Leyla Erbil




Yazdıklarıyla ayrıksı ve öncü nitelik taşıyan yazarları algılamak pek de kolay olmuyor. Çok zaman önce Mektup Aşkları’nı okuduğumda, Leyla Erbil’in kadın-erkek ilişkilerini çarpıcı bir biçimde yazdığını söylemekten öteye geçebildiğimi anımsamıyorum.
Zaman geçtikçe Leyla Erbil’in ne yapmak istediğini daha iyi algıladım, fakat ne dediğini bütünlüklü olarak algılayamadım. Çünkü her yeni algım bir diğerinden farklıydı; bunu hayretle fark ettim. Farklı diyorum, çünkü bazı algılar birbirini tamamlar ve bir bütün oluşturur; oysa Leyla Erbil’le ilgili olanlar birbirini tamamlamadı ve bir bütün de oluşturmadı.
Hallaç, içerikten çok biçime yaslanan yapısıyla edebiyat tarihimizin özel, örnek metinlerinin bir toplamıdır. Oysa Gecede, anlattıkları yönünden de değerlendirilecek bir yapıttır. Hallaç, retoriğin tüm olanaklarının sonuna kadar zorlandığı bir denemedir. Oysa Gecede, retoriği bir “durum”la birleştirir.
Bu yargıları günümüzde öne sürmek çok kolay. Ama bu iki kitap da yazılış yılları açısından düşünüldüğünde “ilk” olma niteliği taşıyorlar. Yazılışları ve ortaya konuluşları, tam bir biçim devrimi. Hatta içerikteki o cinsel kıvam da algı devrimini gösteriyor. Zaten edebiyatımızdaki biçimsel yenilik devrimleri, deyim yerindeyse anaerkil karakter taşıyor. Halide Edip Peregrini ile Rabia’yı evlendirirken, Nezihe Meriç Topal Koşma’da kadın cinselliğine konulan kısıtları sorgularken, Leyla Erbil, dili, cinselliği ve yazım biçimlerini yeni bir potaya koyup kaynatırken, Latife Tekin gecekondu yaşamı ile filozofik şiirselliği kadın dilinde birleştirirken birer devrim yaptılar. Yusuf Atılgan ve Oğuz Atay gibi isimler göze çarpmasa, edebiyatımızın tüm yeniliklerine kadınlar biçim verdi demek neredeyse kaçınılmaz olacak.
1957’de yazılan Hallaç’ta kullanılan sözcükler ve cümle yapısı, günümüzden en az elli yıl önce, o zamanın değil, günümüzün dil düzeni içinde yaşayan bir yazarı gösterdiğinden şaşkınlık ve hayret uyandırıcıdır. Sözünü ettiğim şey dilde duruluk değildir; dilin bir kuruluş sentaksı ve aurası var. Nesnelere, insanların yüzüne ve davranışlara siniyor. Yani dönemin dili diyeceğim bir şey. 1962’de basılan Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün dil halesiyle karşılaştırılırsa ne demek istediğim sanırım anlaşılabilir:

"Mesele şimdi bu kompleksin neticelerinden kurtulmanızda. Zaten şuur altında bir hadise olduğu için kendi kendisi kaldıkça ehemmiyetsiz bir şeydir. Bilhassa bugünkü cemiyetimizde. Çünkü içtimaî şekilde bu hastalık hemen hepimizde var. Bakın etrafa, hep maziden şikayet ediyoruz, hepimiz onunla meşgulüz. Onu içinden değiştirmek istiyoruz. Bunun mânâsı nedir? Bir baba kompleksi değil mi?"

Tanpınar’ın dilinde Osmanlı terbiyesi vardır. Bunu küçümsemiyorum, ama Leyla Erbil’in yolunu anlatmak bakımından iyi bir ölçüt olduğunu düşünüyorum. O yıllarda yazılmış olan Hallaç’tan bir örnek:

"Tel kafeslerin ardında gördüğü bu baş çok acıklı tıraşlıydı ve çok dokunmuştu içine, diklemesine duran bi topatan kavununu andıran ve uzunlamasına ve çok dilimlerle solmuş bulunan bu baş, ağabeyinindi. Ağabeyi henüz köpeklere ısırtılmamıştı ve rahattı çok. Kafeslerin ardından kıza çok gülüp durmuştu. (...) Adam çok gülüyordu, “iyiyim, iyiyim” diyordu bir de. Güldükçe dilimler birbirine yaklaşıyor ve aralarındaki oluklardan sular, önce ter olarak nokta nokta beliriyor sonra irileşerek tasasuyu halinde akmaya başlıyordu yerlere,"

Leyla Erbil’in Hallaç gibi bir kitabı daha yok. Bu bir avant garde yazı denemesine benziyor ve sözcüğün has anlamıyla da öncü oluyor. Hatta ezilen sınıflara mesafe koymak ve eleştirmek yönünden de öncülük etmiş bir hali var. Karanlığın Günü’nden bir örnek:

işçi sınıfının da gözüne girmeyi amaçlamak
ama işçi sınıfı da bizimle birlikte
o aşamalardan geçmiş miydi
olgunlaşmış
bizim kendisine uzatacağımız eli
değerledirecek
o “nefs-i kâmil”e erişmiş miydi

Leyla Erbil’in romana getirdiği dil kıvamı, çok önceleri dikkatimi çekmiş ve bunu aristokrat söylemiyle solcu söyleminin sentezi olarak nitelemiştim. Bu yönüyle duygudan çok zekâya seslenen bir yapısı olduğunu düşünüyordum. Bu düşüncem pek de değişmedi; Leyla Erbil’in metnini, insan ancak anlığın ve bilginin hazları içinde kavrayabilir. Bu nedenle onun edebiyatı kaçınılmaz olarak ve ağırlıklı olarak bir biçim edebiyatıdır.
Öte yandan Leyla Erbil eni konu politik bir yazar olmakla birlikte, siyasal ilkelerle metni örtüşmez. Bunun nedeni, belki de Leyla Erbil metninin açıklıkla, kavramlaştırılarak tanımlanamayışıdır. Bu, onun dil yapısının kapalılığından mı, yoksa İkinci Yeni şiirinin sesini romana yaslamasından mıdır, bilmem. Leyla Erbil'i fazlasıyla yorumlayıp çok az tanımlayabilmemiz, şiir ve yorum dilini fazlasıyla metnine geçirmesindendir. Bu bir roman tarzı mıdır, bir deneme olarak belki, ama herkesin yanında durabileceği bir şey değil.
Zevkle okunan metinler, bütünlük iddiası taşımadan, metin oluyor ama roman bana başka bir şey gibi geliyor.

YKY-Kitap-lık, Sayı 197 Eylül 2006

0 yorum: