İşbu Kitabın Ağnattığı Şiyler...


Gürsel Korat, önceki iki romanında dervişlerin ve iktidardakilerin dünyası arasındaki farkı öne çıkarmıştı. Üçüncü kitap 'Kalenderiye'de 16. yüzyıldaki Kayserili dervişlerin dünyasını anlatmakla yetinmeyip, onların 'dili'ni de yazıya geçirmeyi deniyor



YALÇIN ARMAĞAN



Gürsel Korat, Zaman Yeli'nden (1994) beri, 'tarihsel' denebilecek romanlar yazıyor ve bu romanlarda tarih kitaplarında rastlayamadığımız dervişlerle onların çatışma içinde olduğu ve tarih kitaplarında okuduğumuz iktidarların hikâyesini anlatıyor. Zaman Yeli'nin ardından Korat, Güvercine Ağıt'la (1999) dervişlerin dünyası ile iktidardakilerin dünyası arasındaki farkı daha açık biçimde öne çıkarmıştı. Bu serinin üçüncü kitabı olarak düşünülebilecek Kalenderiye'de ise diğer iki kitaptan farklı olarak dervişlerin dünyasını ve iktidarla çatışmasını anlatmakla yetinmeyip, onların 'dili'ni de yazıya geçirmeyi deniyor. Kalenderiye, 1324'te Taronto'da babasını arayan Hristo'nun hikâyesiyle başlıyor. Hristo'nun babası Giuseppe Manzoni'yi, Güvercine Ağıt'ta zindandaki Avrupalı tüccar olarak hatırlıyoruz. Manzoni'nin ve Hristo'nun (üç günde geçen) hikâyesinin anlatıldığı ilk bölümden sonra, ikinci bölümde 1527'nin Kayseri'sine geçiliyor. Yine üç günün anlatıldığı bu bölümde, 'kızılbaş isyanı'nın ardından Osmanlı sarayının yolladığı Bahri Efendi ile şehrin ileri gelenleri arasındaki gerilim anlatılıyor. Kayseri ahalisinin değil, 'elit'inin anlatıldığı bu bölüm daha tanıdık bir tarih anlatısı. Yöneticilerin 'asi'ler tarafından esir alınmasıyla biten ikinci bölümün ardından, 'farklı' bir dille kurulmuş ve yine üç günün anlatıldığı üçüncü bölümde isyandan sonra yaşananlar bir Kalender dervişinin 'ağzı'ndan aktarılmış.
Zamana anlamlı göndermeler Bu üç bölümün birbirine nasıl bağlandığı saptandığında Korat'ın, dervişleri yalnızca hikâye etmek için bir araç olarak kullanmadığını, dervişlerin dünyayı 'tasarlama' biçimini metnin yapısına yerleştirdiğini ve dervişlerin konumuyla koşutluk içinde olan yani merkezin karşısında bir dili kurduğunu görmek mümkün. Hem tarih ve mekân hem de kurgu açısından birbirinden ayrı gibi duran bu üç bölüm, her bölümde karşımıza çıkan bir kitap ve mekânla birbirine bağlanıyor. Romanın ilk bölümünde Hristo'nun okuduğu Giuseppe Manzoni'nin itirafnamesi 'Calenderia'yı yapıt boyunca dolaşan bir nesneye dönüşerek üç bölümü birbirine bağlıyor. Bir mekân olarak Saruhan'la da üç bölümde benzer olayların yaşandığı bir yer olarak karşılaşıyoruz. Manzoni, bir kalender derviş gibi düşünmeye Saruhan'da gördüğü düşle başlamıştır. İkinci bölümde Osmanlı Paşası Bahri Efendi'nin okuduğu Manzoni'nin itiraflarının tahrif edilmiş biçiminden oluşan kitaptaki bilmecelerden biri de Saruhan'dır. Üçüncü bölümdeki tüm olaylar ise Saruhan'da geçer ve bu bağlantıya açık bir gönderme yapılır: "İşbu kitabın ağnattığı şiylerin yeri bura mı diyin sordu. O da "Manzoni nam herüfün rüyet halinde Meryem anamızı ve Yahya efendimizi gordüğü han burasıdır" deyu cuvab iyledi" (s. 181). Yapıt boyunca dolaşan bir nesne (kitap) ve sürekli adı geçen bir mekân (Saruhan), birbirinden hem kronolojik olarak hem de kurgu açısından farklı gibi duran üç bölümün bütünlenmesini sağlar. Bir yandan da bu tekrarlar, kitabın temel meselelerinden biri olan Zaman'ın ne olduğu sorusuna gönderme yapar. İsimlerin değiştiği ama nesnelerin ve mekânların tekrar ettiği romanda, bu tekrarlar Kalender dervişlerin zaman kavrayışlarının bir yansıması olarak görülebilir. Romanın içinde dolaşan kitabın adı olan 'Calendaria'nın başında 'zamanı bildirir ama bildiren zamandır' yazar. Kalender piri Yusuf'un sözlerinde bu anlayış daha açık görülür: "Babam yok; çoktan hakka yörüdü, ama anın bana virdiği elyazması şimdi koynumda durur. Yani ol eski zamandaki bir şiy şimdi beniminen duruyor, burada. Şu dağınan şu kayalar eski insanların zamanında yok muydu? Zaman eğer ki ezelden ahire sıraya girmiş gunnerin akıb gitmesiyise, el yazması, kayalar ve dağ da ol zemana ait değil miydi, anler niyçün getmedi? Bundan şol fikre varırım ki, zaman ezelden ahire akmıyor; bir yir var ve ol yirde bazı şiyler oluyor, bazı şiyler yok oluyor. Ben babamınan aynı zamanda olmayabilirim, ama aynı yirdenim. Ol sebebden ezel ve ahir sıraya girmiş sanmam yağnış, zaman hakıykatde aynı yirde döngel idüp duruyor." (s. 207). Bu döngüsel zaman kavrayışının sonucu olarak, kişiler 'yok olanlar', mekân(lar) ve kitap(lar) ise 'var olanlar'a dönüşüyor. Manzoni'nin itiraflarının kaydedildiği kitapla düş gördüğü Saruhan, roman boyunca okurun karşısına çıkıyor. Böylece 'aynı zamanda olmayan ama aynı yerde olan' açığa çıkıyor. Benzer biçimde kişiler değişse de, isimler aynı kalıyor. Giuseppe Yusuf'a, İsa (Christ) Hristo'ya dönüşüyor. İlk bölümün sonunda Hristo'nun "Allahım beni niçin bıraktın" sözü, İsa'nın yazgısının yinelendiğine işaret ediyor.
Yeni ve aykırı bir dil Kalenderiye'nin en dikkat çekici özelliği, üçüncü bölümde kullanılan yeni ve aykırı dil. Üçüncü bölümde olaylar Sergüloğlu isimli bir derviş tarafından anlatılıyor ve bu bölüm kalender dervişin anlamadığını söylediği 'merkez'in diliyle değil, Sergüloğlu'nun 'merkez'e uzak (ve karşıt) diliyle yazılmış. Bu dil, Osmanlı paşasının konuşmasını tuhaf bulan birinin dili. Sergüloğlu, Bahri Paşa'nın konuşmasını tuhaf bulduğunu birkaç kez söylüyor: "Sertahririn dilini bek ağnamıyorudum; bir tuhafıdı, menim gırk didiğime kırk diyorudu, at mesdanı tertiyb olundukta Anadolu ve Karaman Beylerbeyileri Asitaneyi saadete da'vet olundu gimi laflar iderek süslü süslü sözleri püsküllendiriyor, anıyana kadar insanı türlü derdlere salıyorudu." (s. 175) Olayların, payitahttan yani merkezden gelen Osmanlı paşası olan Bahri Efendi'nin konuşmasını tuhaf bulan birinin ağzından anlatılması, yazarın yalnızca hikâye etmekle yetinmediğinin, hikâye etmenin bir dilsel temsil olduğunun üzerine düşündüğünün ve anlatılanın dilsel karşılığını bulmak için yeni bir dil geliştirdiğinin kanıtı. Üçüncü bölümde kullanılan bu dil, arkaik bir dil değil elbette. 16. yüzyılda Kayseri ağzıyla konuşan bir dervişin gerçek dili değil, 2008'de yazan bir yazarın 'merkezi dili' kırmak için icat ettiği bir dil. İcat edilen bu dil, Kalenderilerin merkezin karşısındaki konumunun dilsel karşılığı. Kalenderilerin inançlarıyla merkezin itikadının dışında kalmalarına koşut olarak, yazar bu dışarıda kalmayı dilsel olarak temsil eden bir araç geliştirmiş. Sergüloğlu'nun Osmanlı paşası ile Kalender pirinin dilini karşılaştırdığı yer, bu dilsel gerilimin özeti olarak görülebilir: "Yusuf Pir'i diğneriken nasıl 'ağlence cinleri' ortaya dökülüyorusa, Bahri Paşa'yı diğnerkene de 'mencilis cinleri' yekinib geliyorudu." (s. 202) Bahri Paşa, Osmanlı'yı ve onun meclisinin dilini temsil ederken Pir Yusuf'un dili, meclise gir(e)meyenleri temsil ediyor. Romanın yalnızca üçüncü bölümünde bu dilin kullanıp diğer iki bölümde 'normal' dilin kullanılmış olması, romandaki asıl gerilimi açığa çıkarıyor. Yine ilk iki bölümde ara bölümlerin başına konulan 'özet cümleler'in son bölümde yer almaması, son bölümün farklılığına işaret ediyor. İcat edilmiş bu dil, yalnızca anlatılan dönemin merkezi ve 'dışardakiler' arasındaki ilişkiyi temsil etmekle de kalmıyor, bugünün yerleşiklik kazanmış tarihsel anlatıları açısından da aykırı bir konuma işaret ediyor. Türkiye'de yazılan tarihsel romanların büyük kısmında mekân olarak İstanbul seçilirken, Korat, Zaman Yeli'nden beri 'İstanbul merkezlilik'in dışına çıkıp Kapadokya merkezli romanlar yazıyor. Romanın üçüncü bölümünde kullanılan dil, bu noktada İstanbul dışındaki coğrafyanın dilsel temsiline de dönüşüyor. Romanın üçüncü bölümünün dili, elbette, bugünün okuruna yabancı gelecektir ancak bu dilin, hikâye etmenin ötesine geçen kurgu anlayışının ürünü olduğu kavrandığında zorluk bir okuma keyfine dönüşebilir. Kalenderiye, kurgudaki yenilikler bir yana, içeriğiyle de ilgi çekici bir roman. Kadın cinselliği, ahlak, aşk, iktidar gibi Korat'ın romanlarının değişmeyen konuları, vurucu sorgulamalarla romanın 'içeriğini' belirliyor. Bu nedenle birincil olarak romanın kurgusuyla ilgilenmeyen okur da, Kalenderiye'yi okurken ayrı bir keyif alabilir.


Yalçın Armağan, Radikal Kitap, Kapak Yazısı, 28 Mart 2008

1 yorum: