"Dilde Özleşmeye Karşıyım"


Yazar Gürsel Korat, roman ve öykü yazmayı temel uğraş olarak seçtiği halde, zaman zaman deneme ve inceleme yazarak da edebiyata başka yönlerden ışık tutuyor. Bunun en son örneği yakın bir zaman önce ortaya çıktı: Dil, Edebiyat ve İletişim adını verdiği son kitabıyla Gürsel Korat, yıllardır üzerinde çalıştığı bir alanın, basının, dilsel ve yapısal boyutta kavramsal bir analizini yapıyor.

Tolga Yenigün


Yazar Gürsel Korat, ''Dilde sadeleşme' ifadesi bence yanlıştır: Dil karmaşıklaşmalı ve zenginleşmelidir. Ne kadar çok sözcükle düşünürsek o kadar zengin bir ifade gücümüz olur. Hem yeni sözcükler üretmeli hem de eski sözcükleri kullanabilmeliyiz. Öbür türlü "olanak sözcüğünü kullandı, hım demek ki solcu" gibi son derece sığ bir tarihin çocukları olmaya devam ederiz." diyor. Dilde sadeleşmeyi ulusal gerekçelerle yapmanın "sağlıklı bir yol" olmadığını söyleyen Korat, "falanca sözcük Arapçaysa atalım, yerine öz Türkçesini koyalım tavrının" dilin yüzyıllar boyu oluşan söz dağarcığına ve çağrışımlarına müdahale anlamı taşıyacağı görüşünde. Korat, "Bugün, röportajı Ruşen Eşref gibi, kişiliklerin tasvirine kadar varan ayrıntılar içinde yapsak olay çıkar! Bu da değişti. Demek ki dil, sürekli değişim demek zaten" dedi.


- Basın dilimizin evrimi ile dilimizin evrimi koşut mudur?
GK: Dilbilimci değilim fakat sanki Tanzimat'tan itibaren basın dilinin anlaşılırlığı üzerinde duran siyasi akımlar ve güçler, dilin yapısında önemli ölçüde ayrışma yarattılar. Her biri zaten aynı zamanda birer toplumsal pedagog olan erken dönem edebiyatçıları da böyle bir anlaşılırlık kıvamı tutturarak dili açıklığa kavuşturdular. Bu bir bakıma halkın kullandığı basit dile doğru gidişti, çünkü bu ülkede 1839 yılından itibaren ülkeyi yönetenlerin de yönetime talip olanların da halk nezdinde en çok sahip olmak isteyeceği şey anlaşılır olmaktı. Çeşitli gazeteler, kitaplar, (batı tarzında) piyesler halkın yaşamına yeni yeni girmekteydi ve bunların anlaşılırlığı ölçüsünde alıcı bulduğu bir gerçekti. Ayrıca bir siyasal program etrafında toplananların da aynı dili kullanmaları gerekliliği vardı. Bu nedenle, basın dilimizin evriminde modern edebiyatımızla yaşıt olan gazetecilik tarihimizin payı vardır. Eskiden muharrir (yazar) ve muhabir (haberci) ayrımı vardı. Fakat bu fark basın dilinde yazarlar aleyhine kapandı.
- Dilde sadeleşme ve Dil Devrimi?
GK: Dilde sadeleşmenin veya dilde yenilik hareketlerinin tıpkı Tanzimat'ta olduğu gibi kendi oluşum süreçlerine göre gelişmesini daha yararlı bir durum olarak görmekteyim. Dilde sadeleşmeyi ulusal gerekçelerle yapmak bence çok sağlıklı bir yol değil. Yani "falanca sözcük Arapçaysa atalım, yerine öz Türkçesini koyalım" tavrı, dilin yüzyıllar boyu oluşan söz dağarcığına ve çağrışımlarına müdahale eder. Ulusalcılık doğası gereği böyle bir eyleme girişip 1930'larda böyle bir budama hareketi yaptı; fakat her sert kırılmanın bir karşı kırılması da vardır: 1950'den bu yana artık ne Türkçe ezandan söz edilebilir oldu, ne de tarikat diline göre yapılaşmış bazı söylemlerin gücünü ortadan kaldırabilmek. Yani bizatihi 12 Eylül darbesini yapanlar, Atatürk'ün yolundan gittiklerini söyleyerek yüzlerce sözcük tutan yasaklar koydular, TRT'de ve okullarda bunların kullanılmasını yasakladılar. İşte o sözcükler arasında üçü çok dikkat çeker: Özgürlük, Örgüt ve Bilim. Bunun yerine "Hürriyet", "Teşkilat" ve "İlim" yeğlendi. Fakat çok ilginç değil mi, "Hürriyet" sözcüğünü, "piyasa ekonomisinin teşebbüs ruhu" olarak anlayan bir güruh sahiplendi. Teşkilat, MHP'nin ve tüm faşist partilerin çok sevdiği bir sözcük oldu. İlim de bilim dışında dinsel referanslara dayanan dinciliğin retoriğine işaret etti. "Dilde sadeleşme" ifadesi bence yanlıştır: Dil karmaşıklaşmalı ve zenginleşmelidir. Ne kadar çok sözcükle düşünürsek o kadar zengin bir ifade gücümüz olur. Hem yeni sözcükler üretmeli hem de eski sözcükleri kullanabilmeliyiz. Öbür türlü "olanak sözcüğünü kullandı, hım demek ki solcu" gibi son derece sığ bir tarihin çocukları olmaya devam ederiz.
- Kitabınızda basındaki bazı türlerin yok olduğunu belirtiyorsunuz.
GK: Doğal bir süreç bu. Mektup bir edebi bir tür olarak kullanılıyor mu hâlâ? Herhalde o iş bitti. Gezi yazısı, eskilere baktığınızda hayati önemdedir, oysa bugün gezi yazısı gazeteciliğin "gezi" ile bölümlenmiş bir dergi alanının konusudur. Gazetede çok ender görülen bir "renk" sayılır. Fıkra denen şeyi çocuklara hep öğretirler ama bir tür olarak artık onun kaybolduğunu, onun yerine "köşe yazısı"nın geldiğini birileri artık şu okul kitaplarını yazanlara söylese iyi eder. Bugün, röportajı Ruşen Eşref gibi, kişiliklerin tasvirine kadar varan ayrıntılar içinde yapsak olay çıkar! Bu da değişti. Demek ki dil, sürekli değişim demek zaten.
- Dilde yozlaşma ne o zaman?
Doğasındaki iyi nitelikleri yitirme ve soysuzlaşma anlamına gelen bu sözcük, bakış biçimine göre değişir. İslamcılar yeni Türkçeyi yozlaşma saydılar, ellili yılların Kemalistleri de dinsel referanslara dayalı dili.Yozlaşma bu değil. Yozlaşma, sığlaşma. Dilin yapısını bozma. İlkelleşme olarak ele alınmalı. Buna internet veya telefon yazışmalarının dili olarak ayrı bir başlık açmak gerek. Kitapta bunları tartışıyorum.
- Dil, Edebiyat ve İletişim'in başlıca konularından biri de söylem, söylemin yapısı ve basın dilinde belirlenme yaratan üst söylem. Bu nasıl bir dil sorunu peki?
GK: Temelde ideolojik ve ikonolojik bir dil evreni sözümüzün sınırını çiziyor. Bunu aşmadığımız sürece kendi fikirlerimizle değil, birilerinin fikirleriyle konuşuyoruz. Söylemler, magazinden spora, siyasadan ekonomiye varıncaya kadar birer zihin hapishanesi haline gelmiş olabilir. Bu hapishaneden çıkış sorgulayıcı bir zihinle mümkün. Ben bu bölümde bunu göstermeye çalışıyorum. Çünkü (görsel-işitsel-yazılı) basın diliyle kurduğumuz ilişki, Marx'ın ideolojiyi anlatırken söylediği "ideoloji, kulübede yaşayanların saraydakiler gibi düşünmesidir" ifadesini ister istemez akla getiriyor. Muktedirlerin söz düzeninden kurtulmamız şarttır. Bu taşımak zorunda olmadığımız ama bize zorla yüklenmiş bir kamburdur.
- Öteki kavramı?
GK: Dil, millet kavramı ortaya çıkmadan önce de vardı. Yani millet daha doğmadan dili konuşuluyordu! Çünkü siyasal bir kavram olan milletin (ulusun) ortaya çıkabilmesi için etnik ötekilerin "ayıklanması", aynı dilden-dinden olanların bir araya toplanması ve bunların ortak bir siyasi iradeyi benimsemesi gerekir. Bizde bu, bildiğiniz gibi 1908 devriminden sonra ortaya çıktı. Dünyanın en geç uluslaşmış ve kendine 1913'ten itibaren "Türk" demiş olan bu devletin resmi dilinin tarihi, şüphesiz çok eskidir. Demek ki bir dili millet ortaya çıkmadan önce konuşan topluluklar, boylar ve soylar vardır. Böyle olduğu için zaten sırf Hıristiyan oldukları için bazı insanların ötekileştirildiği ama onların yalnızca Türkçe konuştukları gerçeği görmezden gelinir. Orada ölçüt din olmuştur. Öte yandan ölçüt eğer, anadilin ne olduğu konusu olursa bu kez din geri plana düşer ve Türkçe konuşmayan herkes düşman ilan edilebilir. Bu ötekileştirmedir. Böyle bir felaketi başımıza getiren şeyin dil yasakları olduğunu söylemek zorundayım. "Dil ses bayrağıdır" diyenlere katılmıyorum ben. Böyle askeri benzetmeler yerine, ben onlara dilimizi annemizin kucağına benzetmelerini tavsiye ederim. Size kendi dilinizin yasak olduğunu ve ötekileştirildiğinizi bir düşünün: Bu en çok annenizin kucağında işittiğiniz sözlerin incinmesi demektir. Anadil, ana kucağı demektir, kimsenin kimseyi oradan mahrum etmeye hakkı yoktur.


22 Şubat 2009 Cumhuriyet Portal

http://www.cumhuriyet.com.tr/?im=yhs&hn=38760

"Zamanı Kalenderce Çözümlüyorum"



Kalenderiye, üç ayrı dönemde geçiyor, her biri üçer günde yaşanan üç bölümden oluşuyor. İnsani zaafları, şaşırma ve irkilme hissiyatını, hakikati ararken ölümün kıyılarında dolaşan insanları, iyiliği ve utanmayı hatırlatıyor. Gürsel Korat, Zaman Yeli ve Güvercine Ağıt romanlarında olduğu gibi yine bir Kapadokya hikâyesi anlatıyor. Özgün deyiş, mecaz ve lehçeler kullanan Korat, memleket edebiyatının özgün sesli bir anlatıcısı olarak yazarlık yolculuğunu sürdürüyor. Kalenderiye, Gürsel Korat’tan bugüne ve yarına seslenen bir roman. Yazar Gürsel Korat'la son kitabı Kalanderiye üzerine konuştuk.

TOLGA YENİGÜN

- Kalenderiye, Zaman Yeli ile başladığınız ve Güvercin'e Ağıt'la genişlettiğiniz bir dörtlemenin üçüncü kitabı olarak yayımlanıyor. Ancak diğer iki kitap gibi, birbirinden tümüyle bağımsız olarak da okunabileceğini göz ardı etmeden şunu sormak isterim: Kalenderiye, bugüne kadar pek de denenmemiş bir teknikle ve dille yazılmış bir roman. anlatının katmanlılığı açısından içerikle çok uyumlu olan bu tekniği ve dili neden seçtiniz ?

- Bunun en büyük nedeni, yazar olarak "edebiyatın merkezine" hep uzak durduğum gibi, yazı dilinde de İstanbul merkezli dile uzak duran bir ürün ortaya koyma isteğidir. Şüphesiz ki İstanbul'un edebiyatımızın ve dilimizin merkezi olmasına hiçbir itirazım yok. Bu dil edebiyatımızın eksenidir ve oradan yazmaya devam edeceğiz. Fakat bir edebiyatçının kendine sorması gereken soru nasıl bir yenilik ortaya koyabileceğidir; ben bununla ilgili sayısız söz söyledim, burada yinelemek istemem. Burada belirtmem gereken şey şu: Madem ben özellikle Kapadokya eksenli romanlarımda merkezden (Osmanlı'dan, İstanbul'dan) uzak bir noktayı (Selçuklu'yu, Kalenderileri) seçiyorum, dilsel bakımdan da merkez dışı bir seçim yapmak durumunda da değil miyim? Bu soru içimde ışıdığında ne yapacağımı bilmiyordum, Zaman Yeli'nde, Güvercine Ağıt'ta yer yer denemeler yapmıştım ama bunu bir metnin tümüne yayarsam ne olacak sorusu bana çok düşündürücü görünmekteydi.


- Anlatım tekniği olarak, daha önce hiçbir örneğiyle karşılaşmadığımız bir üçüncü bölüm var; nasıl ortaya çıktı bu?

- Çocukluğumdan beri bir olayı anlatan kişinin yalnızca söz söylemediğini, birtakım jestler, tekrar eden sesler, önem verilen şeyi öne çıkartan ve vurgulayan beden hareketleri edindiğini gözlemişimdir. Bunu metne geçirmenin yolu, kanımca, o hareketleri tanımlamak değil, o hareketlere uygun bir dil yaratmak olabilirdi. Ben Kalenderiye ile Orta Anadolu'nun ve özellikle Kayseri'nin en belirgin ses özelliklerini yazımın göbeğine oturttum. Yalnızca Kayseri'yi değil, Yozgat'ı, Çorum'u, Niğde'yi, Nevşehir, Kırşehir ve Konya'yı kapsayan bir söyleyiş ortalaması seçerek, bir yığın sözcük uydurarak, anlaşılmayacağını hiç düşünmeden, metnin gösterdiği sınırları da geçmeden anlatmaya başladım. Buna gerçekten bir anlık aydınlanma sonucunda karar verdiğimi belirtmeliyim. Ne olacağını, bunun sonunun neye varacağını hiç bilmiyordum. Dahası bunu öyle yazmaktan kendimi alıkoyamıyor, sürüklenerek yazıyordum. Metin en zorlu felsefi hakikatleri günlük dile çevirmemi sağlıyordu, en karmaşık toplumsal sorunlar anlatıcının basit bir tanımıyla çözümleniyordu. Böyle bir yaratıcılık münzeviliğini daha önce de yaşadım ama bu en unutulmazı oldu: Kalenderiye'yi çözüme kavuşturan üçüncü bölüm ve dolayısıyla orada kurduğum dil, yaşamımda süregiden ne varsa hepsini dondurup beni içine çekti. Köleler gibi çalıştım. Metni adeta sayıkladım. Çok şaşırıyor ve çok eğleniyordum. Ben böyle bir şeyi, bu yoğunlukla daha önce hiç yaşamadım.


- Selçuklu dilini yeniden yaratırken nasıl bir yöntem izlediniz ? Ne yaptınız ?

- Yeni sözcükler uydurdum, hepsini anımsamam zor. Örneğin "Gülümük verdi" dedim bir iki yerde, gülümsedi desem, o dilin içinde o kadar yeni duruyordu ki böyle söyledim. Herkeş dombuş dombuş gülüştü, derken dombuş sözcüğünü elbette uydurmuştum. Horozlar öttü demek yerine üğledi demeyi yeğledim, bir yerde de üğzüledi dedim; bu sözcükleri aslında başka bir dil kurulduğu izleniminin temel direkleri olarak metne saldığım çok açık. Bu temel direkler arasında anlatım ritmini veren ses tekrarlarını kurmamın da çok büyük bir etkisi olduğu ise tartışmasız.


- Romanın başından sonuna bir çok katmanlılık olduğunu söylüyorsunuz, neler var mesela?

- Burada Hıristiyan dünyasının (Özellikle Venedikli ve Rum tüccarların) Osmanlı'dan bağımsız, yarattıkları başka bir kültürel öbek öze çarpıyor, merkezden uzak duruş var (Kayseri, Kalenderiler), özel olarak Kalenderiliğin çok içeriden anlatımı var, kadın dünyası özel bir konu olarak duruyor, bir de Osmanlı'nın Anadolu'ya gerçekten dışarıdan bakan gözü var.


- Güvercin'e Ağıt'ta yer alan deyişlerin, şiirlerin ve romanın parçası kıldığınız kimi sözlerin alıntı olduğunu düşünenler olmuştur, bu nedenle de sık sık bu konuda açıklama yapmak gereği duydunuz, şimdi Kalenderiye için böyle bir düşünce oluşmadan neler söylemeniz gerekiyor ?


- Zaman Yeli'nden başlayarak üç kitaptır, metne uygun dil yaratma çabasının yanı sıra, bir de kitaba uygun deyişler, nefesler, anagramlar, kitabeler yazdım. Üç kitap boyunca yalnızca İştar Yazıtı'ndan bir cümle aldım, bir de ünlü SATOR AREPO anagramını alıp ona Hitit-Asur dili karışık bir nazire yazdım. Yani büyülü kare olarak da anılan o Latince anagramın tıpkısını başka bir dilde kuramasaydım, kullanmayacaktım. Kalenderiye'de de bir iki alıntı var: Kitab-ı Mukaddes'in Karamanlıcasından yaptığım alıntı hemen görülecektir: "Ey enmede goğleri eğen Allah, diye başlayan ve "sevin ey güveysiz gelin" diye biten o dua, beni romanı o dilde yazmaya iten en büyük etkenlerden biri olmuştur. Kalenderiye'de çok sevdiğim bir mezar taşından da alıntı vardır: Ey dost bana ziyarete mi geldin?
Bunlar dışında rahibin ettiği Latince dualar doğal olarak alıntıdır. Gerisi tümüyle benimdir, hatta bana özgüdür.


- Sizi özellikle neden Kalenderilik ilgilendiriyor, bu ilgiyi tıpkı dil anlayışında olduğu gibi merkeze uzaklık ya da merkezden ayrılık olarak değerlendirmek mümkün mü?

- Zaman Yeli'nde yazılanlara bir bakalım: O romanda ortodoksiden sapmış yığınların ayaklanması anlatıldı. Zaman Yeli, şehirlerdeki Sünni azınlık egemenliğini reddeden, ona karşı koyan Baba İshak asilerinin yarattığı fikir karmaşasını bir veri olarak ele aldı. Bu fikir Kapadokya Hıristiyan komünlerinde, yoksullukla kendini sınayan Müslüman dervişlerde, aynı çileye Müslümanlardan yüzyıllar önce başlayan Hıristiyan keşişlerde, yoksul düşen geniş yığınlarda ne etki uyandırmıştı? Ben bir toplumsal açıklama yapmak amacıyla yazmadığım için hayali bir toplum düzeni kurdum, orada tüm dinlerin heretiklerini (sapkınlarını diyeceğim hakaret gibi oluyor, oysa bunu bir değer yargısı kullanarak yazmıyorum) ele aldım. Güvercine Ağıt'a gelindiğinde çizgi dışına çıkan Müslüman Batınilik yenilmişti ama geniş bir coğrafyada izi sürülebiliyordu. 1294 yılındaydık ve pek çok bileşke, bugün halk tipi İslam denen çizginin uçlarını sivriltmişti. Kalenderiye 1527 yılına geldiğimizde bunun merkezi tanımamış ve hep isyancı kalmış heretiklerin Anadolu'ya nasıl damgasını vurduğunu gösterir artık. Bugün halk islamı denen şeyin kaynaklarına sezgisel bir bakıştır. Şu ya da bu şöyle olmalıydı diyen bir bakışım yok, beni anlamak ilgilendiriyor, taraf olmak değil. Ben Sünni otoritenin de, Batıni zümrelerin de taraftarı değilim. Çünkü hem romancı olarak hem de bir insan olarak romanda dinsel, siyasal veya bilimsel açıklamalar ve tarafgirlik bulunmasını reddederim.
Öte yandan Kalenderlerin merkeze uzaklığı benimle benzer bir ruh ikliminde durduklarını hep aklıma getirmiştir. Benimki salt siyasal bir itiraz değil, belki romantik bir itiraz; merkeze yakın durmayan dağda bayırda günlük hayatın içinde duruyor. Öyle şekle uymak zorunluluğu, edebi, erkânı yok. Din baskısı yok. Siyaset hükümranlığı için savaş yok. Belki merkezden uzaklık biraz benim için de böyle. İnceliğin şekil şartlarını bilmem ve sevmem ben. Ama kaba değilim. Romanım da böyle olsun isterim.


- Kalenderilerde sizi etkileyen şey nedir?

- Şüphesiz Kalenderilik, Mevlevilik, İslam felsefesi ve Hıristiyanlık hakkında çok şey biliyorum. Bu bilginin kitaplarıma bilgi olarak değil de, özümsenmiş insan davranışı olarak girmesi için elimden ne gelirse yaptığımı sanıyorum. Bu nedenle tarihi açıklayan roman yazmayı da, yazdığını iddia etmeyi de saçma buldum.
Kalenderlerin beni etkileyen yanı, hakikat arayıcısı olmalarıdır. Bağnaz değildirler. Evren, Tanrı, gelecek, dün, ahlak, kibir, mülkiyet gibi insanların tabusu durumundaki pek çok şeyi korkusuzca tartışmış, her gün söylenen alıp dinsel sözlerin başka bir anlamı olabileceğini akla düşürmüşlerdir. Bu nedenle ben Melami düşünce ışığında akıl yürütmenin zevkine vardım, romanda bunun pek çok örneğini göreceksiniz. Tanrı'nın kaderi var mıdır sorusu aklıma geldiyse bundandır; Allah'ı her an düşünmek, asıl günah bu değil mi sorusunu sordumsa bundandır. Kalenderler gibi şiirler, risaleler yazıyorum, bundandır. Ama bir yandan da biliyorum ki her türlü düşüncenin bağnazlığı vardır, bilimin bile. Bu nedenle ben Kalenderler çok haklıydı, şöyleydi böyleydi demekten hep uzak duruyorum. Sadece bugün melamet ehli pek çok insanın nasıl Sünni ideolojinin bir neferi haline getirildiğine bakıp gülüyorum. Çevrenize bir bakın, "Tanrı benim demek alçakgönüllülüktür. Asıl Tanrı'nın kuluyum demek büyüklük taslamak anlamına gelir. Yani bir ben, bir de o var demektir" diyen Fihi Ma Fih'teki Mevlana'yı görebiliyor musunuz?
Kalenderleri bugün yaşamadıklarına üzülerek ve çok büyük sözler ettikleri için çok seviyorum. Çünkü Kalenderler gibi yaşayanların topluca yakıldığı, oruç tutmayanların öldürüldüğü, dine itibar etmeyenlerin dışlandığı bu çağda belki de onlarla özdeşleşerek bağnazlığı lanetlememiz ve barbarlığı dışlamamız mümkün olacaktır.

31 Aralık 2008 Cumhuriyet Portal