"FLÂNEUR"

 
                                                                                                                G.Korat, 2010, Paris



Çokluk denizinde yunmak herkese vergi değildir: Bir sanattır kalabalığın tadını çıkarmak; beşiğinde bir periden kılık değiştirme, maske zevkini, ev kinini, yolculuk tutkusunu almış kişi, yalnız o kişi, canlılıkta kana kana sarhoş olur, hem de insan türünün sırtından sağlar içkisini. Yalnızlığını kalabalıklandırmasını bilmeyen, telaşlı bir kalabalık içinde yalnız olmasını da bilmez.
                                                                                    Charles Pierre Baudelaire[1]


         Gürsel Korat

Walter Benjamin, pasajlar üzerine denemelerinde özellikle "flâneur" kavramı üzerinde durur ve Baudelaire incelemesini bunun üzerine kurar. Kent ile edebi hakikat arasında nasıl bir ilişki vardır? Duygular ve algıları biçimleyen toplumsal varlığın caddeler ve sokaklarla ilişkisi nedir? Kent romantiği nedir?
"Pasajlar"ı Türkçeleştiren Ahmet Cemal, flâneur sözcüğünün Fransızca'da "avare gezgin" anlamına geldiğini ve "avare dolaşırken aynı zamanda çevrenin izlenimleriyle düşünce üreten kişi" demek olduğunu yazıyor.[2]
Paris Jouffroy Pasajı

Öte yandan flâneur'ün anlamı pasajlarla da ilgili görünüyor. Geniş kaldırımlar ve pasajlar yapıldıktan sonra flâneur'ün ortaya çıktığı anlaşılıyor. "Flâneur, geniş kalabalıklar arasında sıkılmayan, kendini bina cephelerinin arasında evindeymiş gibi duyumsayan kişidir. Flâneur görünüşte tembel, özünde bir gözlemcinin uyanıklığı ile donanmış kişidir."
Çünkü pasajlar modernizmin simgesidir, bilimin keskinliğini ve geleceğe güvenini simgeler. Baudelaire de, bilimle felsefenin birlikte ilerlediğini düşünen bir edebiyatçı. Ona izlenimlerini kent kalabalığı içinde "damıtan" dışa dönük bir yalnızlık düşmüştür. "Kalabalık" diyor Benjamin, "lânetlinin yalnızca en yeni sığınağı değildir; aynı zamanda toplumdışı kılınmış insanın kullandığı en yeni uyuşturucudur. Flâneur, kalabalık içerisinde yaşayan, terk edilmiş kişidir."
Demek ki flâneur, tüm sınıf ve katmanların aynı kent merkezinde toplanabildiği, tek merkezli, on dokuzuncu yüzyıl kentine ait bir kavramdır. Oysa çağımız “çok merkezli” şehirler çağıdır ve kent avaresinin, yalnızlığını sınayacağı pek çok pasaj, kredi kartı olmayanlarla yüzleşmeyecek kadar sterilize olmuştur. Günümüzde flâneur kavramını bilecek avare kalmamıştır. Artık flâneur kavramı, bunu yakasına bir fiyaka olarak tutuşturan şımarık burjuva çocuklarının entelektüel sakızıdır.
Çünkü bu hız çağında entelektüelin kent kalabalıklarından bir düşünce damıtması olanaksızdır. Olsa olsa duygu damıtır ki bu da ancak hız duygusudur. Hız arttıkça algılama yavaşlar; modern kent algısız duyguların, coşkuların ve düşünce boşluğunun mekânı haline gelir.
Düşünce üreten kişi kent kalabalığını sevemez artık; çünkü kent kalabalığından bilime ve sanata ilişkin sonuçlar çıkarması güçleşmiştir. Kent ve birey ilişkisinin nevrotik doğası onu ürkütür, ancak köye yerleşemeyecek kadar kentli olduğu için iki bunalım arasında sıkışmıştır; henüz köy yalnızlığı ile kent kalabalığı arasında yeğlenecek bir ara nokta yoktur.
Ancak yine de, Marx'ın Manifesto'da öne sürdüğü "kırsal yaşam aptallaştırır" tezinin çok yakın bir gelecekte geçersiz hale geleceğini düşünüyorum. Bunu Başkalaşım adlı öyküme konu edecek kadar benimsediğim için[3] rahatça “kuramını” da yazabilirim: Çok yakın bir gelecekte teknolojinin, kırsal alanı "zenginlerin yeri" haline getireceğinden eminim. Yüksek apartmanlar ve kalabalık şehirler, geniş bahçeli yüksek duvarlı kır evlerinin karşısında "proletaryanın mekânı" rolünü oynayacak. Kırlar burjuvazi, kentler proletarya ve orta sınıf arasında bölüşülecek. Kent, postmodern dünyada aptallığın ve nevrozun mekânı rolünü oynayacak. Kentliler kırda doğup büyüyenlerin bebeklerine gıpta ile bakacaklar, çünkü onların beton saksıda büyüttükleri çiçek her halükârda solgun olacak.             
İşte ben, bu, kentleri aşan yaşam biçimlerinin gözlemcisiyim; tıpkı flâneur gibi gezip gördüklerimden içsel bir sonuç çıkartırım, ancak ne geniş bulvarlar mekânımdır ne de metro kalabalıkları. Ben birbirini ezercesine kent dışındaki özel sitelere yığılan insan kalabalıklarını izleyip bundan acı kehânetlere varırım. Yeni kentleşme mantığı, şehir merkezindeki pasajın veya çarşının sonunun geldiğini gösteriyor; kentler, uydu kentler arasında paylaşılarak sınıflar arasına kesin çizgiler çekiliyor. Yeni uydu kentlerde, oyuncakçıdan parfümeriye, lokantadan bara kadar her şeyi içeren "pasajlar" merkez nokta olarak düzenleniyor. Ortaçağda dinsel yapı merkezde olurdu. Burjuvazi kamusal alanın merkezini devlet değil, sermaye haline getirerek çok köklü bir kopuş gerçekleştirdi ama en azından, ilk burjuva kent düzeninde sınıf farklarının altı bu kadar çizilmemiş, insanlar ayrı mekanlarda alışveriş etmeye yönlendirilmemişti. Parası olmayanlar vitrinlere bakıp kalıyor, "kelle fiyatına hürriyet" diyerek bağırabiliyordu. Burjuva kent merkezinde, avare ile burjuva, serseri ile iş güç sahibi kişi, birbirinin ayağına basabilirken, postmodern dönem burjuva kentinde, insanlar beğenileri bile birbirine benzeyen gruplara dönüştürüldü; şehir siteleri, sınıfları, kültür gruplarını ve hatta cemaatleri birbirinden ayırdı. Charlie Chaplin'in "Şarlo"suna, onun filmlerindeki polise ve yumurcağa, açların tokların suratına pasta geçirdiği, tokların haliyle eğlendiği sahnelere gerek kalmadı; bunlar tokların toklar arasında gerçekleştirdiği eğlencelere dönüşürken, yoksullar arasında hayal bile edilemez hale geldi.
Böylece kent, farklılıklardan güç alarak dinamizm kazanan insanların ortak mekânı olma özelliğini yitiriyor; hep benzer şeylere ilgi duyan insanların, aptallaştırıcı tekdüzeliğinin mekânı oluyor.
Baudelaire çağında kent, gelişmenin ve modernist ilerlemenin simgesiydi. O çağda kent övgüsü anlaşılır bir şeydi. Ama günümüzde, bu koşullarda kent övgüsü yapmak için azıcık sersem olmak gerek. Çünkü kentler, artık insanlığın geleceği olmaktan çıktı.

Atina Kolonaki'de Bir Pasaj

Baudelaire'in modernist bir tepki ile tutkuları ve karar verebilme gücünü yüceltmesine karşılık romantizmin özveri ve kendini adayışı yücelttiğini yazan Benjamin, benim neden flâneur'ün yolundan gidemeyeceğimi de açıklamış oluyor: Çağımızda tutkular ve karar verebilme gücü artık yalnızca bilgiyi ve sermayeyi elinde tutanların yapabileceği şey. Oysa küreselleşme ile sürekli bir azınlık lehine yükselen refah, çoğunluk için acı ve mutsuzluktan başka ne getirdi? "Kırlarda" yüz binlerle ifade edilen ölümler başlamadı mı? Afrika tükenmedi mi? Güney Asya bir lânetliler diyarı haline gelmedi mi? Bu dünyada tutku ve karar verme gücü taşımak yerine, insanlık değerlerine ve özveriye kendini adayıştan başka yüceltilebilecek daha değerli bir şey kaldı mı?
Flâneur değilim ben, kentlerden umudunu kesmiş bir kentliyim; estetiği daha çok geçmişte, aklı gelecekte arayan bir romantiğim.

[1]Baudelaire, Paris Sıkıntısı, Çev. Tahsin Yücel, s.27 Adam Yayınları İstanbul 1982
[2]Walter Benjamin, Pasajlar, Çev. Ahmet Cemal, s. 81, Yapı Kredi Yayınları İstanbul, 1995
[3]Bkz. Gürsel Korat, Gölgenin Canı, Can Yayınları, İstanbul 2004 ve Ayrıca iki kitap bir arada basılan Dalgın Dağlar YKY 2017


YKY Kitaplık Sayı 113

Tutuculuk ve Kent Yönetimi

Resimde, yüksek binalar arasında ezilmiş gibi duran Sahibiye Medresesi var: Kayseri Mayıs 2008

GÜRSEL KORAT KAYSERİ ÖRNEĞİNDE BELEDİYECİLİĞİ DEĞERLENDİRİYOR

1950’lerde Osman Kavuncu ile başlayan, ardından 12 Eylül’le daha da güçlenen muhafazakârlık ve Özhaseki’yle devam eden süre zarfında yerel yönetimler kent için nasıl bir sınav verdi?

Sözcüğü tanımlamama izin verin: Türkiye’de muhafazakâr yoktur, tutucu vardır. “Tutucu” örümcek kafalıdır, “mutaassıp” denen o laftan anlamaz kişidir.
Bu kişi muhafazakâr değildir, eğer öyle olsa, onunla tartışma olanağı olurdu. Tutucu ile tartışılmaz; çünkü o tartışmaya kapalıdır. O tek şeyden anlar: Ya emir alacaktır ya da emir verecektir. Ortalama insanın ideolojisi tutuculuktur. Türkiye, ortalama insanların yönettiği, ürettiği ve yaşadığı bir yerdir.
Sözcükle oynamama da izin verin: Türkiye’de kendine muhafazakâr adını veren örümcek kafalılar, hiçbir sınava girmedi, tam tersine onlar şehirleri, tarihi, vicdanı, kamu yararını, yalnızca kendilerinin cevabını bildikleri bir sınava soktular. Bu sınav şöyle yapıldı: Tüm tarihi binalar, rant getiriyorsa, hangi kültüre ait olursa olsun yıkıldı, geçmişi bilinmeyen, uzaydan düşmüş gibi görünen, belleksiz şehirler yaratıldı ve soruldu: “Siz bu şehrin geçmişini biliyor musunuz?” “Evet” dedi yalancı tanıklar; “Biliyoruz, bu şehir Orta Asya’dan ışınlandı, İslam ile nurlandı. Zinhar, buralarda Hititler, Romalılar, Yunanlılar, Ermeniler ve Yahudiler yaşamadı.” Böyle cevap veren ulu kişilere Selçuklu medreseleri kurban edildi, onların ayaklarının altına paspas olsun diye Müzeler serildi. Yedi yüz yıllık binalar, abidik gubidik kermeslerin işporta pazarına dönüştü, iki bin yaşındaki kale, dünkü sarrafın taş kasası yapıldı.
Kayseri’de adı “sol” olan partiler de belediye yönetimine gelmedi değil, fakat genel siyasi programda asla bir değişiklik olmadı. Osman Kavuncu’yla başlayan eski mahalle yıkımı günümüzde amacına ulaştı, yıkılacak mahalle kalmadı. Kayseri bugün “eski” namına tükenmiş bir şehirdir. Kent yaşamıyla ilgili siyasi program, yer adlarındaki Türkçe olmayan belleği silmek; dinsel program ise halkı Sünnileştirmekten ibaretti. Sonunda belleksiz bir Türk-İslam toplumu kuruldu. Tek bildiği kuş karga olan, Müslüman olmayandan nefret eden bu bağnaz toplum mühendisliği kendisine “muhafazakâr” demeyi çok sevdi. Ama durun bakalım, iki medresesi arasına Hilton konduran bir muhafazakârlık biçimini ben hiç işitmedim. Bu kadar edepsizlik ancak herkesin edep yeriyle uğraşan taassupla mümkündür. Bu kadar görgüsüzlük ancak eğitimle öğrenilir. En ufak hareketlenmede “dine saldırdılar, ecdadımıza sövdüler” diyerek cana kastedenler -1969’da TÖS’ün Alemdar Sineması toplantısını anımsayın- istedikleri kadar küfür halinde duracak da, onlara kimse bir şey söylemeyecek mi?

Genel bir soru olması pahasına; yerel yönetimlerin (özellikle son 5-10 yılda) ticaretle-ekonomiyle kurduğu ilişkinin Kayseri’nin sanat, kültür gibi alanlarına etkileri neler olmuştur?

Yerel yönetim halkla nasıl ilişkileniyor, önce ona bakmak gerekir. Bu sadaka ekonomisinin, kültür ve sanatla artık hiçbir bağlantısı kalmadığı için, sanata nafakası ödenecek bir dul gibi baktığı anlaşılıyor. Bir de “sanatçılık” yerel dini-iktisadi topluluğun itikatlarına uygun bir goygoyculuk olunca, sanatçıya “orta malı” gibi davranılıyor ki, bu da kaçınılmaz görünüyor. Çünkü sanatçı soysuz olursa, sanat için para veren kişi de kendini hayırsever sanır.
Müslümanlığın akideleri mi değişiyor bilmem; bunu şunun için söylüyorum: “Sağ elinin verdiğini sol elin bilmeyecek” derdi bizim çocukluğumuzun Müslümanları. Şimdi yapılan hayrı insanın gözünün içine soka soka gösteren, insanı ezen bir Müslümanlık biçimi ortaya çıktı: Çadırlar kuruluyor ve insanlar sıraya girip iftar açıyorlar. Bu, evinde yiyecek olmayan insanların teşhiri demek değil de ne? İnsanları bu kadar ezmenin, yoksul birinden çıkar karşılığı (yani ona yemek vererek) hayır duası almanın neresi sevap olabilir? Kamusal alanın dilenciliğe, ezikliğe, “hayır” işlerine açılması kadar sosyal devlet reddiyesi olabilir mi? İnsanlara onuruyla çalışacakları bir toplumsal düzen sağlamak amacı yerine, kısa vadeli günlük çıkarlar sağlayarak kendi iktidarını sürdürmek haysiyetli bir siyaset tarzı mıdır?
Bu tarz bir siyasetin kültüre ve sanata bakışında da bir tür “benim için hayır duası et” kibri görüyorum. Kibirle sanata bakıyorlar ve bakışlarında ahlâki yargıdan başka bir yargı olmadığının farkında değiller. Sanatın ahlaki yargının konusu olamayacağını anlamayacak kadar bilgisizler. Sanat tarihimizin mirasına nasıl baktıklarını söyledim, orayı talan ettiler. Şiir deyince Karacoğlan’dan bin yıl kadar geride duruyorlar. Heykel’le kurdukları ilişki, “bükemediğin bileği öp ve hatta mümkünse kocaman binalar yaparak heykel sanatını bina formunda tekrarla” formülüyle açıklanabilir.
Tutuculuğun sanatla bir ilişkisi olamaz; onlar olsa olsa geleneksel sanatlarla ilişki halindedir: Bir hitabet sanatı olarak meddahlık, bilinmeyen paralar çevresinde gölge oyunu, sevindirik nağmeler arasında murahhas aza gazelciliği ve sekizinci dereceden taklit Mehmed Akif özentisi şaircilik.

Kayseri’nin tarihten gelen çok kültürlü yapısının, mimarisinin bozulduğunu düşünüyor musunuz? Bunda yerel yöneticilerin ve muhafazakâr toplumsal yapının etkisi ne yönde olmuştur?

Bütün bunlara biraz önce sorulmadan yanıt verdim. Ama şunu ekleyebilirim: Çokkültürlü yapı sadece başka dinden olanların yok edilmesiyle değil, köyden şehre göç eden, halk İslamıyla hemhal olmuş kitlelerin, yüksek zümrenin tarikat bordasına yanaşmasıyla da yıkıldı. Eskiden Avşarlar “Altı ayda bir yıkanıyok da bize gine de kirli diyorlar” derdi. Onlar namaz, oruç, gusül umursamazdı. Şimdi çok katı Müslümanlar neden onlardan çıkıyor, bunu düşünmeden geçemeyiz.
Kayseri’de sizin “muhafazakâr” dediğiniz, benim muhafazakar sözcüğünü bile bunlara çok gördüğüm toplumsal yapı otuz yıldır adım adım inşa edildi. Bütün bu yıkım, Türkiye’nin hızlı kentleşmesinden doğan kültür şokundan güç aldı, çünkü şehre yerleşenler eskinin kıymetini bilmeyecek köksüz, eğitimsiz köylülerdi. Öte yandan hızlı şehirleşmeden elde edilecek rant çıkarları “milli devlet kurmak için” yanıp tutuşan yeni-ittihatçı türedi zenginlerin işine yarayacaktı. Böylece geçmişten nefret eden, Osmanlı’yla bağını koparmak isteyen devlet kadrolarıyla, geçmişe ağıtlar yakan Müslüman radikallerin çıkarı yıkım noktasında uzlaştı; buna şehre yerleşmek isteyen taşralılar da hizmetkârlık yapınca, yıkım kitlesellik kazandı.
Bugün Türkiye’de şehirler bütünüyle birbirine benzer hale geldi de, insanların aynı yığınsallıkta düşünceleri de benzeşmedi mi? Türkiye’de sağcılıktan başka siyaset var mı? Binaları ve fikirleri birbirine bu kadar benzeyen derme çatma bir toplum başka türlü nasıl izah edilebilir?

Kayseri’nin problemlerinin giderilmesi için üniversitenin, mimarların, şehir plancılarının ve emekçilerin çıkışı var mı? Eğer yoksa ne yapmalı ki yerel yöneticilere baskı oluşabilsin?

Kayseri’de üniversite var mı gerçekten? “Universitas” sözcüğünün anlamını, evrensel değerlere bağlı olarak bilimsel üretimin değerini özellikle sosyal bilimler dalında bilen bir kimse oralarda yaşıyor mu? Sanayiye gerekli insan gücünün istihdamından başka bir amaç için okul açılıyor mu? Şehri sanayiye ve zenginlere göre tasarlamak, bir dilenci ekonomisi kurmak değil mi? Herkes dilenci olsun, zenginler istediğine zekât, istediğine iş versin; oh, ne tatlı hayat! Zenginlerin mal sahibi oldukları için hayırsever olabilmeleri kadar gülünç bir şey olabilir mi? Tanrı katında insanların eşit olduğunun inkârı değil mi bu? Bir yoksul, tatlı diliyle, güler yüzüyle “veremediği” için hayırsever olmayacak ama bir beyefendi ekşi yüzüyle de olsa verdiği için hayırsever olacak öyle mi?
Kayseri’de organik aydınlar yaşıyor, burjuvazinin organik eklentileri olarak solunum yapıyorlar. Bina yapılacak emredersiniz, okul açılacak baş üstüne, şu mahalle yıkılacak, derhal. Böyle bir şehir olmaz. Kilise restorasyonu deyince gözleri pörtleyen yetkililerin şehri. Hiçbir şehir bindiği dalı bu kadar kesmemiştir. Kazı koz anlayan, kilise denince, bu sözü söyleyeni Hıristiyan sanan dar kafalılar cehennemi. İçlerinde sağduyu sahipleri yok değildir: O şehirde yıkılan kiliseler için yarın ağlayacaklarını bilenler de vardır, ama onlar da sağa sola bakarlar, bu düşünceyi savunamazlar.
Ne yapmalı, kent sorunları ve çevre sorunları aynı kapsamda görülmeli ve ona göre mücadele verilmeli. Günümüzde çevre sorunlarına dikkat çekmek kadar anlamlı, acil ve radikal bir sol tavır yoktur. Yalnızca pet şişe karşıtı hareketin bile ne kadar anti-kapitalist bir hareket olduğu görülmüyor mu? Sayısız haklı siyasi zemin var sol için, yeter ki yeni bir dille, haklı bir siyasi mücadelenin yolunu açalım. Bence Türkiye solunun bir çevreci hareket çatısı altında bütünleşmesi gerekir.

Son dönem yasal değişikliklerle İncesu, Mimarsinan, Gesi, Erkilet, Endürlük gibi tarihi kasaba ve ilçeler de merkeze bağlandı. Buraların az da olsa korunabilir alanlar olduğu ifade ediliyor. Gerçekten böyle mi, nasıl korunacaklar?

Üzgünüm, merkezi belediyeye bağlanan bir beldenin yaşama şansı yoktur. Oralar artık birer mahalledir, çoktan nazım planı yapılmıştır. Bu konuda aslanlar gibi mücadele verecek bir ekip gerekir. Bir parti, bir güç. Öbür türlü, söyleye söyleye dilimde tüy bitti, bu şehir yıkılacaktır, bu şehir yıkılacaktır… Çevresiyle birlikte yok olacaktır.
Ben bu konuda konuşmaktan utanır oldum, onlar yıkmaktan ar etmiyorlar. Ayıp sahibinin utanmazlığı karşısında, onun yerine utanmak; işte yapılabilecek en ahlâklı eylem.
Dilenci olmamak için. Onurlu kalmak için.
Evrensel, Yerel Yönetimler ve Belediyecilik, 21 Mayıs 2008

ALFABEYE OTUZUNCU HARF!

Fotoğraf: Ali Kangal 2008

Sözleşi-Yazmaşı

Nazmi Solak



Gürsel Korat’a son kitabı Kalenderiye ile ilgili olarak sorular sormak istedim. Baktım ki nazal n harfi kullanmış kitapta. Böylece alfabemizin harf sayısını otuza çıkarmış. Ben de diğer harflerin ne suçu var diyerek harflerin sırasını karıştırdım ve sordum. Parlak bir fikir sandım ya değilmiş. Tuhaf yanıtlar aldım… Yeryüzünde örneği görülmemiş bir röportaj oldu.


-Nazal N?

-Niye bu harfte ısrar ettiğimi soruyon dimek? Bazar yirindeki hac’emmiye bunu bir sor da gorek!

A
Anlatım tekniği mi? Şöyle diyeyim: Çocukluğumdan beri bir olayı anlatan kişinin yalnızca söz söylemediğini, birtakım jestler, tekrar eden sesler, önem verilen şeyi öne çıkartan ve vurgulayan beden hareketleri edindiğini gözledim. Bunu metne geçirmenin yolu, kanımca, o hareketleri tanımlamak değil, o hareketlere uygun bir dil yaratmak olabilirdi. Ben Kalenderiye ile Orta Anadolu’nun ve özellikle Kayseri’nin en belirgin ses özelliklerini yazımın göbeğine oturttum. Yalnızca Kayseri’yi değil, Yozgat’ı, Çorum’u, Niğde’yi, Nevşehir, Kırşehir ve Konya’yı kapsayan bir söyleyiş ortalaması seçerek, bir yığın sözcük uydurarak, anlaşılmayacağını hiç düşünmeden, metnin gösterdiği sınırları da geçmeden anlatmaya başladım.

A!
Geçelim ağa! Yiter bu gadarı.

B
Bahri Efendi. Kayseri’ye gelen paşa. İyi adamdır. Vergi almaya gelmiştir. Kayserililerin seveceği bir iş değildir yaptığı.

C
Cınnakcı Behram Paşa. Tırnakçı demenin Kayserilicesi. Romanda cehendemin zımarasına dah idilen namıssız.

Ç
Çok katmanlılık şöyle sağlandı: Hıristiyan dünyasının (Özellikle Venedikli ve Rum tüccarların) Osmanlı’dan bağımsız, yarattıkları kültürel öbek bir yanda, merkezden uzak duruş (Kayseri, Kalenderiler) ve özel olarak Kalenderilik öbür yanda. Kadın dünyasına gelince, o özel bir konu olarak duruyor. Bir de Osmanlıları unutmayalım.

D
Dili yeniden nasıl yarattım? Nasıl bir yol izledim?
Yeni sözcükler uydurdum, biraz. Örneğin “Gülümük verdi” dedim bir iki yerde, “gülümsedi” desem, o dilin içinde o kadar yeni duruyordu ki böyle söyledim. “Herkeş dombuş dombuş gülüştü” derken dombuş sözcüğünü elbette uydurmuştum. Horozlar öttü demek yerine üğledi demeyi yeğledim, bir yerde de üğzüledi dedim; daha fazlası yaptığı gözbağının sırrını veren hokkabazın haline düşmek olur.

E
Ezeli Kamer Dede. Simantikos Yosif de derler, Yusuf Can da. Onu anlatan sayı üç’tür. Anlatılması bir hayli güçtür.

F
Soru? Soruyu anlamadım. Geçelim.

G
Benden söz etmeyelim bu sefer. Ha, gamçaklama, dümçükleme gibi sözleri senden esinlendim, dirsekleyip durmana gerek yok. Dimdirik oldum, yiter.

H
Hristo. Canım çocuk. Romanımın kilit adamlarından biridir. Çok severim.

K
Kalenderlik kendini göğün takvimine uyduran, nefsini açlıkla sınayan, Tanrı’ya çile çekerek, melâmet yolunda ilerleyerek ulaşılacağını düşünen kişilerin işidir. Kalender, alçakgönüllüdür.
Kalenderlerin beni etkileyen yanı, hakikat arayıcısı olmalarıdır. Bağnaz değildirler. Evren, Tanrı, gelecek, dün, ahlak, kibir, mülkiyet gibi insanların tabusu durumundaki pek çok şeyi korkusuzca tartışmış, her gün söylenen dinsel söz kalıplarının başka bir anlamı olabileceğini akla düşürmüşlerdir. Bu nedenle ben Melami düşünce ışığında akıl yürütmenin zevkine vardım, romanda bunun pek çok örneğini göreceksiniz. "Tanrı’nın kaderi var mıdır" sorusu aklıma geldiyse bundandır; “Allah’ı her an düşünmek, asıl günah bu değil mi” sorusunu sordumsa bundandır. Kalenderler gibi şiirler, risaleler yazıyorum, bundandır. Ama bir yandan da biliyorum ki her türlü düşüncenin bağnazlığı vardır, bilimin bile. Bu nedenle ben “Kalenderler çok haklıydı, şöyleydi böyleydi” demekten hep uzak duruyorum. Sadece bugün melâmet ehli pek çok insanın nasıl Sünni ideolojinin bir neferi haline getirildiğine bakıp gülüyorum. Çevrene bir bak hele, “Tanrı benim demek alçakgönüllülüktür. Asıl Tanrı’nın kuluyum demek büyüklük taslamak anlamına gelir. Yani bir ben, bir de o var demektir” diyen Fihi Ma Fih’teki Mevlana’yı görebiliyor musun?

M
Hah Mevlana’nın yerine bu harfteki adam gelir işte: Molla Emin. Gözünün biri küçük. Gözkapağı düşük. Yeterli ip ucu.

M!
Daha başkaları da var elbet: Manzoni gibi. Kalender’i Calendar olarak yazandır. Önemli adamdır.

N
Nurusefa.Cazının biri.

O
Ortodoksi, her dindeki merkezi temsil eden, bağnaz görüştür. Kalender buna itiraz edendir.

P
“Perizad” de, orada dur. Ben söz edemem onun hakkında.

S
Saruhan. Sahnemizdir. Dünyamızın sahnesi. Acayip bir yerdir. İnsan orada bir başka olur.

T
Romancı nasıl taraf olsun? Olur mu öyle şey! Beni anlamak ilgilendiriyor, taraf olmak değil. Ben Sünni otoritenin de, Batıni zümrelerin de taraftarı değilim. Çünkü hem romancı olarak hem de bir insan olarak romanda dinsel, siyasal veya bilimsel açıklamalar ve tarafgirlik bulunmasını reddederim.
Öte yandan Kalenderlerin merkeze uzaklığı benimle benzer bir ruh ikliminde durduklarını hep aklıma getirmiştir.

U
Uyarı şu: Zaman Yeli’nden başlayarak üç kitaptır, metne uygun dil yaratma çabasının yanı sıra, bir de kitaba uygun deyişler, nefesler, anagramlar, kitabeler yazdığımı unutmayalım. Üç kitap boyunca yalnızca İştar Yazıtı’ndan bir cümle aldım, bir de ünlü SATOR AREPO anagramını alıp ona Hitit-Asur dili karışık bir nazire yazdım. Yani “büyülü kare” olarak da anılan o Latince anagramın tıpkısını başka bir dilde kuramasaydım, kullanmayacaktım. Kalenderiye’de de bir iki alıntı var: Kitab-ı Mukaddes’in Karamanlıcasından yaptığım alıntı hemen görülecektir: “Ey enmede goğleri eğen Allah” diye başlayan ve “sevin ey güveysiz gelin” diye biten o dua, beni o dilde roman yazmaya iten en büyük etkenlerden biri olmuştur. Kalenderiye’de çok sevdiğim bir mezar taşından da alıntı vardır: “Ey dost bana ziyarete mi geldin?”
Bunlar dışında rahibin ettiği Latince dualar doğal olarak alıntıdır. Gerisi tümüyle benimdir, hatta bana özgüdür. Uyarıyorum, bu kitapta zaman da zemin de, efsane de yalan da benimdir, o kadar.

V
Vuslat? Başka bahara.

Y
Yer. Bir yer vardır ve zaman orada döngel eyler durur.

Z
Zaman. Madde eyleme geçtikçe ve değiştikçe varlık bulur.



Bireylikler Dergisi, 20

Mayıs Haziran 2008

"Şiir Gibi Parkları Olmalı Bir Şehrin..."



Zaman Yeli, Çizgili Sarı Defter, Sokakların Ölümü, Ay Şarkısı, Güvercine Ağıt, Kalenderiye gibi pek çok eserin yazarı olan Gürsel Korat, Ankara'da yaşamanın anlamını Hürriyet Ankara okuyucularıyla paylaştı.



Yağmur Çıklakalyoncu

Kaç yıldır Ankara'da yaşıyorsunuz?
- Yirmi sekiz yıllık Ankaralıyım.
Başka bir şehirde yaşamak istediniz mi? Mecburi olarak mı Ankara'da kaldınız? - -Bir ara İstanbul’da oturdum, ama İstanbul’a yerleşen her Ankaralı gibi Ankara’yı sayıkladım. Geri döndüm. Şimdi ara sıra da olsa, İstanbul’u sayıklıyorum.
Neden?

- Çünkü Ankara, içinden otoban geçen bir yarış pisti oldu. Ankara’da kentsel bir yaşam bilinci kalmadı. Sönük denebilirdi, iyice söndü. Ankara’da kaldırım yok; bu şehrin insanları kaldırımlara rasgele dağılmış olan pek çok engele toslayabilir, herkese, her şeye çarpabilir. Bütün araçlar istisnasız korna çalıyor, kaldırımlara park ediyor. Sokaklar dar, apartmanlar yüksek. Çok acayip! Bu şehir son yirmi yıl içinde gecekondulu olmaktan çıkıp kentkondulu oldu. Doğrusu gecekondulu hali mahzundu, bu hali sevimsiz görünüyor.
Ankara'ya dair aklınızda kalan küçük bir anı?

- 1982’de yaşanan korkunç hava kirliliği. O kış gördüğüm duman ve zifir, unutulur gibi değildi. Gaz maskesiyle dolaşan insanlar vardı.
Ankara'ya ilk defa ne zaman geldiğinizi anımsıyor musunuz? Ne görmüştünüz?

- 1972 yılında, çocukken, bana ışıl ışıl ve çok kalabalık gelen Opera meydanını ve çevresini anımsıyorum. Gençlik Parkı o zaman gerçekten başka bir şeydi. Treloybüsler… Taksi dolmuşlar… Yığınlar halinde karşıdan karşıya geçilen yaya kaldırımları… Çok medeni, çok eğitimli bir hali vardı Ankaralıların.
Ankara'da olmak sizin tercihiniz mi?

- Evet. Öte yandan, Ankara’nın çocuğumun eğitimi açısından da çok doğru bir tercih olacağını düşünüyordum, haksız çıkmadım. İstanbul’da en çok bunun kaygısını yaşamıştım. Bunun dışında benim edebiyat dünyamın merkezi Kapadokya olduğu için oraya yakın olmak bana her zaman çok iyi gelmiştir. İstanbul’dayken kendimi Kapadokya’dan çok uzaklara sürülmüş hissettiğimi saklamayacağım. Bir de iklim; ben kara çocuğuyum, öyle aklına estikçe poyraz estiren İstanbul Boğazı’nın kaprislerine katlanamazdım.
Mesleğiniz açısından değerlendirirsek Ankara'da yaşamak avantaj mı, dezavantaj mı?

- Sinema ve senaryo dünyasına uzaklık bakımından pek avantajlı değil burası. Yazarlık söz konusu olduğunda aynı şeyi söyleyemem, çünkü yazarın ihtiyacı mekân değil, bir düşüncedir. Ankara bir yazar için avantajlıdır veya değildir denemez.
Ankara'da yazar olmak zor mu, kolay mı?

- Hiçbir yerde yazar olmak kolay değildir. Çünkü yazarlık başkalarına ihtiyaç duymadan eyleme girişmektir. Dolayısıyla zorluksa her yerde aynı zorluk vardır.
Ankara'da olmanın ne gibi farklılıkları var? Yani örneğin İstanbul’da olsam şöyle olabilirdi, ama Ankara'da şöyle oldu dediğiniz şeyler oluyor mu?

- Olmaz mı? Ankara’da bir vapur keyfi yoktur örneğin. Anıtsal yapılar, imparatorluktan kalma eşsiz binalar göze çarpmaz. Mutfağı da pek parlak değildir Ankara’nın. Mutfağı iyi olan bir iki içkili lokantanın da gece 12 olmadan kapanması ise çok tuhaftır. Ankara düzenli uyur uyanır. Ankara’da benim için şu çok özel bir şeydir: Eymir ve çevresinde yürüyüşe çıkarım, İstanbul’da olsam böyle sessiz ve tertemiz alan bulamazdım. İstanbul’da en zor iş sağlıklı olabilmektir. Yalnızca bedensel değil, ruhsal ve düşünsel sağlıktan söz ediyorum. İnsan parasal yönden yükseldikçe İstanbul’u farklı görür. Ama o durumda İstanbul’da sürekli yaşamanın da bir anlamı yoktur.

ŞİİR GİBİ PARKLARI OLMALI BİR ŞEHRİN

Ankara'nın sanata bakış açısı sizce istenilen düzeyde mi?
- Ankara’da devletin kurumları sanatsal bakımdan önde. Bu da bir tür konservatif yapı gibime gelir. Belediye sanattan nefret ediyor, tiyatrosu yok. Operanın, balenin, senfonik müziğin dışlandığı bir kültür iklimi, kimin neyi ne düzeyde istediğini belli ediyor. Bu şehirde üniversiteler kültürel etkinlik denince konserden öte bir şeye çok zor yöneliyor. Ankara’da şairlerin matineleri, edebiyatçıların toplantıları neredeyse kalmadı. Böyle bir başkent olmaz. Şiir gibi parkları olmalı bir şehrin, resim gibi binaları, kitap gibi kaldırımları olmalı. Aklı önde olmalı bir başkentin; müzeleri çok olmalı, heykelleri sevimli ve çocuksu olmalı. Sanattan nasibini almamış olanlar yayalara önem vermez; sokağa çıktığında hiçbir aracın yaratacağı tehlikelerden korkulmayan bir şehirde yaşamayı çok isterdim. Ankara’yı işbilmez bir kooperatif başkanının eline düşmüş konut yığınına benzetirim ben. Bu şehir sanatla doğru bir ilişki kurmuyor, her şey konut yapımına göre ayarlı. Konut çoğalıyor, yeşil alan yok ediliyor; araç çoğalıyor, köprüler için şehir köstebek yuvaları gibi eşiliyor. Bu ülkenin başkenti, sanatla gerçek anlamda bir bağ kursa Ulus’ta Cumhuriyet’le birlikte biçimlenen neo klasik mimariyi korurdu ilkin. Kızılay’daki o devasa binaları yapmaz, Kale ve çevresini dünya ölçeğinde sevimli bir turistik şenlik alanı haline getirirdi. Bu şehrin kalesi, dünyada yalnızca daha iyisi Atina’da bulunan bir Akropolis’tir. Aman yıksınlar eski binaları, iz kalmasın, rant cehennemi haline getirsinler orayı bakalım. Aman halkın çıkarına bir şey olmasın.
Kitaplarınıza konu olan ya da güzelliğiyle sizi etkileyen başka şehirler var mı?

-Orta Anadolu benim kitaplarımın merkezidir. İstanbul’u da yazdım, Roma’yı da; pek çok şehirden etkilendim. Floransa eşsizdir örneğin; Venedik, Luzern, San Remo, Ohri veya Santorini insanı şaşkınlıklara sürükler. Ama ben yine de Kapadokya’yı hepsinden çok severim. Orayı bir estetik varlık olarak yeniden kurmanın peşindeyim. Şüphesiz, Ankara’yı da yazdım. Bu şehri, heykelleriyle anlattığım bir öykü var, Ay Şarkısı adlı romanımda Ankara’da geçen bölümler yer alır. Yani Ankara hakkında çok yazanlardan sayılabilirim aslında.
Ankara bir yazara ilham kaynağı olabilecek bir şehir mi?

- İnsan şehirlere bakarak, resim yapar gibi yazmaz. Yazar şehri istemese de içinde damıtır ve kâğıda düşürür. Öte yandan Ankara neden ilham kaynağı olmasın? Tüm şehirlerimiz gibi kadim bir tarihi yok mu? Burası Hitit, Yunan, Frigya, Roma, Selçuklu ve Osmanlı tarihinin izlerini taşımıyor mu? Cumhuriyet tarihiyle yaşıt bir modernliğin simgesidir bu şehir, nasıl ilham vermez? Kötüye kullanılması bile ilhama yeter.

Hürriyet Ankara, 11.04.2008

İşbu Kitabın Ağnattığı Şiyler...


Gürsel Korat, önceki iki romanında dervişlerin ve iktidardakilerin dünyası arasındaki farkı öne çıkarmıştı. Üçüncü kitap 'Kalenderiye'de 16. yüzyıldaki Kayserili dervişlerin dünyasını anlatmakla yetinmeyip, onların 'dili'ni de yazıya geçirmeyi deniyor



YALÇIN ARMAĞAN



Gürsel Korat, Zaman Yeli'nden (1994) beri, 'tarihsel' denebilecek romanlar yazıyor ve bu romanlarda tarih kitaplarında rastlayamadığımız dervişlerle onların çatışma içinde olduğu ve tarih kitaplarında okuduğumuz iktidarların hikâyesini anlatıyor. Zaman Yeli'nin ardından Korat, Güvercine Ağıt'la (1999) dervişlerin dünyası ile iktidardakilerin dünyası arasındaki farkı daha açık biçimde öne çıkarmıştı. Bu serinin üçüncü kitabı olarak düşünülebilecek Kalenderiye'de ise diğer iki kitaptan farklı olarak dervişlerin dünyasını ve iktidarla çatışmasını anlatmakla yetinmeyip, onların 'dili'ni de yazıya geçirmeyi deniyor. Kalenderiye, 1324'te Taronto'da babasını arayan Hristo'nun hikâyesiyle başlıyor. Hristo'nun babası Giuseppe Manzoni'yi, Güvercine Ağıt'ta zindandaki Avrupalı tüccar olarak hatırlıyoruz. Manzoni'nin ve Hristo'nun (üç günde geçen) hikâyesinin anlatıldığı ilk bölümden sonra, ikinci bölümde 1527'nin Kayseri'sine geçiliyor. Yine üç günün anlatıldığı bu bölümde, 'kızılbaş isyanı'nın ardından Osmanlı sarayının yolladığı Bahri Efendi ile şehrin ileri gelenleri arasındaki gerilim anlatılıyor. Kayseri ahalisinin değil, 'elit'inin anlatıldığı bu bölüm daha tanıdık bir tarih anlatısı. Yöneticilerin 'asi'ler tarafından esir alınmasıyla biten ikinci bölümün ardından, 'farklı' bir dille kurulmuş ve yine üç günün anlatıldığı üçüncü bölümde isyandan sonra yaşananlar bir Kalender dervişinin 'ağzı'ndan aktarılmış.
Zamana anlamlı göndermeler Bu üç bölümün birbirine nasıl bağlandığı saptandığında Korat'ın, dervişleri yalnızca hikâye etmek için bir araç olarak kullanmadığını, dervişlerin dünyayı 'tasarlama' biçimini metnin yapısına yerleştirdiğini ve dervişlerin konumuyla koşutluk içinde olan yani merkezin karşısında bir dili kurduğunu görmek mümkün. Hem tarih ve mekân hem de kurgu açısından birbirinden ayrı gibi duran bu üç bölüm, her bölümde karşımıza çıkan bir kitap ve mekânla birbirine bağlanıyor. Romanın ilk bölümünde Hristo'nun okuduğu Giuseppe Manzoni'nin itirafnamesi 'Calenderia'yı yapıt boyunca dolaşan bir nesneye dönüşerek üç bölümü birbirine bağlıyor. Bir mekân olarak Saruhan'la da üç bölümde benzer olayların yaşandığı bir yer olarak karşılaşıyoruz. Manzoni, bir kalender derviş gibi düşünmeye Saruhan'da gördüğü düşle başlamıştır. İkinci bölümde Osmanlı Paşası Bahri Efendi'nin okuduğu Manzoni'nin itiraflarının tahrif edilmiş biçiminden oluşan kitaptaki bilmecelerden biri de Saruhan'dır. Üçüncü bölümdeki tüm olaylar ise Saruhan'da geçer ve bu bağlantıya açık bir gönderme yapılır: "İşbu kitabın ağnattığı şiylerin yeri bura mı diyin sordu. O da "Manzoni nam herüfün rüyet halinde Meryem anamızı ve Yahya efendimizi gordüğü han burasıdır" deyu cuvab iyledi" (s. 181). Yapıt boyunca dolaşan bir nesne (kitap) ve sürekli adı geçen bir mekân (Saruhan), birbirinden hem kronolojik olarak hem de kurgu açısından farklı gibi duran üç bölümün bütünlenmesini sağlar. Bir yandan da bu tekrarlar, kitabın temel meselelerinden biri olan Zaman'ın ne olduğu sorusuna gönderme yapar. İsimlerin değiştiği ama nesnelerin ve mekânların tekrar ettiği romanda, bu tekrarlar Kalender dervişlerin zaman kavrayışlarının bir yansıması olarak görülebilir. Romanın içinde dolaşan kitabın adı olan 'Calendaria'nın başında 'zamanı bildirir ama bildiren zamandır' yazar. Kalender piri Yusuf'un sözlerinde bu anlayış daha açık görülür: "Babam yok; çoktan hakka yörüdü, ama anın bana virdiği elyazması şimdi koynumda durur. Yani ol eski zamandaki bir şiy şimdi beniminen duruyor, burada. Şu dağınan şu kayalar eski insanların zamanında yok muydu? Zaman eğer ki ezelden ahire sıraya girmiş gunnerin akıb gitmesiyise, el yazması, kayalar ve dağ da ol zemana ait değil miydi, anler niyçün getmedi? Bundan şol fikre varırım ki, zaman ezelden ahire akmıyor; bir yir var ve ol yirde bazı şiyler oluyor, bazı şiyler yok oluyor. Ben babamınan aynı zamanda olmayabilirim, ama aynı yirdenim. Ol sebebden ezel ve ahir sıraya girmiş sanmam yağnış, zaman hakıykatde aynı yirde döngel idüp duruyor." (s. 207). Bu döngüsel zaman kavrayışının sonucu olarak, kişiler 'yok olanlar', mekân(lar) ve kitap(lar) ise 'var olanlar'a dönüşüyor. Manzoni'nin itiraflarının kaydedildiği kitapla düş gördüğü Saruhan, roman boyunca okurun karşısına çıkıyor. Böylece 'aynı zamanda olmayan ama aynı yerde olan' açığa çıkıyor. Benzer biçimde kişiler değişse de, isimler aynı kalıyor. Giuseppe Yusuf'a, İsa (Christ) Hristo'ya dönüşüyor. İlk bölümün sonunda Hristo'nun "Allahım beni niçin bıraktın" sözü, İsa'nın yazgısının yinelendiğine işaret ediyor.
Yeni ve aykırı bir dil Kalenderiye'nin en dikkat çekici özelliği, üçüncü bölümde kullanılan yeni ve aykırı dil. Üçüncü bölümde olaylar Sergüloğlu isimli bir derviş tarafından anlatılıyor ve bu bölüm kalender dervişin anlamadığını söylediği 'merkez'in diliyle değil, Sergüloğlu'nun 'merkez'e uzak (ve karşıt) diliyle yazılmış. Bu dil, Osmanlı paşasının konuşmasını tuhaf bulan birinin dili. Sergüloğlu, Bahri Paşa'nın konuşmasını tuhaf bulduğunu birkaç kez söylüyor: "Sertahririn dilini bek ağnamıyorudum; bir tuhafıdı, menim gırk didiğime kırk diyorudu, at mesdanı tertiyb olundukta Anadolu ve Karaman Beylerbeyileri Asitaneyi saadete da'vet olundu gimi laflar iderek süslü süslü sözleri püsküllendiriyor, anıyana kadar insanı türlü derdlere salıyorudu." (s. 175) Olayların, payitahttan yani merkezden gelen Osmanlı paşası olan Bahri Efendi'nin konuşmasını tuhaf bulan birinin ağzından anlatılması, yazarın yalnızca hikâye etmekle yetinmediğinin, hikâye etmenin bir dilsel temsil olduğunun üzerine düşündüğünün ve anlatılanın dilsel karşılığını bulmak için yeni bir dil geliştirdiğinin kanıtı. Üçüncü bölümde kullanılan bu dil, arkaik bir dil değil elbette. 16. yüzyılda Kayseri ağzıyla konuşan bir dervişin gerçek dili değil, 2008'de yazan bir yazarın 'merkezi dili' kırmak için icat ettiği bir dil. İcat edilen bu dil, Kalenderilerin merkezin karşısındaki konumunun dilsel karşılığı. Kalenderilerin inançlarıyla merkezin itikadının dışında kalmalarına koşut olarak, yazar bu dışarıda kalmayı dilsel olarak temsil eden bir araç geliştirmiş. Sergüloğlu'nun Osmanlı paşası ile Kalender pirinin dilini karşılaştırdığı yer, bu dilsel gerilimin özeti olarak görülebilir: "Yusuf Pir'i diğneriken nasıl 'ağlence cinleri' ortaya dökülüyorusa, Bahri Paşa'yı diğnerkene de 'mencilis cinleri' yekinib geliyorudu." (s. 202) Bahri Paşa, Osmanlı'yı ve onun meclisinin dilini temsil ederken Pir Yusuf'un dili, meclise gir(e)meyenleri temsil ediyor. Romanın yalnızca üçüncü bölümünde bu dilin kullanıp diğer iki bölümde 'normal' dilin kullanılmış olması, romandaki asıl gerilimi açığa çıkarıyor. Yine ilk iki bölümde ara bölümlerin başına konulan 'özet cümleler'in son bölümde yer almaması, son bölümün farklılığına işaret ediyor. İcat edilmiş bu dil, yalnızca anlatılan dönemin merkezi ve 'dışardakiler' arasındaki ilişkiyi temsil etmekle de kalmıyor, bugünün yerleşiklik kazanmış tarihsel anlatıları açısından da aykırı bir konuma işaret ediyor. Türkiye'de yazılan tarihsel romanların büyük kısmında mekân olarak İstanbul seçilirken, Korat, Zaman Yeli'nden beri 'İstanbul merkezlilik'in dışına çıkıp Kapadokya merkezli romanlar yazıyor. Romanın üçüncü bölümünde kullanılan dil, bu noktada İstanbul dışındaki coğrafyanın dilsel temsiline de dönüşüyor. Romanın üçüncü bölümünün dili, elbette, bugünün okuruna yabancı gelecektir ancak bu dilin, hikâye etmenin ötesine geçen kurgu anlayışının ürünü olduğu kavrandığında zorluk bir okuma keyfine dönüşebilir. Kalenderiye, kurgudaki yenilikler bir yana, içeriğiyle de ilgi çekici bir roman. Kadın cinselliği, ahlak, aşk, iktidar gibi Korat'ın romanlarının değişmeyen konuları, vurucu sorgulamalarla romanın 'içeriğini' belirliyor. Bu nedenle birincil olarak romanın kurgusuyla ilgilenmeyen okur da, Kalenderiye'yi okurken ayrı bir keyif alabilir.


Yalçın Armağan, Radikal Kitap, Kapak Yazısı, 28 Mart 2008

"Ben nasıl merkezin dışında duruyorsam, kitaplarım da öyle olsun"

Kalenderiye için kapak tasarımı,
Hannan Yedillioğlu 2008






Gürsel Korat:



'Kapadokya farklı halkların harmanlandığı bir yer. Yerellik ve milliyetçilik tuzağına düşmeden, kapalı bir böbürlenmeye girmeden gerçekte Anadolu'da ne olduğunu inceleyen bir yazarın günümüze çok şey sunacağına inanıyorum'




SEMA ULUDAĞ


Gürsel Korat'ın Kalenderiye adlı romanının tanıtım yazısında "aynı coğrafyanın farklı zamanlarına ışık düşürülüyor" cümlesine yer veriliyor. Korat'ın kitaplarına aşina olanların zihinlerinde belli bir yer edineceği varsayılarak söylenen bu cümle, Kalenderiye'nin satırları arasında dolaşırken anlamını değilse bile önemini yitiriyor. Çünkü Korat bol katmanlı, farklı bir dilli olan ve çağrışımlara açık bu romanda, okuruna keşfe açık bir alan sunuyor. Hangi okurun, romanın hangi noktasını keşfedeceği, bu keşif sırasında yazarın anlatmak istediğiyle yan yana düşüp düşmeyeceği bilenemez elbette, ama kesin olan bir şey var. Kalenderiye'yi okuyan herkes, hem satırlar arasında gezinirken hem de sonrasında zaman kavramı üzerine yoğunlaşacak...



Calendaria ve Kalenderiye sözcükleri arasındaki bağlantıyı biraz açar mısınız?


Takvime göre hareket etmek ve göğün cisimlerini taklit etmek Kalender zümrelerinin bir davranışıydı. Bu nedenle Calendar sözcüğüyle oynadım, takvim demekti, 'zamanı bildirir, ama bildiren zamandır' sözünü bu sayede söyleyebildim. Kalenderleri anlatmak asıl amacım değildi. Kalenderler, estetik sorunlarımın en köklüsü olan zaman kavramını didiklememi sağladı. İkinci bölümde tarihsel olaylardan yola çıkılıp iktidarın nasıl konumlandığını görüyoruz... Akkoyunlular'a karşı yararlılık gösteren Kayserililer, 1473'ten 1526'ya kadar Osmanlı'ya vergi vermez. Fatih tarafından af olunurlar, ama daha sonra vergiye bağlanırlar. Bu, çok çarpıcı bir bilgiydi. Ancak söz konusu durumdan tarihsel olanın bilgisini açığa çıkartmak adına değil, roman kahramanı yaratmak için yararlandım. Tarihsel zemine yaslanıp kontrol edilebilir bir sahne yaratmak, bugünkü derdimi o gün içerisinden söylemek için kullandığım bir yol. Bu açıdan Kemal Tahir'lerin Tağrık Buğra'ların açtığı çığırı reddediyorum.


Tarihteki olayları bilen ve açıklayan, bir tez geliştiren romancılara neden itiraz ediyorsunuz?
Roman yazarı, din ideoloğu veya bilici değildir. Bir roman yazıp tanrı, din, tarih, doğa, felsefe veya akla gelmedik her şey hakkında konuşan, ama edebiyat hakkında konuşamayan bu yazar bölüğünden sıkıldım. Resimli, fotoğraflı, dipnotlu tarih denemelerini 'roman' diye piyasaya sürenleri şikâyet edecek bir otorite arıyorum. Tarihsel roman denince bilgide ısrar eden ve estetiği dışlayan bir eğilim giderek baskın hale geldi. Tarihsel romanda bilgi teşhiri, bilgicilik, bilicilik, tezcilik, siyasetçilik, ideologluk eğiliminin hızla yükseldiği bir dönem yaşıyoruz. Bu, Kemal Tahir tavrının pes perdeden tekrarıdır. Akortsuz ve bestesiz. Tarihi kişileri alıp onlara konuşma bandı eklemek tarih romanı olabilir, ama roman olur mu?


Kitaplarınızda 'zaman' kavramı üzerinde duruyorsunuz, ancak bu romanda zamanla ilgili çarpıcı tanımlamalara yer vermişsiniz...


Evet, hatta bir yerde, "Geçmişten günümüze doğru bir zaman sınırlaması yok. Bir mekân var ve biz orada dönüp durmaktayız. Zaman dediğim şey, birtakım insanların anne, baba, çocuk olarak sıraya girmesi aslında annelik, babalık çocukluk kavramlarının hep kalması" deniliyor. Küçük biçim değişiklilikleriyle günümüz de böyle zaten. Kitapta, Calendaria diye bir metin takip ediyoruz aslında. Bütün kahramanları harekete geçiren de o. Kahramanlar arayış içindeler ve o sırada başka şeylerle karşılaşıyorlar. Gerçeği anlama kaygımız hiç bitmeyecek. Bulduğumuzu sandığımız çözümler, yarın geçerliliğini yitirecek. Zaman ve mekân kavramından sıyrılarak okunduğunda, güncel sorunlara değinen bir roman olarak algılanabilir.


Kalenderiye, düşünüldüğü kadar sofistike bir roman mı?

"Tarih romanıyla ilgili her şey bugünle ilgilidir" diyen Benjamin'e katılıyorum. Tarihsel olanın bilgisine vâkıf olmak bizi Osmanlıların safına katıp Kayseri'ye kadar getirdi, orada karakterler belirdi. Kadınların kendilerini nasıl algıladığını, onlardan nasıl korkulduğunu, nasıl kapatıldıklarını, kısacası günümüz kadınını da etkileyen sorunları anlatmak için bir imkândı. Aynı imkân iktidarın dilinin nasıl kurulduğunu anlatmak için de vardı. Romanda bir isyanla başlayan olaylar var, ama isyan değil, isyancının dili önemliydi. Ve bir anlatıcı, belirsiz bir yer ve zamanda konuşmaya başladı. Sorunuza dönersek, bence hem sofistike hem de dil heyecanını yaratan bir roman.


Sofistikeliği biraz da son bölümde kullanılan dilden kaynaklanıyor olabilir mi?

Romanlarımda hiçbir zaman alıntı yapmam. Yarattığım efsanenin hem alt hem de üst metnini yazarım. Son bölümde bir dil yarattım. Üst anlatıcının dilinde, İstanbul Türkçesi kullanılsaydı, yazar ön plana çıkacaktı. Romandaki düğümlerin çözüldüğü bölümü, 16. yüzyıl diliyle konuşan biri aktarınca ipler onun eline geçti. Bu dil, yazarın etkisinin görüldüğü yerleri kapatmama imkân verdi. Dille ararız özgürlüğü ya da tutsak düşebiliriz. Bu kadar anıştırmalı bir durum var aslında.

Yazar, kendini göstermemek için neden bu derece çaba harcıyor?

Yazar eğer görünürse, iş felsefi tartışmaya döner. Oysa kendisine soru sorulmaksızın yaşadıklarını, gözlemlerini anlatan biri olursa ortada sadece anlatıcının dili kalır. Bu da yazarın dil olarak olaya katılmamasını, o dilde özgürleşmesini, kendi yazı prangalarından kurtulmasını sağlar.

Anlaşılamama kaygısı duydunuz mu?

Sanatta oluşturduğunuz biçimsel yapıyla anlaşılır ya da anlaşılmazsınız. Ancak sanatla derin ilişkisi olanlar bunu anlar. Yazarken çok eğlendim. Etkileyici olduğunu düşündüğüm bir fonetik ortaya çıktı. Anlamayanlar olsa bile bunu seçtim. Çünkü edebi yapıt herkes anlasın diye yapılırsa edebi niteliğini yitirip sıradanlaşır. Zor anlaşılıyorsa, seçilen yolun da zor olduğu anlamına gelir. Çevrilip çevrilmemesi de dert değil. Benim için önemli olan Türkçe okuyanların bunun çok değerli bir roman olduğunu düşünmesi.



Özelde Kayseri, genelde Kapadokya kitaplarınızın temelini oluşturuyor. Nasıl bir kültür ki bu hâlâ oradan besleniyor ve hâlâ oradan üretiyorsunuz?
Merkezi edebiyatımız, İstanbul Türkçesinden besleniyor. Yeni bir şey yapmak istendiğimde geniş bir kültür birikimi taşıdığımızı düşünüp öncelikle buraya bakıyorum. İkincisi Kapadokya, başta Ermeniler, Rumlar, Türkmenler olmak üzere bu topraklar üzerinde yaşayan bütün halkların harmanlandığı bir yer. Böylesine zengin kültür dokusundan günümüze bir şeyler taşımak gerekir. Bu topraklar, bu kültür sadece beni değil, bakmasını bilen birçok yazarı besler. Yerellik ve milliyetçilik tuzağına düşmeden, kapalı bir böbürlenmeye girmeden gerçekte Anadolu'da ne olduğunu inceleyen bir yazarın günümüze çok şey sunacağına inanıyorum. Bu da beni kültür ve edebi dili başka bir yerden kurmaya yöneltiyor. Kalenderleri yazarak Osmanlı'nın, başka bir dil kullanarak merkezin dışına çıktım. İstanbul'un göbeğinde de bir kalender yazabilirsiniz. Önemli olan dili nasıl kurduğunuzdur. Öyle olursa İstanbul merkezli edebiyatın dışına çıkar ve başka bir ada kurabilirsiniz. O adayı kurmanın peşindeyim.
Merkezden bu kadar geri durmaya yönelten sebepler nereler?
Ben nasıl merkezin dışında duruyorsam, kitaplarım da öyle olsun düşüncesi beni buna yöneltmiş olabilir. Bu merkezin kötü olduğu ya da orada yaratılan edebiyata hayranlık duymadığım anlamına gelmesin. Hegemonik düşünce biçimlerinden, hegemonyadan uzak duruyorum. Edebiyatta solculuk yapmaktan yana değilim, ama öyle bir şey yazarsınız ki, oradaki keskinlikler solculuğunuzun izlerini taşır. Edebiyatta solculuk, devrimcilik yaparsanız edebiyat üzerinden politika yapmış olursunuz. Ama felsefenin, dinin, politikanın dillini edebi cümlelere dönüştürerek yazarsanız o edebiyat olur. Bunu yapmaya çalışıyorum.
Radikal Kitap Eki, 28 Mart 2008

"Zaman nedir diye sorarken..."


Kalenderiye için kapak tasarımı, Hannan Yedillioğlu, 2008

Söyleşi: Nursel Duruel

Kitap-lık dergisindeki son yazında “ben, kentlerden umudunu kesmiş bir kentliyim; estetiği daha çok geçmişte, aklı gelecekte arayan bir romantiğim” diyorsun. Kapadokya merkezli romanlarında bu yolda ilerlediğin söylenebilir. Peki, estetiği bugün içinde kurmak neden uzak geliyor sana?

Estetiği geçmişte aramak, insan eylemlerini ve duygularını geçmiş zaman dekoru önünde anlatmaktan başka bir şey değil. Geçmişi arayanlar ille de geçmişe özlem duymazlar. Geçmişi bir imkân olarak görüp geleceği arayanlar; asıl yenilikçiler onlardan çıkar gibime gelir.
Yaptığım şey, estetik öğeyi nerede daha iyi bulacağını düşünen yazarın bir seçimi. “Şöyle bir hayale dalıp bugüne varmak” daha doğru bir açıklama olur.

Baştan beri, “zaman” seni çok uğraştıran bir sorun. Zaman Yeli’nde felsefi düşünceyle boğuşan kahramanlar vardı. Güvercine Ağıt’ta inanç ve düşüncelerin zaman içinde coğrafyalar üzerindeki dolaşımını ve bunun felsefi izlerini gördük. Kalenderiye’de bunların yanı sıra bireylerin kendi yaşam deneylerinden çıkardıkları zaman algısıyla yüz yüze geliyoruz. Romancıdaki değişimden mi kaynaklanıyor saydıklarım? Zaman Yeli’nden bu yana ne değişti?

İnsan kendindeki değişimi gerçekten tam olarak bilemiyor. Yalnızca hissettiğim şudur ki, ben bu kitabı çalışırken, hiç yaşamadığım yoğunlukta yazı “seansları” geçirdim. Yazı beni çekti, sündürdü desem yanlış olmaz. Değişen şey mi, bu kitapta özellikle ortaya çıkan şey mi, bilmiyorum.
Zaman, roman yazmadan çok önceleri de beni çok düşündürürdü. Ben hep zaman kavramındaki metafiziği roman diline indirgemek istedim. Kalenderiye’de ilk kez, zaman kavramıyla ilgili olarak çok uzun soluklu roman cümleleri kurabildiğimin farkındayım.

Kalenderiye’de sezgiler çok öne geçmiş. Sezgi, hem romanın akışını sağlayan hem de okurun sezgilerini harekete geçiren bir öğe haline gelmiş. Kahramanlar, kendi durum ve koşulları çerçevesinde ne olacağı hakkında düşünürken sezgileri giriyor devreye. Dolayısıyla romanın akışında ortaya çıkabilecek olasılıkları da dile getirmiş oluyorlar. Henüz o aşamadayken bunun gerçekleşip gerçekleşmeyeceği bilinmiyor kuşkusuz. Ama ‘olabilir’lik düşüncesi okuru kışkırtıyor. Romana akışkanlık getiren, olayları birbiriyle bağlayan sezgi, bir yandan da okuru sezginin doğası üzerine düşünmeye yöneltiyor. Sezgiyi, bile isteye mi çoklu işlevi olan bir roman elemanı haline getirmek istedin?

Bunu gerçekten şimdi fark ediyorum. Roman yazarken her şeyi bilerek ve planlayarak yapmak imkânsız. Ben sadece anlattıklarımda anlaşılmadan kalan bir şeyler olmasın istedim.

Romanda genel anlamda dile ilişkin çok sayıda gönderme var. Romanın dili ile romanın göndermede bulunduğu dil ayrışıyor. Dilin yazıya geçirilmesi nedeniyle de alfabe göndermeleri yer alıyor. Kahramanların sıkça yüz yüze kaldığı karşıt durumlar burada da ortaya çıkıyor. Değişik kültürlerden insanlar kendi kültür dilleriyle değil başka alfabelerle yazabiliyor. Bu da ilginç bir biçimde çapraz buluşmalara yol açıyor. Bu saptamadan hareketle romanın dili için ne söylemek istersin?

Arap alfabesi kullandığımız çağda, İtalyan dünyasından gelen ve Türkçe bilen tüccarların dilimizi yazıyla nasıl ifade edecekleri sorusu benim için çok eğlenceli bir düşünceydi. Latin dünyasından gelen hiç kimsenin, bugün bizim ses değerlerimizi kullanarak yazamayacağı belliydi. Örneğin Kalenderiye demenin batılı karşılığı Calenderia olabilirdi. Dilimizdeki ç, ö, ü, ğ gibi pek çok harf Latin dünyasındaki dillerde olmadığından, sözgelimi ölçü sözcüğünü oelcheu şeklinde yazmak kaçınılmaz oluyordu.
Buradan hareketle kahramanlarımızın bu dil dünyasının yarattığı kargaşayı yaşaması, okur için gerçek bir oyun zevki yaratacaktı. Çünkü okur da bu dil oyununun bir parçası olacak ve sürüklenecekti.
Tabii amacım bu oyunla sınırlı bir şey olamazdı; dil, Osmanlı’nın ve aslında Anadolu’nun, nasıl bir çoklu kültür dokusuna sahip olduğunu göstermekteydi. Ortaçağda tüm dinsel cemaatlerin kendi yazısını kullandığını, Türkçe konuşan halkların Yunan, Ermeni veya Arap alfabesine göre yazmalarının etnik bir ayrılığı değil, kesinlikle dinsel ayrımı gösterdiğini bundan daha iyi anlatacak aracım olamazdı. Bu koşullarda Anadolu’yu yazı dilinden irdeleyen bir insani bakış aradım, bunu edebiyata çok yaraşan bir yaklaşım saydım. Çünkü dini, etnisiteyi ve sosyolojik hakikatleri değil de dili hareket noktası seçmek bir yazarın edebiyata en yakın olanı başlangıç saydığını gösterir.

Üç bölümden oluşan Kalenderiye Türkçenin iki farklı kullanımıyla yazılmış. İlk iki bölüm günümüz Türkçesiyle, üçüncü bölüm ise romanın geçtiği zamanın konuşma dili sayabileceğimiz arkaik bir Türkçeyle. Yazarın uydurduğu anlaşılan sözcükler, deyişler hesaba katılırsa yaratılmış bir dil demek de mümkün. Dilin böyle iki farklı kullanımına neden gerek duydun?

Bu, benim buluş heyecanı yaşadığım en önemli olaydır. Anlatıcının (Sergüloğlu’nun) dönemin diliyle konuştuğu bölümü yazmak, kim nasıl konuşursa konuşsun kendi lehçesine döndürmek gibi bir tutumu var. Dil düşünceyi belirleyip yönlendiren bir etkendir. Şimdi aynı anlama gelen iki cümle söyleyeceğim ve bu cümlelerin birini kullanan kişinin ötekini yadırgayacağını bileceğiz. Çünkü bunlardan yalnızca birini, o cümleyi aidiyet duygusuyla benimsemiş toplumsal katmanlardan, yığınlardan veya sınıflardan gelen kişiler söyleyebilir:

“Ruhum daraldı, çıldırmak üzereyim.”
“İçim öhlezidi, delleneceğem.”

“Ruhum daraldı” diyen kişi öteki dille konuşturursanız, o kişinin düşünce sistematiği de, sınıfsal konumu da, aklı da, kavramsal düzeneği de farklı durduğundan şakaya benzeyecek ve komik olacaktır. Demek ki, dil aslında sadece söylenen bir şey değil, içinde pek çok düşünce imkânını, yolunu, çağrışımı ve davranışı barındıran büyük bir sistemdir. Örneğin tüh, yalnızca tüh değil aynı zamanda el hareketidir. Diyeceğim odur ki, kişileri farklı bir dil düzeninden konuşturmak, okuru o kişilerin mantığıyla özdeşleşmeye sürükleme çabasıdır. Bu da yazar anlatıcıyı devreden çıkarır, o dil gerçeğiyle konuşan kişiyi merkeze getirir. Böylesi bir yazı tutumu, edebiyatımız için şüphesiz bir yeniliktir.

Sergüloğlu, bir roman kişisi olarak Tanrı anlatıcı rolünü de çalıyor. Anlatım olanaklarını çoğaltabilmek için mi seçtin bu yolu?

Tam söylediğim şey: Gerçeklik vehmi ve inandırıcılık dilde saklı durur. Ben inandırıcılığı çoğaltmak istedim. Yazdıklarım yazılıp okunan bir şey değil de, görünen, izlenen ve sesleriyle akılda kalan bir anlatım tadında olsun istedim.

Sergüloğlu çok şenlikli bir söyleyişle acı şeyler anlatıyor. Aslında, meddahla kamera gözü buluşuyor onda. İki ayrı anlatım yöntemini iç içe geçirerek zamanın iki ucunu / uçlarını buluşturmuş, birleştirmiş oluyor. Sözlü geleneğin meddahı ile sinemanın olanakları aynı gövdeye ruh veriyor. Yazılı kültürden görsel-sözel kültüre evrilişin ortamı ve tanığı olduğu söylenen çağımızda, bu romanda giriştiğin deneme, adım attığımız evreyi edebi araçlara dönüştürme arayışı mıdır?


Ben sadece sözlü anlatım tekniğini yazılı edebiyat imkânına dönüştürdüğümü düşünmüştüm. Kamera gözünün buna eklendiğini söylemen hoş bir saptama oldu. Bu saptamanın bana söylediği şey şu: “Günümüz sözlü kültüre doğru gidiyor, okumak gözden düşüyor, bir yazar, sözlü anlatımla sinema anlatımının imkânlarını buluşturuyor.” İnsan bunu kendisinin yaptığını iddia etse belki gereksiz ve hatta yanlış olur. Bunu Nursel Duruel söylüyorsa bana gerçekten susmak ve hoşnut olmak düşer. Ama inan ki, yazarken, bu söylediğini gerçekten düşünmüş değildim.

Kalenderiye’de ortaoyunu ve çağdaş dramanın olanaklarından da yararlanılmış. Anlatıcılığını Sergüloğlu’nun üstlendiği bölümde daha belirgin hale geliyor bu. Romanın ritmi hızlanıyor. Onun soluk soluğa öznelliğiyle anlatıcılığının gerektirdiği nesnellik, değil tek cümlede tek sözcükte bile yer değiştirebiliyor. Meddah, ortaoyunu, çağdaş drama, sinema... Belki gözden kaçırdığım başka anlatım olanakları da kullanılmıştır. Anlatımda çoğul teknik kullanma arzusu farklı dallarda yazan birinin hepsini birleştirme çabası olarak görülebilir mi?

Yazar aslında kendi olanaklarını, onları kullanıncaya kadar bilemez. Bu kitapta kullandığım yazı tekniği ve biçim, bunu gerçekleştirmeye karar verdiğim ana kadar bende saklı dursa da, benim bile farkına varamadığım bir şeydi. Ben sadece inandırıcı olan, yazının içerdiği düşünce haline okuru çeken bir metin yazmak istedim. Bunu sınadım. Sınadığım şeyde sanırım bu soluk soluğa gidiş etkisini yaratan anlatıcı tekniği üzerine düşünmem oldu: Ses tekrarları, deyimler, benzetmeler bunu sağladı. Bir senteze gitme arzusu yaşadım mı, bir birleştirme çabası mıydı? Burada bir teknik seçim yaptığımı söylersem fazla iddialı konuşmuş olurum. Bu yazardan çok eleştirmenin söyleyebileceği bir durum gibime gelir.

Roman kendi içinde defalarca açıklanıyor. Anlattığını, başka bir vesileyle yeniden anlatıyor. Çin tiyatrosu gibi. Döngüsellik zaman algısıyla da bağlantılı gibi geliyor bana. Romanın adında saklı tohum her döngüde hem aynı hem bambaşka hayatlarda patlıyor. Dolayısıyla, roman kendi üzerine de açıklama getiriyor sanki. Bu tekrarlar, döngüler neden?

Aslında son derece basit bir nedeni var: Yazarlar ne anlatıyorsa onu çeşitli noktalarda durup yinelemeli ve okura anımsatmalıdır. Bunu yaptım ama daha korkusuzca yaptım, çünkü zaten zaman döngüsel bir roman yazdığıma göre bu teknik tam yerini buluyordu. Bir de sanırım zamanın döngüselliğine uygun bir teknikle konuşma çabası, anlatımın döngüselliğini de zorunlu koşul olarak yanında getirdi.

Kalenderiye’de kadın ve erkek kahramanların birbirlerine ve karşı cinse bakışları, sevgi -şefkat- aşk- tutku- kıskançlık- pişmanlık gibi duygular ve cinsellik bağlamında geniş bir yer tutuyor. Ama romanın kapsadığı farklı zaman dilimlerinde, farklı coğrafya ve kültürlerde benzer yaklaşımlarla dile getiriliyor hepsi. Kadınları ‘anlatılan’ olarak bu kadar öne çıkaran bir romanda, kadın kahramanlar arasındaki sevgi bağları, erkekler arasındaki yüksek dozajlı sevgi, dayanışma, duygu ve düşünce paylaşımındaki içtenlik, cömertlik yanında epeyce zayıf kalıyor. Baştan beri cinsler arasındaki eşitsizliğe karşı koyan, hatta cinsiyetçi sözcük kullanmamakla övünen bir yazarın kaleminden çıkan bu romanda, kantarın erkekler lehine ağır bastığını söyleyebilir miyiz?

Sanırım hayır. Benim görevim romanda cinsiyetlere eşitlik dağıtmak değil, kurduğum romanın gerçekliği içinde, olasılık ve mantıksal zorunluluk kuralları gereği cinslerin davranışlarına bir açıklama getirmektir. Ben bu söylediklerini değil, bambaşka şeyleri görüyorum romanda. Çünkü öznel duruşlarımızla okuyoruz eninde sonunda.

Kalenderiye’de akıl-beden dolayımında ahlak, ağırlıklı tartışma konularından biri. Ayrıca düşünce-inanç, varsıllık-yoksulluk, kabullenme-isyan, sömüren-sömürülen, iyilik-kötülük, varlık-yokluk, ölüm-hayat, rüya gerçek, gibi ikili kavramlar ve karşıtlıklar, kimi kez su yüzüne çıkarak kimi kez derinlere inerek roman boyunca çoğul bir tartışma ortamı yaratıyor. Ama hayattan kopuk, soyut tartışmalar değil bunlar. Olaylardan ve kahramanların yaşamından kaynaklanıyor hepsi. Yine de şöyle sormak istiyorum: Düşüncenin, aklın önde tutulduğu bir roman denebilir mi Kalenderiye için?

Denemeyeceğini düşünüyorum. Tersine, bu romanda kanımca coşkular ve duygular teraziye çıkmıştır. İkiliklere gelince: Ben bu romanı yazmadan önce kavramları sıraya koyup onlara göre yazmadım. İkili durumları anlatmak üzerine bir roman yazacağım aklıma bile gelmedi. Ben en çok insan gövdesinin ve eyleminin yakınında gezdim. Buradan o insanın düşüncesine, sonra başka insanın eylemine, sonra onun düşüncesine gittim.


Kalenderleri, Haydarileri, batınileri neden seçiyorsun? Neden merkezdeki inanç gruplarıyla değil de, diğerleriyle oluşturuyorsun romanı? Düşünsel melezler romanlarında daha iyi, daha baskın, daha yeni olanaklara açık duruyor. İnsanların etnik kökenleriyle ilgilenmediğin halde merkezde olmayanları iyiler olarak öne çıkarıyorsun, neden?

Bütün güzel fikirler, çelişki dolu kafalardan çıkar. Güzeller melezdir, üretken düşünceler karmaşıktır. Bir de “merkez” nedir, bugünden bakınca farklı görünüyor. Dört yüz yıl önce toplumun dinsel ortalaması ve merkezi Sünnilik değildi. İktidar Sünni olsun varsın, romana konu olan insan dokusu tam da anlattığım gibiydi. Dört yüz yıl önce nüfusun önemli bir bölümü Hıristiyandı. Haydarileri, Kalenderileri toplumda çok seyrek rastlanır meczuplar saymak bugünün bakışıdır.

Dinsel ritüeller (vaftiz, semah vb..) çok canlı anlatılıyor romanlarında. İnsanlık tarihinde ritüellerin kapladığı alan çok geniş olduğu için mi çekiyor ilgini?

Ritüel anlatımında belki de hikâye edilmeye çok uygun bir yapı vardır. Biraz da bunlarda düşünceyi eylem halinde gösterme olanağı bulunur.

İnsan ve yer adlarına da dikkat çekiliyor Kalenderiye’de. Sözcük olarak taşıdıkları anlamın ötesinde, romanın döngüsel kurgusunda da pay sahibi oluyorlar. Adlar üzerinde yoğunlaşmanın ne gibi gerekçeleri var?


Bilmeceyi okurun önüne koyuyorum. Bu bilmece yer adları ve kişi adlarıyla ilgili, adım adım çözülüp diğer insan hallerine bağlanıyor. Burada söz oyunlarıyla kurulan bir eğlence ve oyun duygusu var. Derin anlamlar taşımaktan çok derin anlamları çağıran oyunlardır bunlar. Üstelik tuhaf biçimde gerçekçi ve çok aydınlatıcıdır. Romanın okuyucuya hiçbir şey öğretmeye çalışmadan pek çok şey hakkında zihin açıcı şeyler öne sürebileceği önermesine uygun bir hal.

Kalenderiye önceki romanlarla (Zaman Yeli, Güvercine Ağıt) bağını koparmıyor. Tersine, içine çağırıyor onları. Yalnız onları değil, bazı öykülerini, denemelerini de... Kimi kez Erciyes, güvercin, çiftaslan gibi alamet-i farika niteliğindeki motiflerin göze sokulmadan, incelikle tekrar edilmesi sağlıyor bunu kimi kez kavramlar. Böylece büyük bir çember birbirine ulanarak, iç içe geçerek tamamlanmaya doğru yol alıyor. Doğal olarak şu soru geliyor akla: Bugün elimizde tuttuğumuz bu üçüncü Kapadokya romanı en baştan bütün olarak mı planlandı, yoksa romanlar birbirini yolculukta mı doğuruyor?

Senin de çok iyi anımsayacağın gibi Zaman Yeli ilk yazıldığında, roman hakkında konuştuklarımızda, bunun zamanla Kapadokya hakkında yazılacak dört roman haline geleceği bilinmiyordu. Dolayısıyla “eline kalemi aldığı andan itibaren sonsuz geleceği gören Tanrı yazar” kıvamında sözler edemeyeceğim. Güvercine Ağıt’ı yazdığımdan belli bir süre sonra sanırım ben bu kitapları yirminci yüzyıla kadar uzanan bir tarih şeridi üzerinden yazacağım, dedim. Bu düşünce ilk aklıma geldiğinde güzel görünmüştü ama her yüzyıla ait bir roman yazsam, yedi yüz yılı on romanla anlatacağım anlaşılıyordu. Yazılmaz değildi ama Kapadokya üzerinden giden on roman çok fazla insanlık durumu ve çok fazla tarih demekti. Tekrara düşmekten kurtulamazdım.
Kapadokya hakkında dört ayrı zamanda dört ayrı roman yazmak kararı bu çelişkiden çıktı. Bu dört romanda zamanın geçişi içindeki mekân ve insan bulunmalıydı. Hem zaman kavramını, hem zamanın mekânı dönüştüren gücünü, hem de mekânın zamanla ilişkisini insan eylemiyle iç içe geçirerek düşünebileyim istiyordum. Bunlar birbirini zorunlu olarak izleyen romanlar olmamalıydı, tema olarak birbirlerine göndermeler içerse bile, bağımsız romanlar olmalıydı.
Uzatmayayım, ben dört romanın üçünü yazdım, biri kaldı. Bunu böyle yapacağımı da açık seçik olarak neredeyse dört yıldır biliyorum. Oysa Zaman Yeli’nin hazırlık süreci de dahil bugün üç romanın kişisel tarihimde on sekiz yılda tamamlandığını görüyoruz. Yani adı üstünde Zaman Yeli; ama bu yel benim üstümden de geçip saçımı ağartmış, kafamı kelleştirmiş, yüzümü soldurmuş. Aslında bana zaman nedir zaman nedir diye sorarken ne gördümse o kalmış.


Nursel Duruel Röportajı, YKY Kitap-lık, Nisan 2008

Tarih Tezi Öne Sürmek Edebiyatçıya Düşmez


Kalenderiye için kapak tasarımı, Hannan Yedillioğlu, 2008



Halim Şafak- Zaman Yeli (İletişim,1994) ve Güvercine Ağıt’ın (İletişim,1999) temel özellikleri Kapadokya merkezli bir geçmişin yeniden oluşturulması üstüne kurulmuş olmalarıydı. İlla bir yerden başlamamız gerekecekse bildik tarihle ilintilendirilmesine pek izin vermeyen bu tarih ilgisiyle roman arasındaki ilişkiden başlayabiliriz.
Tarih romanı dendiğinde bundan ne anlamamız gerekiyor? Romanlarınızı bildik tarih romanlarından ayıran özellikler nelerdir?

Gürsel Korat- Ben tarihi roman yazarı değilim. “Tarih romanı” veya “tarihi roman” dendiğinde tarihsel bir olay veya tarihsel kişi üzerinde yoğunlaşan romanları anlıyoruz. Bu romanlar tarihsel bir gerçeği ifşa etmek, açıklamak ve hatta tezler öne sürmek için yazılır. Oysa bu, romancılık değil olsa olsa tarihçiliğin romancılık şeklindeki tezahürüdür. Hal böyle olunca roman, siyasal tezlerin çarpışma alanına döner. Kemal Tahir Devlet Ana’da, Tarık Buğra Kuruluş’ta ne yaptıysa, ona özenen bir yığın kişi de aynı şeyi yaptı. Bu yazar tavrının İslamcı, Irkçı veya Sosyalist örnekleri bir yana, şimdilerde yeni milliyetçi “Çılgın Türkler” ve Liberal “Allah’ın Kızları” gibi şubeleri de mevcuttur.
Tarih romanları, adından da anlaşılacağı üzere tarihi olayları anlatır. Genel olarak kötü, yaygaracı ve dediğim dedik bir üslupla yazılmışlardır. Ancak olağanüstü olanları da vardır: Hugo’nun 1793, Tolstoy’un Savaş ve Barış ve Thomas Mann’ın Seçilen adlı romanlarını şöyle bir anımsamak bile yeter. Olağanüstü olmalarının nedeni şudur: Hugo, Tolstoy veya Mann, herhangi bir tarihsel, toplumsal tezi kahramanlarına söyletmezler. Onların işi bir tez savunuculuğu yapmak değil, bir tarihsel dönemin olaylarını hem olduğu gibi kavramak hem de insanın bu olaylar karşısındaki halini roman cümlesine dönüştürmektir.

Neden Tarih romancısı olmayasınız? Siz de tarihi olayları anlatmıyor musunuz?

Benim yazdıklarımda tarihi olaylar ve tarihsel kişilikler uzaktan geçen görüntülerdir. Benim hiçbir romanım gerçek bir tarihsel kişiliği kahraman olarak seçmemiştir. Çünkü ben romandaki her tarihsel sorunun bugünle ilgili bir sorun olduğunu söyleyen W.Benjamin gibi düşünüyorum. Şüphesiz, yazdığım romanlarda sözü edilen tarihsel dönemin insan ilişkilerini, dönem olaylarını inandırıcı bir biçimde kurmayı, o dönemde sözünü ettiğim olayların anakronik karakterde olmamasını gözetirim. Yani Kanuni devrinde yaşayan birini buharlı gemiye bindirmem. Bu, anlatılan karakterin sahihliğini yitirmemesi içindir, tarihi dönemde neler olduğunu açıklamak için değil.
Hem, bir tarih dönemi romanını nasıl yazmalı ki? Bugünden düşünen, zihni bugüne göre işleyen ve bugünün diliyle yazan insanlar, çok eski bir çağı, bir dönemi ve kişiyi yazıp, “böyle oldu” derken, bu tez, hem gereksiz hem de tatsız olmuyor mu? Hatta böyle oldu bile demek yetmiyor, işi belgeler koymaya, fotoğraflar eklemeye vardıranlar da var. Bu durumda, yapılan şey roman yazarlığı mı, hızını alamamış bir edebi tarihçilik mi sorusu akla geliyor.
Benim yazdıklarıma, içinde geçmişte yaşandığı söylenen olaylar bulunması nedeniyle tarih romanı diyeceklere itiraz edemem. Ancak ben sadece belirli toplumsal koşullar altındaki insanın dünyasıyla ilgilenmek ve seçtiğim bütün kahramanlarda, kendimde deneylediğim tüm insani halleri ortaya koymak dışında bir amaç taşımıyorum. Beni tarihi gerçekleri açıklamak ilgilendirmiyor. Büyük tarihsel kişilikleri yazmaktaki ısrara şiddetle karşıyım. Bu hal, yıllar önce Ömer Türkeş’in itiraz ettiği bir şeyi aklıma getiriyor: Türkeş, mealen, tarihi kişilerin mezardan çıkıp da yahu utanmıyor musunuz, biz böyle mi yaptık diyemedikleri için mi istismar edildiklerini sormuştu. Şüphesiz bu itiraz çok doğruydu ama ben bu konuda yine de anlayışlı olabilirim. Yazar her şeyi tahayyül ettiği gibi onu da varsın tahayyül etsin. Ama bunu yaparken hangi insani deneyimle bunu gerçekleştirdiğini, ortaya sürdüğü önermelerin hangi bilinmeyen bir insani durumu aydınlattığını da kendine sorsun. Milan Kundera, bir roman o güne kadar bilinmeyen bir insani durumu aydınlatmıyorsa ahlâka aykırıdır derken çok haklıdır. Bırakalım tarihi aydınlatmak bilginlerin ahlâkı olsun, romancının değil.

Oysa ben sizin yazdıklarınızda yeni bir tarih oluşturmak bir gibi farklılık olduğunu düşünüyorum. Bu, yazdıklarınızı ütopikleştiriyor. Tarihin içinde ama başka bir tarih oluşturuyorsunuz, desem?

Reddederim. Yeni bir tarih oluşturmuyorum; yalnızca hayali tarihsel kahramanlar, tarihsel kıvamlı edebi sözler kuruyorum. Çünkü yeni bir tarih kurmak, tarih tezi ortaya koyma iddiasıdır. Verili tarihsel kurguya göre düşünmediğimi söylüyorsanız size hak veririm. Ama ondan ötesine hayır. Çünkü yeni bir tarih oluşturmak ve eğrileri doğrultmak edebiyatçıya düşmez. Örneğin ben ütopyayı gelecekçi bir tasarım olarak görmekten vazgeçip geçmişe döndürdüğümde, çıkıp da tarihte bir bilinmeyen Çiftaslan Ayaklanması vardır dedim mi? Hayır, böyle bir ayaklanma yok çünkü. Benim Saruca Abdal’ım gerçek bir tarihsel kişilik midir? Hayır. Benim hangi romanımdaki kişiye gerçek bir kişidir denebilir? Kendi yarattığım efsanelere göndermeler yaparak, kendi yazdığım beyitleri, kitabeleri tarihselleştirerek, edebiyata selam çakıyorum, tarihe değil. Yeni bir tarih oluşturmuyorum ben; tarih zemininde insanın açmazlarını yokluyorum. Benim işim tarihle değil estetikle ilgili sorunlardır. Güzel olanı bulmaktır, insanın vicdani, ahlaki, felsefi, politik ve günlük sorunlarını, edebi dile çevirip oradan söylemektir.


Zaman Yeli Moğolların Anadolu’ya geliş zamanını, yani 1243’ü, Güvercine Ağıt 1294’ü eksen olarak seçiyor. Yeni romanınız Kalenderiye ise 1324 yılıyla açılış yapıyor. Üç romanın bu noktada yakınlıkları nelerdir? Kapadokya’dan hareketle, insan ve mekân merkezli bir tarih oluşturmaya çalıştığınız söylenmeli mi?

Ben Osmanlı İmparatorluğu’ndan beslenen, İstanbul’da billurlaşan edebi dili kendi edebiyatımda kırılmalara uğratarak bir yenilik kuracağımı düşündüğüm için, Osmanlı’nın “av sahası”nın dışına çıktım. Bu, ancak daha önceki bir tarihsel döneme çekilmekle mümkün olabilirdi. Kitaplarıma konu olan ve sizin de andığınız bu tarihler, Osmanlı’nın olsa olsa embriyon olduğu bir döneme rastlar. O tarihleri ele alarak yazmamın nedeni budur. Yine de bu, Osmanlı olan ne varsa nefret ettiğim anlamına gelmez. Tarihte kalmış olayların veya toplumların yandaşı veya düşmanı olmak saçmadır. Olsa olsa anlamaya çalışabiliriz. Ben insan veya mekân merkezli bir tarihin nasıl kurulacağını bilmiyorum. Benim işim tarihsel zemin üzerinde gördüğüm iktisat, yönetim, ahlâk ve duygu hallerini roman cümlesi haline getirmek için çaba harcamaktan ibarettir.
Yapmaya çalıştığım şey bu nedenle Osmanlı öncesinde kalan arkaik bir dil kurmak ve “öteki” olan, ezber bozan, algıları zorlayan bir şeyler yaratmaktı. Bunu İstanbul’la kendini var eden dili kötüleyerek değil, ondan ayrı durarak yapmam gerekiyordu. Demek ki ben insan ve mekân merkezli bir tarih değil, zaman ve mekân merkezli bir edebi bakış yaratmanın peşindeydim. Okur benim yazdıklarımdan kendi meşrebince bir politik, ahlaki, vicdani bir sonuç çıkarabilirdi; bu benim kusurum değil, her okurun konumunun farklı olmasından gelen doğal sonuç olacaktı.
İlle de tez gerekiyorsa işte burada tezimi öne süreyim: Edebiyatçının kimseye “doğru öyle değil, şöyle” deme hakkı olamaz. Tarihteki gerçek neyse ne, edebiyat doğruları öğretmek işi değil, olsa olsa her türlü doğruluk iddiasıyla yüzleşme işidir.

Romanlarınızda çokkültürlü bir yapı kurmuş olmanız doğrudan Kapadokya’nın tarih içindeki konumuyla açıklanabilir mi?

Ben Yunus’un yetmiş iki milletten söz ettiği Kapadokya’yı yazdım. Oraya yönelmemin temelinde bugün yetmiş iki milletten yalnızca buçuğunun kalması yatıyor. Ben çok sayıda din, boy, soy arasında dolaşmayı seviyorum. Çünkü ben milliyetçi değilim ve hiçbir dinle bağım yok. Ben Türkçe konuşan, bu dille yazan, yazdığı dili çok seven bir dünyalıyım. Kendimi millet ve din kavramlarıyla tanımlayamam.
Bütün bunlar güncel ve tarihsel arasındaki ilişkiyi nasıl kurduğumu sanırım gösterecektir. Roman yazarken içinde bulunduğum ruhsal algı budur.

Yeni romanınız Kalenderiye’de de coğrafyalar iç içe. İtalya’da başlayan macera Kapadokya’da bitiyor. Kalenderiye de önceki romanlarınızda olduğu gibi coğrafyalar arası yolculuklar üzerinden kurulmuş. Sizin yazdıklarınızda insan kadar ruhu da gezginliğinin bir parçası olarak algılanmaya açık duruyor.
Romanlarınızdaki hatta öykülerinizdeki gezginliğinizi neye yorduğunuzu doğrusu merak ediyorum.


Gezerim de ondan diyeceğim sanılmasın. Hayır, seçtiğim dönemin kahramanlarının karakteridir bu. Güvercine Ağıt’ta Gülbeyaz gezgin değildir, nedeni açıklanır. Dimitri niye yola çıktı, Leon neden yollardaydı, bu görülür. Ama ne Vasili, ne de Haydar gezgindir. Saruca Abdal bir derviştir, Melamet ehli neden gezer, saklısı yoktur. Fazıl tüccardır, Manzoni tüccardır, neden gezdikleri açıktır: Çünkü ortaçağ tüccarına “ayağı tozlu” derler. Kalender dervişi Yusuf göğün takvimine uyar, o bir ışık cismi gibi devran etmektedir. Göğün burçları ne yapıyorsa, yıldızların bir akıl düzenine göre dolaştığını düşünenler de onu yapar: Sürekli hareket halindedirler; onlara göğün takvimine uyanlar denilir. Çünkü kalender, aynı zamanda takvim sözcüğünün bir başka karşılığıdır. Ve çünkü Kalenderiye bir derviş zümresinin adı olduğu kadar, Yunani “iya” ekini düşünerek ele aldığımızda Kalender Ülkesi anlamına da gelir.
Benim yazdığım romanların çok geniş bir coğrafyaya yayılmasının gezginlikle değil, kültürel iklimin yaşandığı havzayla ilişkisi vardır. Bunu ısrarla ve önemle vurgulamak zorundayım.

Kalenderiye size göre insana ve dünyaya dönük neyi dert etmenin romanıdır?

Bu soruya yanıt verecek kadar her şeyi bilen ve okurunu oraya yönlendirebilen Tanrı yazarlarımızdan değilim. Her dert ettiğim şeyin bir diğerine bağlandığını biliyorum, neyi nasıl açıklayabilirim? Zaman, mekân, akıl, cinsiyet, düş, aşk, vicdan, yalnızlık… Görüleceği gibi benim bir derdim yok, bir dertler zinciri taşıyorum. Bana ne yaptığımı sorarsanız işte taşıdığım bu dertleri zincir edip şıngır şıngır sürükleyerek dolaşan bir kalender olduğumu söylerim. Yani zamanı yazarım ya, söyleyen zamandır mirim Halim.

Cumhuriyet Kitap, 3 Nisan 2008