Hürmüz'ün Kocaları ve Erkekliğin Yedi Hali


Gürsel Korat

Benim yorumumdaki Yedi Kocalı Hürmüz, aşı boyalı sıradan evde yaşayan bir fakir olmaktan çıkarılmıştır. Hürmüz, mahalledeki bir paşanın dul eşi olarak çok eşli hayatına başlangıç yapar. Böylece aslında mahallede olup biteni izleyen her dedikoducu gözün asla anlayamayacağı bir gizem doğmuş olur. Çünkü Hürmüz, ne kadar kocayla evlenirse evlensin ya evde hizmetçi olduğunu söylemekte, ya da belirli günlerde, o da “paşa adaya gittiği zaman” kocalarını içeri alabilen bir tazecik görünümü vermektedir. Bu durum, Hürmüz’ün evinin geçimini sağlama becerisini açıklamaktadır.

Hürmüz’ün birinci kocası, hesapta bile yeri olmayan, merhum paşadır. Fakat Hürmüz’ün deyişiyle öldüğü için sayıdan (kütükten de denebilir) düşülmüştür.

Paşa öldüğüne göre, ilk koca, Berber Hasan’dır. Berber Hasan, Taşkasap’ta, tam da meydanda bir berber dükkânı işletir. Kekemedir. Hürmüz’ü Paşa Konağı’nda besleme sanmaktadır. Hürmüz onu konağa almaz, yalnızca Salı günleri “paşanın karısı gitti” diyerek onun yanına gider. Dükkânı bu kadar ortalık yerde durduğu ve her şey onun çevresinde döndüğü halde, Hasan, kuşkuları artsa bile bunu ifade etmeyi beceremez. Hasan bir şey söyleyene kadar karşısındaki ya başka bir şey anlamakta ya da çıkıp gitmektedir. Bir de Hürmüz'ün onunla dudağının ucundan, azıcık da salak gibi konuştuğunu unutmayalım: Bu durum onun hakkındaki şüpheleri karartır; bu kadar salak bir kadından ihanet beklenmez.
Berber Hasan benim erkeğin yedi özelliğinden biri saydığım safiyeti temsil eder.

İkinci koca Bekçi Memo’dur. Memo, görev adamıdır, Hürmüz’ün onu her gördüğü yerde kahramanlar gibi pohpohlamasından bile kuşkulanmaz, eh belki de biraz bununla yetinir. Hürmüz’ü kıskansa bile, onun konaktan çıkamayan besleme olduğu yalanı elini kolunu bağlar, kadından kuşkulanmaz. Çarşamba günleri konağa gelir ama çok yorgundur, uyur. Memo, onun bunun ayak işlerine koştururken yaşadığı aşağılanmayı, Hürmüz’ün abartılı övgüleriyle dengelemektedir.
Memo, erkekliğin çocuksu, pohpohlamaya yatkın halini temsil eder.

Üçüncü koca Çavuş Memet Ali’dir. Duygulu bir adamdır ama Fizan’da askerlik yapmaktadır. Hürmüz onu sevse de, adamın yapabileceği tek şey mektup yazmaktır. Perşembe günleri onun münhal günüdür, o güne başka koca alınmaz.
Memet Ali, erkeğin romantik ve platonik halinin temsilcisidir.

Dördüncü Koca, Hallaç Rüstem’dir. Rüstem köylü ama sevimli bir adamdır. Hürmüz onun sevimli, oyuncu yanına tutulmuştur. Rüstem Lüleburgaz'daki karısından korksa da Hürmüz için pek yanık türküler söyler, Cuma günleri karısına bir yalan atıp yola çıkar, İstanbul'a gelir. “Konakta hizmetçi olmasına karşın” bir asilzade gibi konuşan Hürmüz’le ilişkisinde bir mazoşist bir yan vardır. Böylece Rüstem, erkeğin aşktan ötürü aşağılansa da yanıp tutuşan ruh halini temsil eder. Duygululuğun ve ele avuca sığmaz bir çocuksuluğun iç içe geçtiği bu erkeklik hali, aynı zamanda erkeğin ayrangönüllüğünü de akla düşürür.

Beşinci Koca, Cumartesi günleri eve kabul edilen Bıçkın Ömer’dir. Ömer, kadınların sevmedeki orantısızlığını, olmadık erkekleri sevebilme gücünü göstermek bakımından önemlidir. Bıçkın Ömer, yedi bela bir heriftir. Kabadayıdır, pistir, haşindir. Fakat Hürmüz onunla tam bir bıçkın diliyle konuşur. Bu durum, yani kadının erkeksiliği, erkek değerlerine göre davranan kadına duyulan güvenin komikliğini açığa çıkarır.
Ömer, erkek egemenliğinin bir karikatürüdür. Fakat öbür yandan erkeksiliğin, kadını basit davranışlarla büyüleyen, “doğrudan sonuca gitmek isteyen arzu hayvanının” da timsali olur. Ömer, erkeğin saf cinsel görünümüdür.

Altıncı koca Hızır Reis’tir. O, erkeğin, koruyucu, ev geçindiren, bu haliyle en çok kocaya benzeyen, babalık tavrını en çok sergileyen halidir. Pazar günleri eve kabul edilir, onun dışında denizlerde dolaşır. Hızır karşısında “kocacım kocacım kocacım” diyerek üç kez ona seslenen Hürmüz’ün tavrından da anlaşılacağı gibi Hızır, koruyuculuğu istense de evde istenmeyen bir varlıktır. Ebleh sanıldığında celallenen, becerikli sanıldığında saflaşan Hızır, erkekliğin tez parlayan ama kolay aldanan yanını temsil eder.

Yedinci Koca, Doktor Hüsrev’dir. O, erkeğin korkak ve kendi zevkine düşkün, kadını anlamaktan çok onu kendi romantik dünyasının bir dışavurumu olarak gören yanını temsil eder. Güzellikten ve incelikten anlar, fakat erkeksilikten yoksundur, ana kuzusudur.

Yedisi bir erkeğin tüm özelliklerine sahip olan kocaların senaryosunu yazarken, şüphesiz kadınlara da bazı özellikleri dağıttım. Bunlar, yalnızca kadınlar tarafından anlaşılan, erkekler tarafından yorumlanan özellikler olarak kalacaktır.

“Tanrı yeryüzünü altı günde yarattı ve bir gün dinlendi” denir; kadınlar ise erkeği haftanın yedi gününde hiç dinlenmeksizin yontmuş ve adama benzetmiş görünüyor. Fakat feleğin işine bakın ki, hiçbir erkeğe erkekliğin yedi özelliği birden adaletle dağılmamış; bu, adamcağızların her halinden anlaşılıyor.

Acaba, her kadın, hep ve daima o yedi özelliği birden taşıyan erkeği mi arar? Bunu erkekler asla bilemeyeceğe benziyor, çünkü bunu anlamak için bütün olmak gerekir. O da kadın ve erkek olarak ayrılmış insanların ötekiler cehenneminde asla anlaşılmayacaktır.

Yedi Kocalı Hürmüz, derinden derine böyle bir soruyu kurcalayan zihinlere tatlı tatlı musallat ola, kadınların günü şen, erkeklerin gözü gülşen kala.

Benim Hürmüz'üm En Radikali


Yedi Kocalı Hürmüz bir kere daha sinemada. Ezel Akay’ın yönetmenliğini yaptığı filmde Nurgül Yeşilçay, Gülse Birsel, Haluk Bilginer, Sarp Apak, Memet Ali Alabora ve Müjdat Gezen rol alıyor. Senaryoyu yazan Gürsel Korat “Kadın seçmezse bir şey olmaz” diyor ve ekliyor “Benim versiyonumun en radikal yorum olduğunu söyleyebilirim”

Ezel Akay’ın yeni filmi Yedi Kocalı Hürmüz’ün senaryosunu yazar Gürsel Korat’la konuştuk.

Ayşe Düzkan


• Projeye nasıl dahil oldunuz?
Yıllardır Ezel Akay’la birlikte çeşitli film senaryoları tasarlıyor, bir kenara koyuyoruz. Hürmüz’ü Nurgül Yeşilçay önermiş, oturup filmi seyrettik. Müzikalini izledim, Sadık Şendil’in oyununu okudum. Doğrusu burada birden çok erkeği parmağında döndürmek dışında radikalliği bulunmayan bir yapı görmekteydim. Hürmüz kurnazdı, salt kendi çıkarı için uğraştığından kötü bir kadın bile denebilirdi ona. Kadının salt güzel olduğu, erkekler o kadınla halvet olmak istediği için durumun kurtarıldığı bir film senaryosu yazmak istemedim. Kadın ve erkek argosunu kesin hatlarıyla ayırdım. Kadınları güçlendirdim, bunu kadınların hayatta kalmak güdüsüyle yaptıklarını gösterdim. Kadınların da erkekler gibi seçtiğini, aşkın var olabilmesi için yalnızca erkeklerin seçiminin değil, kadınların seçiminin de altını çizmek istedim. Hep kovalanan Hürmüz de bir şey kovalamazsa ortada olay kalmayacağını gösterdim. Hürmüz’ün bu versiyonunun, yani benim yazdığımın en radikal yorum olduğunu bu nedenle rahatlıkla söyleyebilirim.




Oyuncular içinize sindi mi?
Bazıları düşündüğümün üstünde, çok güçlü yorumlar ortaya koydu. Hiçbiri senaryonun gereğinin altına düşmedi. Bunu sette adım adım gidişatı izlediğim için biliyorum. Fakat yeri gelmişken söylemem lazım, Nurgül Yeşilçay eşsiz bir oyuncu. Gerçek bir yıldız.
• Siz kendinizi hangi kocaya yakın hissediyorsunuz ayıp olur mu?
Ayıp olmaz. Senaryoda kocalar zaten biçimlenmiş; kekeme berber, doktor, hallaç, kaptan, bekçi, redif çavuşu. Bunlardan hiçbiriyle zaten özdeşlemem. Ben Sadık Şendil’de olmayan, buraya bir yabancılaştırıcı unsur olarak koyduğum derviş-deli karışımı Kuşçu Cebrail’i, yani tümüyle bana ait olan o karakteri kendime yakın bulurum. Haluk Bilginer de hakkını verdi doğrusu.

• Kadın kahramanlarınızın özgür ruhlu olduğunu söylüyorsunuz. Hürmüz ne ifade eder sizin için?
Sanatsal eylemde kadınlar konusundaki seçimimi nasıl yaptım? Bir tercih olarak kadınlarımın özgür ruhlu olmasına dikkat ettim. Bunu dert edindim. Davranışlarıyla erkeği zor duruma düşüren, aklıyla erkekten önce davranan bir kadın. Bu bilinen kadın tanımına uymaz çünkü. Bu durumda verili erkek ideolojisi kepaze olur. Birçok roman kahramanım gibi Hürmüz benim için bunu ifade eder. Benim romanlarımdaki kadın derviş Gülbeyaz veya ümitsiz aşka tutulup yanan cariye Perizad işte böyle kadınlardır.

• Bu yıl Notre Dame de Sion ödülünü aldınız.
Dame de Sion kimsenin aklında kalmış mıdır bilinmez, Reşat Nuri’nin en bilinen romanı Çalıkuşu’nun kahramanı Feride’nin okuludur. Feride buradan çıkıp Anadolu’ya gider. Hiç de değmeyecek bir adama, Kamuran’a gönül vermesi zoruma gitse de bu roman bize bir dönemdeki toplumsal halimizin resmini verdiği için önemlidir. Dame de Sion bir roman ödülü koymuş, benim haberim yoktu, kendileri romanları incelemişler, dokuz seçici kadın, hepsi de Türkiye’nin entelektüel hayatında yeri olan zeki ve etkili kadınlar, bana roman ödülü vermişler. Bir erkek yazar üzerinde dokuz kadın müttefik; benim için Dame de Sion budur.
• Doğup büyüdüğünüz Kapadokya edebiyatınızın da önemli bir teması. Bunu anlatır mısınız?
Kapadokya benim için özenle, popüler kültüre mal etmeden, yüksek edebiyat ve yüksek kültür imgesi olarak işlenebilecek bir imge alanıdır, bir düşler bahçesidir. Ben bütün fikir dünyamı Kayseri’de kurdum, Ankara’da yeşerttim, Kapadokya’da ürüne dönüştürdüm. Kapadokya’ya ve Kayseri’ye bir saplantı, bir nostalji olarak bağlı değilim. ‘Hemşericilik’ten de asla hazzetmem. Ben sadece bir bölgenin yazara verebileceğinin farkında olan ve bölgesinden aldığını tüm insanlığa aktaran bir aracı olarak davranmaktayım.
• Son yayımlanan kitabınız sokaklar üzerine.
1997’de ‘sokaklar ölüyor, sokağı olmayan ülkelerin özgürlüğü yoktur, en küçük kent birimi sokaktır, ama bu yok oluyor. Bir cadde, site ve bulvar uygarlığı oluyoruz’ diye adeta yırtındığımda dönüp bakan olmadı, Kayseri’de eski ev ve mahalle kalmadı. Tarihi yapıları korumayarak geçmişimizi ve insanlığımızı öldürdüğümüz doğrudur. Geçmişini öldüren toplumların insanlık ailesinde yeri nedir, onu ben söylemeyeyim. Sokakların Ölümü yeni baskısını yaptı on iki yıl sonra; bu da iyidir fakat kitapta yıkılmak üzere olan köyler ve kasabalardan söz ediliyor, bakalım ne olacak. Kayseri’deki gibi hüsrana mı uğrayacağız?
• Kayseri’de doğup büyümüşsünüz, Ankara’da yaşıyorsunuz. Büyük şehirle taşra arasında gündelik hayat açısından nasıl farklar gözlemlediniz?
Bence Türkiye kocaman bir taşra. Balkonundan halı silkelenmeyen, kaldırıma park edilmeyen, yere tükürülmeyen, insanların birbirine siz dediği, teşekkür ettiği bir şehri yok Türkiye’nin. Büyük şehir her türlü kentsel erozyona rağmen, insanları biçimsel davranışlarda eğiten bir şehirdir; sıraya girmeyi öğretir, başkasını rahatsız edebileceğinin farkına vardırır. Bir kentsel düzen vardır, binalar girintili çıkıntılı değildir, yasaya rağmen yıkılmayan binalar olmaz. Şehirlerimizde uygarlık ölçülerinin pek çoğu yok, birileri, özellikle para pul sahipleri biz bize benzeriz diyor ama hiç kimseye benzemez işler yaparak hepimizi bir güzel ‘benzetiyor’lar.


10 Ekim 2009 Star Gazetesi