Tutuculuk ve Kent Yönetimi

Resimde, yüksek binalar arasında ezilmiş gibi duran Sahibiye Medresesi var: Kayseri Mayıs 2008

GÜRSEL KORAT KAYSERİ ÖRNEĞİNDE BELEDİYECİLİĞİ DEĞERLENDİRİYOR

1950’lerde Osman Kavuncu ile başlayan, ardından 12 Eylül’le daha da güçlenen muhafazakârlık ve Özhaseki’yle devam eden süre zarfında yerel yönetimler kent için nasıl bir sınav verdi?

Sözcüğü tanımlamama izin verin: Türkiye’de muhafazakâr yoktur, tutucu vardır. “Tutucu” örümcek kafalıdır, “mutaassıp” denen o laftan anlamaz kişidir.
Bu kişi muhafazakâr değildir, eğer öyle olsa, onunla tartışma olanağı olurdu. Tutucu ile tartışılmaz; çünkü o tartışmaya kapalıdır. O tek şeyden anlar: Ya emir alacaktır ya da emir verecektir. Ortalama insanın ideolojisi tutuculuktur. Türkiye, ortalama insanların yönettiği, ürettiği ve yaşadığı bir yerdir.
Sözcükle oynamama da izin verin: Türkiye’de kendine muhafazakâr adını veren örümcek kafalılar, hiçbir sınava girmedi, tam tersine onlar şehirleri, tarihi, vicdanı, kamu yararını, yalnızca kendilerinin cevabını bildikleri bir sınava soktular. Bu sınav şöyle yapıldı: Tüm tarihi binalar, rant getiriyorsa, hangi kültüre ait olursa olsun yıkıldı, geçmişi bilinmeyen, uzaydan düşmüş gibi görünen, belleksiz şehirler yaratıldı ve soruldu: “Siz bu şehrin geçmişini biliyor musunuz?” “Evet” dedi yalancı tanıklar; “Biliyoruz, bu şehir Orta Asya’dan ışınlandı, İslam ile nurlandı. Zinhar, buralarda Hititler, Romalılar, Yunanlılar, Ermeniler ve Yahudiler yaşamadı.” Böyle cevap veren ulu kişilere Selçuklu medreseleri kurban edildi, onların ayaklarının altına paspas olsun diye Müzeler serildi. Yedi yüz yıllık binalar, abidik gubidik kermeslerin işporta pazarına dönüştü, iki bin yaşındaki kale, dünkü sarrafın taş kasası yapıldı.
Kayseri’de adı “sol” olan partiler de belediye yönetimine gelmedi değil, fakat genel siyasi programda asla bir değişiklik olmadı. Osman Kavuncu’yla başlayan eski mahalle yıkımı günümüzde amacına ulaştı, yıkılacak mahalle kalmadı. Kayseri bugün “eski” namına tükenmiş bir şehirdir. Kent yaşamıyla ilgili siyasi program, yer adlarındaki Türkçe olmayan belleği silmek; dinsel program ise halkı Sünnileştirmekten ibaretti. Sonunda belleksiz bir Türk-İslam toplumu kuruldu. Tek bildiği kuş karga olan, Müslüman olmayandan nefret eden bu bağnaz toplum mühendisliği kendisine “muhafazakâr” demeyi çok sevdi. Ama durun bakalım, iki medresesi arasına Hilton konduran bir muhafazakârlık biçimini ben hiç işitmedim. Bu kadar edepsizlik ancak herkesin edep yeriyle uğraşan taassupla mümkündür. Bu kadar görgüsüzlük ancak eğitimle öğrenilir. En ufak hareketlenmede “dine saldırdılar, ecdadımıza sövdüler” diyerek cana kastedenler -1969’da TÖS’ün Alemdar Sineması toplantısını anımsayın- istedikleri kadar küfür halinde duracak da, onlara kimse bir şey söylemeyecek mi?

Genel bir soru olması pahasına; yerel yönetimlerin (özellikle son 5-10 yılda) ticaretle-ekonomiyle kurduğu ilişkinin Kayseri’nin sanat, kültür gibi alanlarına etkileri neler olmuştur?

Yerel yönetim halkla nasıl ilişkileniyor, önce ona bakmak gerekir. Bu sadaka ekonomisinin, kültür ve sanatla artık hiçbir bağlantısı kalmadığı için, sanata nafakası ödenecek bir dul gibi baktığı anlaşılıyor. Bir de “sanatçılık” yerel dini-iktisadi topluluğun itikatlarına uygun bir goygoyculuk olunca, sanatçıya “orta malı” gibi davranılıyor ki, bu da kaçınılmaz görünüyor. Çünkü sanatçı soysuz olursa, sanat için para veren kişi de kendini hayırsever sanır.
Müslümanlığın akideleri mi değişiyor bilmem; bunu şunun için söylüyorum: “Sağ elinin verdiğini sol elin bilmeyecek” derdi bizim çocukluğumuzun Müslümanları. Şimdi yapılan hayrı insanın gözünün içine soka soka gösteren, insanı ezen bir Müslümanlık biçimi ortaya çıktı: Çadırlar kuruluyor ve insanlar sıraya girip iftar açıyorlar. Bu, evinde yiyecek olmayan insanların teşhiri demek değil de ne? İnsanları bu kadar ezmenin, yoksul birinden çıkar karşılığı (yani ona yemek vererek) hayır duası almanın neresi sevap olabilir? Kamusal alanın dilenciliğe, ezikliğe, “hayır” işlerine açılması kadar sosyal devlet reddiyesi olabilir mi? İnsanlara onuruyla çalışacakları bir toplumsal düzen sağlamak amacı yerine, kısa vadeli günlük çıkarlar sağlayarak kendi iktidarını sürdürmek haysiyetli bir siyaset tarzı mıdır?
Bu tarz bir siyasetin kültüre ve sanata bakışında da bir tür “benim için hayır duası et” kibri görüyorum. Kibirle sanata bakıyorlar ve bakışlarında ahlâki yargıdan başka bir yargı olmadığının farkında değiller. Sanatın ahlaki yargının konusu olamayacağını anlamayacak kadar bilgisizler. Sanat tarihimizin mirasına nasıl baktıklarını söyledim, orayı talan ettiler. Şiir deyince Karacoğlan’dan bin yıl kadar geride duruyorlar. Heykel’le kurdukları ilişki, “bükemediğin bileği öp ve hatta mümkünse kocaman binalar yaparak heykel sanatını bina formunda tekrarla” formülüyle açıklanabilir.
Tutuculuğun sanatla bir ilişkisi olamaz; onlar olsa olsa geleneksel sanatlarla ilişki halindedir: Bir hitabet sanatı olarak meddahlık, bilinmeyen paralar çevresinde gölge oyunu, sevindirik nağmeler arasında murahhas aza gazelciliği ve sekizinci dereceden taklit Mehmed Akif özentisi şaircilik.

Kayseri’nin tarihten gelen çok kültürlü yapısının, mimarisinin bozulduğunu düşünüyor musunuz? Bunda yerel yöneticilerin ve muhafazakâr toplumsal yapının etkisi ne yönde olmuştur?

Bütün bunlara biraz önce sorulmadan yanıt verdim. Ama şunu ekleyebilirim: Çokkültürlü yapı sadece başka dinden olanların yok edilmesiyle değil, köyden şehre göç eden, halk İslamıyla hemhal olmuş kitlelerin, yüksek zümrenin tarikat bordasına yanaşmasıyla da yıkıldı. Eskiden Avşarlar “Altı ayda bir yıkanıyok da bize gine de kirli diyorlar” derdi. Onlar namaz, oruç, gusül umursamazdı. Şimdi çok katı Müslümanlar neden onlardan çıkıyor, bunu düşünmeden geçemeyiz.
Kayseri’de sizin “muhafazakâr” dediğiniz, benim muhafazakar sözcüğünü bile bunlara çok gördüğüm toplumsal yapı otuz yıldır adım adım inşa edildi. Bütün bu yıkım, Türkiye’nin hızlı kentleşmesinden doğan kültür şokundan güç aldı, çünkü şehre yerleşenler eskinin kıymetini bilmeyecek köksüz, eğitimsiz köylülerdi. Öte yandan hızlı şehirleşmeden elde edilecek rant çıkarları “milli devlet kurmak için” yanıp tutuşan yeni-ittihatçı türedi zenginlerin işine yarayacaktı. Böylece geçmişten nefret eden, Osmanlı’yla bağını koparmak isteyen devlet kadrolarıyla, geçmişe ağıtlar yakan Müslüman radikallerin çıkarı yıkım noktasında uzlaştı; buna şehre yerleşmek isteyen taşralılar da hizmetkârlık yapınca, yıkım kitlesellik kazandı.
Bugün Türkiye’de şehirler bütünüyle birbirine benzer hale geldi de, insanların aynı yığınsallıkta düşünceleri de benzeşmedi mi? Türkiye’de sağcılıktan başka siyaset var mı? Binaları ve fikirleri birbirine bu kadar benzeyen derme çatma bir toplum başka türlü nasıl izah edilebilir?

Kayseri’nin problemlerinin giderilmesi için üniversitenin, mimarların, şehir plancılarının ve emekçilerin çıkışı var mı? Eğer yoksa ne yapmalı ki yerel yöneticilere baskı oluşabilsin?

Kayseri’de üniversite var mı gerçekten? “Universitas” sözcüğünün anlamını, evrensel değerlere bağlı olarak bilimsel üretimin değerini özellikle sosyal bilimler dalında bilen bir kimse oralarda yaşıyor mu? Sanayiye gerekli insan gücünün istihdamından başka bir amaç için okul açılıyor mu? Şehri sanayiye ve zenginlere göre tasarlamak, bir dilenci ekonomisi kurmak değil mi? Herkes dilenci olsun, zenginler istediğine zekât, istediğine iş versin; oh, ne tatlı hayat! Zenginlerin mal sahibi oldukları için hayırsever olabilmeleri kadar gülünç bir şey olabilir mi? Tanrı katında insanların eşit olduğunun inkârı değil mi bu? Bir yoksul, tatlı diliyle, güler yüzüyle “veremediği” için hayırsever olmayacak ama bir beyefendi ekşi yüzüyle de olsa verdiği için hayırsever olacak öyle mi?
Kayseri’de organik aydınlar yaşıyor, burjuvazinin organik eklentileri olarak solunum yapıyorlar. Bina yapılacak emredersiniz, okul açılacak baş üstüne, şu mahalle yıkılacak, derhal. Böyle bir şehir olmaz. Kilise restorasyonu deyince gözleri pörtleyen yetkililerin şehri. Hiçbir şehir bindiği dalı bu kadar kesmemiştir. Kazı koz anlayan, kilise denince, bu sözü söyleyeni Hıristiyan sanan dar kafalılar cehennemi. İçlerinde sağduyu sahipleri yok değildir: O şehirde yıkılan kiliseler için yarın ağlayacaklarını bilenler de vardır, ama onlar da sağa sola bakarlar, bu düşünceyi savunamazlar.
Ne yapmalı, kent sorunları ve çevre sorunları aynı kapsamda görülmeli ve ona göre mücadele verilmeli. Günümüzde çevre sorunlarına dikkat çekmek kadar anlamlı, acil ve radikal bir sol tavır yoktur. Yalnızca pet şişe karşıtı hareketin bile ne kadar anti-kapitalist bir hareket olduğu görülmüyor mu? Sayısız haklı siyasi zemin var sol için, yeter ki yeni bir dille, haklı bir siyasi mücadelenin yolunu açalım. Bence Türkiye solunun bir çevreci hareket çatısı altında bütünleşmesi gerekir.

Son dönem yasal değişikliklerle İncesu, Mimarsinan, Gesi, Erkilet, Endürlük gibi tarihi kasaba ve ilçeler de merkeze bağlandı. Buraların az da olsa korunabilir alanlar olduğu ifade ediliyor. Gerçekten böyle mi, nasıl korunacaklar?

Üzgünüm, merkezi belediyeye bağlanan bir beldenin yaşama şansı yoktur. Oralar artık birer mahalledir, çoktan nazım planı yapılmıştır. Bu konuda aslanlar gibi mücadele verecek bir ekip gerekir. Bir parti, bir güç. Öbür türlü, söyleye söyleye dilimde tüy bitti, bu şehir yıkılacaktır, bu şehir yıkılacaktır… Çevresiyle birlikte yok olacaktır.
Ben bu konuda konuşmaktan utanır oldum, onlar yıkmaktan ar etmiyorlar. Ayıp sahibinin utanmazlığı karşısında, onun yerine utanmak; işte yapılabilecek en ahlâklı eylem.
Dilenci olmamak için. Onurlu kalmak için.
Evrensel, Yerel Yönetimler ve Belediyecilik, 21 Mayıs 2008