Tarih Tezi Öne Sürmek Edebiyatçıya Düşmez


Kalenderiye için kapak tasarımı, Hannan Yedillioğlu, 2008



Halim Şafak- Zaman Yeli (İletişim,1994) ve Güvercine Ağıt’ın (İletişim,1999) temel özellikleri Kapadokya merkezli bir geçmişin yeniden oluşturulması üstüne kurulmuş olmalarıydı. İlla bir yerden başlamamız gerekecekse bildik tarihle ilintilendirilmesine pek izin vermeyen bu tarih ilgisiyle roman arasındaki ilişkiden başlayabiliriz.
Tarih romanı dendiğinde bundan ne anlamamız gerekiyor? Romanlarınızı bildik tarih romanlarından ayıran özellikler nelerdir?

Gürsel Korat- Ben tarihi roman yazarı değilim. “Tarih romanı” veya “tarihi roman” dendiğinde tarihsel bir olay veya tarihsel kişi üzerinde yoğunlaşan romanları anlıyoruz. Bu romanlar tarihsel bir gerçeği ifşa etmek, açıklamak ve hatta tezler öne sürmek için yazılır. Oysa bu, romancılık değil olsa olsa tarihçiliğin romancılık şeklindeki tezahürüdür. Hal böyle olunca roman, siyasal tezlerin çarpışma alanına döner. Kemal Tahir Devlet Ana’da, Tarık Buğra Kuruluş’ta ne yaptıysa, ona özenen bir yığın kişi de aynı şeyi yaptı. Bu yazar tavrının İslamcı, Irkçı veya Sosyalist örnekleri bir yana, şimdilerde yeni milliyetçi “Çılgın Türkler” ve Liberal “Allah’ın Kızları” gibi şubeleri de mevcuttur.
Tarih romanları, adından da anlaşılacağı üzere tarihi olayları anlatır. Genel olarak kötü, yaygaracı ve dediğim dedik bir üslupla yazılmışlardır. Ancak olağanüstü olanları da vardır: Hugo’nun 1793, Tolstoy’un Savaş ve Barış ve Thomas Mann’ın Seçilen adlı romanlarını şöyle bir anımsamak bile yeter. Olağanüstü olmalarının nedeni şudur: Hugo, Tolstoy veya Mann, herhangi bir tarihsel, toplumsal tezi kahramanlarına söyletmezler. Onların işi bir tez savunuculuğu yapmak değil, bir tarihsel dönemin olaylarını hem olduğu gibi kavramak hem de insanın bu olaylar karşısındaki halini roman cümlesine dönüştürmektir.

Neden Tarih romancısı olmayasınız? Siz de tarihi olayları anlatmıyor musunuz?

Benim yazdıklarımda tarihi olaylar ve tarihsel kişilikler uzaktan geçen görüntülerdir. Benim hiçbir romanım gerçek bir tarihsel kişiliği kahraman olarak seçmemiştir. Çünkü ben romandaki her tarihsel sorunun bugünle ilgili bir sorun olduğunu söyleyen W.Benjamin gibi düşünüyorum. Şüphesiz, yazdığım romanlarda sözü edilen tarihsel dönemin insan ilişkilerini, dönem olaylarını inandırıcı bir biçimde kurmayı, o dönemde sözünü ettiğim olayların anakronik karakterde olmamasını gözetirim. Yani Kanuni devrinde yaşayan birini buharlı gemiye bindirmem. Bu, anlatılan karakterin sahihliğini yitirmemesi içindir, tarihi dönemde neler olduğunu açıklamak için değil.
Hem, bir tarih dönemi romanını nasıl yazmalı ki? Bugünden düşünen, zihni bugüne göre işleyen ve bugünün diliyle yazan insanlar, çok eski bir çağı, bir dönemi ve kişiyi yazıp, “böyle oldu” derken, bu tez, hem gereksiz hem de tatsız olmuyor mu? Hatta böyle oldu bile demek yetmiyor, işi belgeler koymaya, fotoğraflar eklemeye vardıranlar da var. Bu durumda, yapılan şey roman yazarlığı mı, hızını alamamış bir edebi tarihçilik mi sorusu akla geliyor.
Benim yazdıklarıma, içinde geçmişte yaşandığı söylenen olaylar bulunması nedeniyle tarih romanı diyeceklere itiraz edemem. Ancak ben sadece belirli toplumsal koşullar altındaki insanın dünyasıyla ilgilenmek ve seçtiğim bütün kahramanlarda, kendimde deneylediğim tüm insani halleri ortaya koymak dışında bir amaç taşımıyorum. Beni tarihi gerçekleri açıklamak ilgilendirmiyor. Büyük tarihsel kişilikleri yazmaktaki ısrara şiddetle karşıyım. Bu hal, yıllar önce Ömer Türkeş’in itiraz ettiği bir şeyi aklıma getiriyor: Türkeş, mealen, tarihi kişilerin mezardan çıkıp da yahu utanmıyor musunuz, biz böyle mi yaptık diyemedikleri için mi istismar edildiklerini sormuştu. Şüphesiz bu itiraz çok doğruydu ama ben bu konuda yine de anlayışlı olabilirim. Yazar her şeyi tahayyül ettiği gibi onu da varsın tahayyül etsin. Ama bunu yaparken hangi insani deneyimle bunu gerçekleştirdiğini, ortaya sürdüğü önermelerin hangi bilinmeyen bir insani durumu aydınlattığını da kendine sorsun. Milan Kundera, bir roman o güne kadar bilinmeyen bir insani durumu aydınlatmıyorsa ahlâka aykırıdır derken çok haklıdır. Bırakalım tarihi aydınlatmak bilginlerin ahlâkı olsun, romancının değil.

Oysa ben sizin yazdıklarınızda yeni bir tarih oluşturmak bir gibi farklılık olduğunu düşünüyorum. Bu, yazdıklarınızı ütopikleştiriyor. Tarihin içinde ama başka bir tarih oluşturuyorsunuz, desem?

Reddederim. Yeni bir tarih oluşturmuyorum; yalnızca hayali tarihsel kahramanlar, tarihsel kıvamlı edebi sözler kuruyorum. Çünkü yeni bir tarih kurmak, tarih tezi ortaya koyma iddiasıdır. Verili tarihsel kurguya göre düşünmediğimi söylüyorsanız size hak veririm. Ama ondan ötesine hayır. Çünkü yeni bir tarih oluşturmak ve eğrileri doğrultmak edebiyatçıya düşmez. Örneğin ben ütopyayı gelecekçi bir tasarım olarak görmekten vazgeçip geçmişe döndürdüğümde, çıkıp da tarihte bir bilinmeyen Çiftaslan Ayaklanması vardır dedim mi? Hayır, böyle bir ayaklanma yok çünkü. Benim Saruca Abdal’ım gerçek bir tarihsel kişilik midir? Hayır. Benim hangi romanımdaki kişiye gerçek bir kişidir denebilir? Kendi yarattığım efsanelere göndermeler yaparak, kendi yazdığım beyitleri, kitabeleri tarihselleştirerek, edebiyata selam çakıyorum, tarihe değil. Yeni bir tarih oluşturmuyorum ben; tarih zemininde insanın açmazlarını yokluyorum. Benim işim tarihle değil estetikle ilgili sorunlardır. Güzel olanı bulmaktır, insanın vicdani, ahlaki, felsefi, politik ve günlük sorunlarını, edebi dile çevirip oradan söylemektir.


Zaman Yeli Moğolların Anadolu’ya geliş zamanını, yani 1243’ü, Güvercine Ağıt 1294’ü eksen olarak seçiyor. Yeni romanınız Kalenderiye ise 1324 yılıyla açılış yapıyor. Üç romanın bu noktada yakınlıkları nelerdir? Kapadokya’dan hareketle, insan ve mekân merkezli bir tarih oluşturmaya çalıştığınız söylenmeli mi?

Ben Osmanlı İmparatorluğu’ndan beslenen, İstanbul’da billurlaşan edebi dili kendi edebiyatımda kırılmalara uğratarak bir yenilik kuracağımı düşündüğüm için, Osmanlı’nın “av sahası”nın dışına çıktım. Bu, ancak daha önceki bir tarihsel döneme çekilmekle mümkün olabilirdi. Kitaplarıma konu olan ve sizin de andığınız bu tarihler, Osmanlı’nın olsa olsa embriyon olduğu bir döneme rastlar. O tarihleri ele alarak yazmamın nedeni budur. Yine de bu, Osmanlı olan ne varsa nefret ettiğim anlamına gelmez. Tarihte kalmış olayların veya toplumların yandaşı veya düşmanı olmak saçmadır. Olsa olsa anlamaya çalışabiliriz. Ben insan veya mekân merkezli bir tarihin nasıl kurulacağını bilmiyorum. Benim işim tarihsel zemin üzerinde gördüğüm iktisat, yönetim, ahlâk ve duygu hallerini roman cümlesi haline getirmek için çaba harcamaktan ibarettir.
Yapmaya çalıştığım şey bu nedenle Osmanlı öncesinde kalan arkaik bir dil kurmak ve “öteki” olan, ezber bozan, algıları zorlayan bir şeyler yaratmaktı. Bunu İstanbul’la kendini var eden dili kötüleyerek değil, ondan ayrı durarak yapmam gerekiyordu. Demek ki ben insan ve mekân merkezli bir tarih değil, zaman ve mekân merkezli bir edebi bakış yaratmanın peşindeydim. Okur benim yazdıklarımdan kendi meşrebince bir politik, ahlaki, vicdani bir sonuç çıkarabilirdi; bu benim kusurum değil, her okurun konumunun farklı olmasından gelen doğal sonuç olacaktı.
İlle de tez gerekiyorsa işte burada tezimi öne süreyim: Edebiyatçının kimseye “doğru öyle değil, şöyle” deme hakkı olamaz. Tarihteki gerçek neyse ne, edebiyat doğruları öğretmek işi değil, olsa olsa her türlü doğruluk iddiasıyla yüzleşme işidir.

Romanlarınızda çokkültürlü bir yapı kurmuş olmanız doğrudan Kapadokya’nın tarih içindeki konumuyla açıklanabilir mi?

Ben Yunus’un yetmiş iki milletten söz ettiği Kapadokya’yı yazdım. Oraya yönelmemin temelinde bugün yetmiş iki milletten yalnızca buçuğunun kalması yatıyor. Ben çok sayıda din, boy, soy arasında dolaşmayı seviyorum. Çünkü ben milliyetçi değilim ve hiçbir dinle bağım yok. Ben Türkçe konuşan, bu dille yazan, yazdığı dili çok seven bir dünyalıyım. Kendimi millet ve din kavramlarıyla tanımlayamam.
Bütün bunlar güncel ve tarihsel arasındaki ilişkiyi nasıl kurduğumu sanırım gösterecektir. Roman yazarken içinde bulunduğum ruhsal algı budur.

Yeni romanınız Kalenderiye’de de coğrafyalar iç içe. İtalya’da başlayan macera Kapadokya’da bitiyor. Kalenderiye de önceki romanlarınızda olduğu gibi coğrafyalar arası yolculuklar üzerinden kurulmuş. Sizin yazdıklarınızda insan kadar ruhu da gezginliğinin bir parçası olarak algılanmaya açık duruyor.
Romanlarınızdaki hatta öykülerinizdeki gezginliğinizi neye yorduğunuzu doğrusu merak ediyorum.


Gezerim de ondan diyeceğim sanılmasın. Hayır, seçtiğim dönemin kahramanlarının karakteridir bu. Güvercine Ağıt’ta Gülbeyaz gezgin değildir, nedeni açıklanır. Dimitri niye yola çıktı, Leon neden yollardaydı, bu görülür. Ama ne Vasili, ne de Haydar gezgindir. Saruca Abdal bir derviştir, Melamet ehli neden gezer, saklısı yoktur. Fazıl tüccardır, Manzoni tüccardır, neden gezdikleri açıktır: Çünkü ortaçağ tüccarına “ayağı tozlu” derler. Kalender dervişi Yusuf göğün takvimine uyar, o bir ışık cismi gibi devran etmektedir. Göğün burçları ne yapıyorsa, yıldızların bir akıl düzenine göre dolaştığını düşünenler de onu yapar: Sürekli hareket halindedirler; onlara göğün takvimine uyanlar denilir. Çünkü kalender, aynı zamanda takvim sözcüğünün bir başka karşılığıdır. Ve çünkü Kalenderiye bir derviş zümresinin adı olduğu kadar, Yunani “iya” ekini düşünerek ele aldığımızda Kalender Ülkesi anlamına da gelir.
Benim yazdığım romanların çok geniş bir coğrafyaya yayılmasının gezginlikle değil, kültürel iklimin yaşandığı havzayla ilişkisi vardır. Bunu ısrarla ve önemle vurgulamak zorundayım.

Kalenderiye size göre insana ve dünyaya dönük neyi dert etmenin romanıdır?

Bu soruya yanıt verecek kadar her şeyi bilen ve okurunu oraya yönlendirebilen Tanrı yazarlarımızdan değilim. Her dert ettiğim şeyin bir diğerine bağlandığını biliyorum, neyi nasıl açıklayabilirim? Zaman, mekân, akıl, cinsiyet, düş, aşk, vicdan, yalnızlık… Görüleceği gibi benim bir derdim yok, bir dertler zinciri taşıyorum. Bana ne yaptığımı sorarsanız işte taşıdığım bu dertleri zincir edip şıngır şıngır sürükleyerek dolaşan bir kalender olduğumu söylerim. Yani zamanı yazarım ya, söyleyen zamandır mirim Halim.

Cumhuriyet Kitap, 3 Nisan 2008




0 yorum: