Cumhurbaşkanlarımız ve Yaşamım


Gürsel Korat

Kayseri’de doğdum, tesbihli hac’emmiler, hac’anneler arasında büyüdüm, Kayseri’de TÖS baskınını yapıp, Tan Kitabevi’ni yaktıklarında çocuktum, cumhurbaşkanımız da Cevdet Sunay’dı, hakkında pek çok fıkra anlatılırdı.

Abdullah Gül o zamanlarda Kayseri Lisesi’ni bitirmiş olmalı, muhtemelen Necip Fazıl’la coştuğu zamanlardı. Kayseri’nin eski mahalleleri ve evleri bütünüyle yıkılmamıştı, ben ise annemin beni Caferbey Hamamı’nın kadınlar bölümüne götürdüğü yaşlardaydım. Utanmayı öğrendiğim için, kocaman adam olduğumu, o hamama gitmeyeceğimi söyleyip ağlıyordum. Annem ise "dur layn" diye bağırarak hamur yoğuruyordu, "namazımı kılayım da" diyordu, beni dinlemiyordu, acelesi vardı. Hamuru yoğuracak, mayalanması için üstünü kapatacaktı. Bir de ablamın çeyizi için Venüs’ün annesi Hayganuş’a gidecekti, Hayganuş teyze iyi yorgan köpürdü. Venüs ise sınıf arkadaşımdı, üçüncü sınıfa geldiğimde Venüs ortadan kayboldu. Tüm Ermeniler Kayseri’den yavaş yavaş çekilmekteydi.

Cumhurbaşkanımız Cevdet Sunay’dı.

Amerikalılar Ay’a indiler. Hac’Ahmet Emmi "külliyen yalan" dedi, "film bu." Çok geçmeden 12 Mart Darbesi oldu, Deniz Gezmiş Şarkışla’da yakalanıp Kayseri’ye getirildi. Evlerde teravih namazı kılınabilen ilginç bir dönemdi; namaz kıldıran topal imam, bir namaz sohbetinde "Amerikalı astronotun ayda ezan sesi duyduğunu" söyledi. Bir başkası da “Edison, Nur Suresi’yle irşad olmasa elektriği nah bulurdu” diyerek hocanın bilimsel açıklamasına katkıda bulundu. Ben küçüktüm, bunların saçma olduğunu söyledim, babam da "büyüklerin sohbetine karışma" dedi.

Başımızda dörtlü bir cunta vardı.

Ortaokula gidiyordum, Fen Bilgisi öğretmeni yazılı kâğıdının sonuna üç hilal işareti yapmayanı sınıfta bırakıyordu, o dersten kaldım. Bu hal, on dört yaşında bir çocuk için onur kırıcıydı, sağcılığın bu liyakat düşmanı hallerine öfkelenip başka yollara gittim. Halkevi’nde çalıştım, Necip Fazıl değil Nazım Hikmet okudum, 1 Mayıs mitinglerine katıldım, milliyetçiliği terk ettim insanlığa inandım, namazdan oruçtan koptum, Tanrı’yla arama mesafe koydum.

Cumhurbaşkanımız yine bir askerdi. Fahri Korutürk’tü ve hakkında bir şey anlatılmazdı.

Ülkü Ocakları ve polis maharetiyle 12 Eylül Kayseri’ye erken geldi. Pek çok solcu sürgün oldu. Namazında niyazında bir Müslüman ailenin çocuğu olan ben, Lise’yi Alevilerin başkentinde, Hacıbektaş’ta bitirdim.

12 Eylül bana hoş geldin tokadını Mamak Cezaevi’nde çaktı. Halkımız % 92 Evet ile Kenan Evren’i cumhurbaşkanı seçti. Dünya tarihinde ilk kez bir darbeci, halkın ezici oy çokluğuyla Cumhurbaşkanı oldu.

Kenan Evren ve arkadaşları, sendikaları, solcuları, işçileri, özgür üniversiteyi, aklı, bilimi ve vicdan özgürlüğünü sepete koydular, boynuna bir ip bağlayıp denize attılar. İmam Hatipler pıtır pıtır pıtırdadı, dinciler, türbanlılar, tarikatlar, Hizbullahlar, Faisallar güle oynaya geldi, Laik Cumhurbaşkanı ve Atatürkçü strateji uzmanları bunları onayladı.

Özal Cumhurbaşkanıydı.

Seçim sistemiyle oynaya oynaya halkın küçük bir bölümünün oyuyla çoğunluğu elde etmek o zamanlar demokrasi olarak anılıyordu.

Benim o sıralarda ne yaptığımı kimse merak etmeyebilir ama izninizle şunu söylemeliyim ki, ben siyasetçi olmadığımı anlayıp kendimi edebiyata vermiştim.

Türkiye hızla değişmekteydi ama değişmeyen, devlet adına gizli kapaklı işlerdi, millet gene devlete ait bir nesneydi, Refah Partisi iktidara gelmişti, içki yasağından söz ediliyor, zekâtın parti ve dava üstünden verilmesi çağı başlıyor, belediyeler din siyasetinin halkla ilişkiler bürosuna dönüşüyor ve başörtüsü psikolojisi her yeri kaplıyordu. İlginç ama bu kez cumhurbaşkanı, çocukluğumda hacemmilerin çok sevdiğini gördüğüm Demirel’di.

Kürtler bastırdıkça milliyetçi ve dindar, ordu bastırdıkça demokrasiden uzak, sermaye bastırdıkça iş güvencesinden yoksun bir ülke olduk. Buna demokrasi denemeyeceğini herkes bildiği için yönetim şekline “cumhuriyet” olarak karar verilen bir ülkede yaşamaya başladık. Demokrasilerde insanlar başlarını açmakta veya kapatmakta özgür olabilirdi, ama cumhuriyet iseniz buna cumhur adına cumhurbaşkanının adamları karar verirdi.

Anayasa Mahkemesi başkanlığından cumhurbaşkanlığına gelen Ahmet Necdet Sezer çağında solculuk, milliyetçilik ve despotizm aynı cübbeyi giyiyordu. Dincilik ise Abdullah Gül çağında yeşil takkeyi ve kara cübbeyi atıp Avrupa Birliği'nden ve insan haklarından söz etmeye başlıyordu. İşte tam o sıralarda Atatürk’ü bilimsel düşüncenin, aydınlanmanın ve aklın temsilcisi olarak kutsayanlar, onu, heykelleri önünde kurbanlar kesilen Roma İmparatorları gibi yarı tanrı haline getirmişlerdi.

Ben bütün bu olaylar olurken zamandan pay aldım, elli yaşıma geldim. Fakat, on yedi yaşımda tanıştığım düşüncelerim gereği, tüm insanlığı kardeşim bilmekten, hiçbir dine yakınlık duymadan yaşamaktan, demokratik değerleri insanlığın en güzel ideali olarak görmekten vazgeçmedim. Pek çok konuda görüşüm değişti ama hep bu temel ilkelerin yanında durdum.

Bir ömür boyu bekledim, "artık yeter" deme hakkım var: Devlet gibi seküler yaşayan bir insan olmanın yalnızlığından bıktım: İnsanlığı seven, din dışı davranan ve demokratik değerleri yücelten yeni bir cumhurbaşkanı istiyorum.

0 yorum: