biçimine göre düzenlenen yeni mahalleler karmakarışık, sokaklar eğri büğrüdür. Bunun nasıl olduğunu anlamak için Balgat, Erzurum Mahallesi ve Çukurambar’a bakmak yeter. Burada hiçbir cadde düz bir çizgi üzerinde ilerleyemez. Hiçbir cadde eşit genişlikte uzayıp gidemez. Bütün apartmanlar burun burunadır. Türkiye’nin hemen hemen en önemli mahallesi sayabileceğimiz Yıldız ve Oran arasındaki bölge bile, bu kargaşadan payını almıştır. Yıldız, Hilal, Sancak ve Birlik mahalleleri, adıyla ortaya konan iddiayı, yani askeri düzeni ve bir örnekliği yansıtmaz. Burası yalnızca gecekondudan sınıf atlayan ruhsatlı kondular yığınıdır.
Ankara, her ne kadar birlik, hilal, sancak gibi sözlerle askeri düzeni kutsasa da, şehirlilik bilinci ve ahlâkından yoksun olanların yarattığı bir rant cehennemidir. Burası tüm şehirlerimiz gibi inşaat partisi tarafından yönetilir ve programında öncelikle din, millet, bayrak gibi sloganlar yer alır. Bu sloganlar her türlü yolsuzluk iddiasının panzehiridir; bütün eleştiriler vatan hainliği suçlamasıyla kolayca püskürtülür. Çünkü gecekonduların yerine konan apartmanları reddetmek büyük çoğunluğu gecekondulu olan insanların çıkarına aykırıdır. İnşaat partisinin kitle tabanı çok geniştir ve modernlik anlayışı hiçbir eski şeyden hoşlanmayan, bunları iyi bir fiyata satıp daha çok şey kazanmak isteyen yığınların maddi çıkarından beslenir. Türk halkı henüz şehirli olmadığı için, bu halka yüksek blokların birbirini kuşattığı mahalleler kötü görünmez; henüz gecekondudan apartmana geçmenin etkilerini sorgulayabilecek olgunluğu edinmiş değildir. Kanımca Türkiye, bu kondu şehirlerin yarattığı toplumsal huzursuzluğu, apartmanlarda yaşayanların bu yaşamı sorgulamaya başladığı sıralarda anlayacak fakat o zaman da bu şehirleri düzeltme olanağı bulamayacaktır.
Türkiye’ye özgü rant liberalizmi, yani Özalcılık, aslında beş para etmez bir apartman yığınını dağın başına kondurarak rant yarattığı için bu lanetli geleceğin sorumlusudur. Ankara, bir “rant-kent”tir, kentin sarı saçlı Roma soyluları gibi diğer Ankaralılardan ayrılmış, yurttaş haklarına sahip “site kentlileri” de vardır; bunlar, rantın beyaz Türkleri olarak yaşadıkları çukuru dünya ölçeğinde bile pahalıya satılan evlerle donatmışlardır. Ümitköy hattında yaratılan “seçkin” ve pahalı konutlar, arsası neredeyse bedavaya alınmış tarlalardan sağlanan apartman rantını haykırır gibidir.
Ankara tümüyle düşünüldüğünde bir toplu konutu veya kooperatifi akla getirir. Bu şehir bir kooperatif yöneticisinin aklına gelebilecek basit şeylerle “imar” olunmuştur: Apartman, alışveriş merkezi ve olursa çocuk parkı. Bu nedenle ortalama Ankaralının tek eğlencesi alışveriş merkezine gitmektir. Çünkü gidilecek başka bir yer yoktur.
Şehir nedir? Bir yığın iktisadi girişimin bir araya getirdiği insanların karmaşık ve ortak yaşamaya yönelik bir örgütlenme biçimi değil mi? Şehirler kimler içindir? Orada halk yaşamaz mı? Modern siyasi yapıda, şehri yönetenler halk adına bu yönetim erkini elinde tutmazlar mı?
Hayır Ankara’da EGO öndedir. Bu “erken gelen oturur” anlamına gelir ve egoizm Ankara’da bir belediye başkanının tekelindedir. Yasaya aykırı olarak değiştirdiği şehir logosunu bile yasanın emri olmasına karşın eski haline getirmez. Çünkü Ankara’da güçler ayrılığı ilkesi vardır! İronik ama bunun anlamı şudur: Siyaset hukukunda güçler ayrılığı ilkesi hem kurumların birbirinden bağımsızlığını hem de karşılıklı denetimi ifade eder. Oysa Ankara’da güçler ayrıdır, hiçbir güç diğerine güç yetiremez.
Oysa Ankara’nın ilk imarı, yıkımdan çıkan bir ülkenin ruhuna uygun bir mimari arayışla başlamıştı. Ankara’da, sanat anlayışı yönünden eleştirsek de çok önemli mimarlar, yontucular ve mühendisler çalışmıştı. Bunların enerjisinden doğan estetik toplamı iyi kötü görüyoruz. Bizim sorumsuz ve zenginsever yöneticilerimiz biraz akıllı davranıp da ülkemizin yörelerine göre bir mimari harita çıkarmayı düşünselerdi ve bu mimari haritada belirlenen özelliklere uygun bina yapımını zorunlu hale getirselerdi, Türkiye kişiliksiz apartman yığınlarıyla dolmazdı. Çok somut olarak söylemeliyim: Bugün bile dikkatle bakıldığında ülkemizde Akdeniz, Ege, Marmara, Karadeniz ve İç Anadolu’ya özgü mimari özellikler olduğu görülebilir. Eğer yöneticilerimiz pencere, kapı, balkon, çatı gibi unsurları belirleyerek yeni yapılarda bunları zorunlu tutsalardı, bugün şehirlerimizin eski mahalleleri korunduğu gibi, eskiyle mantık bağı kurulmuş yeni mahalleleri de olurdu.
Anadolu, tarihinin hiçbir döneminde geçmiş mimarlık sürecinden bu kadar kopmadı. Yunan’dan Roma’ya, Roma’dan Selçuklu’ya, Selçuklu’dan Osmanlı’ya giden sürece bir bakın: Türkiye topraklarında hiçbir zaman sanattan nasibini almamış bir yönetim eliti görülmüş değildir. Ne yazık ki Ankara artık görgüsüzlüğün tasarrufundadır; Ankara ve Türkiye parababalarının sanat zevkini tahrip ederek üzerinde dolaştıkları sahipsiz bir tarladır. Hiç değilse eskiden görgüsüzler mertti, görgüsüz olduklarını hisseder; görgü ve edep öğrenmeye çalışırdı. Şimdi görgüsüzlük değişim geçirdi: Arsızlık ve umursamazlık mertlik biçimi oldu.
Bu nedenle Ankara’da Cumhuriyet’in ilk yıllarına rastlayan sanat atağı sona ermiştir. Ankara artık ideolojik propaganda amaçlı heykelciliğin şehridir. Bu şehirde –ilk örnekleri hariç-Atatürk’e en az benzeyen Atatürk heykelleri vardır; bunlar kaşları gür olarak nitelenemeyecek, celali bakan ve sanki kaşları yerinde kanat duran yüzlerdir. Bu şehrin sanat zevki yoktur, heykel sanatında Ankara’nın şu anda bulunduğu düzey, “altın oran”ı henüz bilmeyen erken Yunan sanatından geridir.
Ancak Ankara’da dünyanın en güzel heykellerinden biri olduğunu düşündüğüm Sıhhiye’deki Hitit heykeli de bulunur. Artık oto yol haline gelmiş Atatürk Bulvarı’nda, hiçbir estetik amacı olmayan iğreti bir anıt olarak bırakılmıştır. Bu kadar görkemli bir yapıtın orada heder olmaması için Meclis önündeki -idam sehpasına benzeyen- su şırıldağıyla yer değiştirmesi kimsenin aklına gelemez miydi? Gelemezdi çünkü bu şehri yönetenler, Resim Heykel Müzesi, Radyoevi, Dil Tarih binası gibi yapıların karşısına o korkunç Adliye binasını dikebilen kişilerdir.
Ankara’nın estetik yönden zevk düzeyini göstermesi bakımından Sincan’daki Harikalar Diyarı olağanüstü bir örnektir. Dünyanın en sakil, en akıl almaz, en bayağı çocuk parkını, Harikalar Diyarı olarak yalnızca tarihten, estetikten ve edebiyattan nasibini almamış kişiler tasarlayabilirdi. Tasarlamak ve yapmak Ankara’nın son nasibi Melih Gökçek’ten, orayı harika bularak gitmek de benzerlerinden.
Ankara’nın gelmiş geçmiş en sorumsuz başkanı sayabileceğimiz Melih Gökçek aslında öyle “heykele meykele takılmaz” büyük putlarla ilgilenir. Onun kafasındaki heykel, içinde alışveriş merkezi bile bulunan elli metrelik Nasrettin Hoca azmanıdır. O, elli metreden küçük Alpaslan heykeline bakmaz bile. Atakule en sevdiği putlardan biridir, Ankara için kullandığı amblemde Atakule önemli bir yer tutar. Bu, gerçekten samimi dindarları yaralayabilecek bir din fetişidir: Çünkü Atakule’nin kubbesi ile bir caminin kubbesi birbirinin yerine ikame edilmiş, para kazanılan ve içinde içki içilen bir restoranla bir ibadet yeri aynı kefeye konulmuştur. Bunu haykırarak söyleseniz bile Melih Gökçek gibiler şerbetlidir, böyle şeylere aldırmaz; böyle bir eleştiriye gülerek öyle bir cevap verir ki, Melih Gökçek tipinde mebzul miktarda Ankaralı bulunduğu için, bu eleştiri yuhalanarak meydanı terk eder. Oysa aynı insanlar başkalarını “dinime hakaret etti” diyerek öldürebilir, sonra da onların ölüleriyle alay edebilirler. Bunu laf olsun diye söylemiyorum, Sivas katliamından sonra bu dinci zevatın Madımak Oteli’nin adını “Madımak Kebabevi” olarak andığı ve kah kuh ederek güldüğü unutulmuş değildir.
Melih Gökçek gibiler aklın egemenliğini değil, önceden kabul edilmiş yanlış önermelerin savunuculuğunu temsil ederler. “Yollar genişlesin, ne kötülük var, şurada alt geçit fena mı olur, Altındağ’a uçak biçiminde bir restoran yapalım.” Bunların yapılmasından temelde hiçbir çıkarı olmayan bir yığın insan Melih Gökçek’i alkışlayacaktır, çünkü bütün bunları istememek, şehrin gelişmesini ve yeni iş olanakları yaratılmasını istememek biçiminde gösterilebilir.
Bir şehrin mutluluğu gürültüye, insan kalabalığına ve kirliliğe karşı koyuşundan belli olur. Fakat Türklere evinin içine yerleşmek ve pencerenin dışıyla ilgilenmemek yettiği için, sokakta neler olduğu önemsizdir. Sokağı, şehri yönetenler nasıl isterse öyle biçimlendirir, evdekilere de bu yapılanlara bakıp “Ne güzel oldu, her yer gecekonduydu, şimdi apartmanla doldu” demek düşer.




Bu yazı Funda Cantek'in editörlüğünde hazırlanan "Sanki Viran Ankara" (İletişim, 2006) adlı kitapta yayımlanmıştır.





Ankara'da gerçek bir vaha: Eymir Gölü. 2006 (Fotoğraf G.Korat)

1 yorum: