Üç Devrim


Gürsel Korat

Dünya tarihinin üç köklü devrimi vardır, bunlar da Fransız bayrağındaki üç renkte ifardesini bulmuştur: Eşitlik, Özgürlük ve Kardeşlik.
Bu üç devrim başlamış ama üçü de yarım kalmıştır.
Kardeşlik tek tanrılı dinlerin devrimidir. Bütün insanlığa sınıfsal aidiyetlerin yarattığı etnik, genetik özellikler dışından bakabilmenin ilk adımıdır. Herkes Tanrı önünde aynı özelliktedir, herkes genetik olarak Adem ve Havva'nın çocuklarıdır. Fakat zamanla endogamiye dayanan dinsel aidiyetler dinsel cemaatlerin bazılarını "daha kardeş" öbürlerini de "daha az kardeş" yaptı; düşmanlıkların temeli haline geldi. Çünkü zaman, "aynı cemaatten olanların kardeşliği" düşüncesinin yatağı olmuştu; bu durum aynı mezhepten gelmeyenlere bile düşman kesilmenin gerekçesini oluşturdu. "Madem ki Adem ve Havva'nın çocuklarıyız, diğer dinden gelen insanlarla aramızdaki kardeşlik bağını neden küçümsüyoruz" diyenler, bizatihi savundukları dinler tarafından aşağılandı. Böylece dinler, kendi varoluş gerekçelerini yadsıyıp, başlattıkları devrimi terk etmiş oldu.
Fransız Devrimi bu üç sloganla, yani "eşitlik, kardeşlik ve özgürlük" söylemiyle iktidarı ele geçirse de, yalnızca özgürlüğün devrimi olabildi. Bu özgürlük, zamanla yalnızca burjuvazinin özgürlüğü haline geldi ve yoksullara her şeyini (zamanı, bilgiyi, onuru) kaybetme özgürlüğünden başkasını veremedi.
Sovyet Devrimi ise eşitlik devrimi olarak tüm insanlığa ümit veren bir ışık gibi doğdu. Çünkü hem kardeşliği hem özgürlüğü hem de eşitliği ortaya koyabilmenin olanaklarına sahip görünüyordu. İnsanlık ideali, refah, yoksulların yüceltilmesi gibi arzulara, tüm cinsiyetlerin ve çocukların kendilerini özgürce ortaya koyabilmesi fikri eşlik ediyordu. Dinler, uluslar ve sınıflar dışında tasarlanmış bir insanlık ideali o zamana kadar hiçbir zaman kuvveden fiile çıkamamıştı.
Ne yazık ki Sovyet Devrimi, ömrünü bir hegemonik bir Rus devleti olarak tamamladı. Yadsıdığı her ne varsa ona dönüştü.
İnsanlığa böylece bu üç devrimi tamamlama görevi miras kaldı. Bir de bu üç eksik devrimin, kötüye kullandığı bilime ve doğaya sahip çıkarak çalışmayı, bencilliği yok etme bilincini.


Rüya Körü


Gürsel Korat, Rüya Körü'nde diğer romanlarında olduğu gibi Anadolu tarihinden bir kesitin içine; on ikinci yüzyıla oturtuyor romanını. Bir yanda Doğu Roma İmparatorluğu, öte yanda Selçuklu Devleti. Stefanos Aksunos'un yaşamı çerçevesinde gelişen romanda Selçuklu Sultanı Kılıçarslan da kendine yer bulur.

İbrahim Dizman

'İnsan daima unutur. Çünkü süreğen olarak geçmişte veya gelecekte duramaz. Yapabildiği tek Tanrısal eylem, hatırlamaktır.' Gürsel Korat, İletişim Yayınları'ndan çıkan son romanı Rüya Körü'nde böyle diyor. Bir bakıma, 'zaman'ı ve bu zamanın 'tutanakçılarını' tanımlıyor. Geçmişte ve gelecekte duramayan insana, zamanı ve o zaman içinde gerçekleşen varlığını sanat anımsatmaz mı? Yazarlar değil midir o 'Tanrısal eylem'i gerçekleştirenler; yani yazarak hatırlatanlar, tutanakçılar?


Doğu Roma İmparatorluğu'nun yazıcılarından olan Stefanos Aksukos, romanın kahramanı ve kimsede olmayan bir güce de sahip. Geleceği rüyasında görür. Bu kendisini mutsuz, yalnız hissettiren, çevresinde yalancılıkla suçlanmasına neden olan bir özelliktir. Kimse de böyle bir şeye inanmaz zaten. Ancak bir gün, imparatorun oğlu Manuil onun bu özelliğini fark eder.

Öte yandan, Doğru Roma tahtının varislerinden olan Andronikos Komnenus da Stefanos'un gücünün bir diğer yarısına sahip. O da tanık olmadığı, bilmediği geçmişi görüyor rüyalarında. Karakter ve yaşam biçimi olarak birbirinin zıddı olan bu iki kişi, sahip olduğu bu gizemli gücün ortak yanını fark ettiğinde iç içe geçmiş zamanda, birbirini tamamlayan olayların diğerindeki yarısını birleştirmeye çalışır. Bu bir 'rüya kardeşliği'dir. Geleceği bilmek, imparatorlukta gözü olan Andronikos için bulunmaz bir nimettir. Geleceğe ilişkin hiçbir hırsı olmayan Stefanos içinse, kendi kişisel geçmişi önemlidir. Çünkü babası Roma İmparatorluğunun en güçlü kişilerinden biri ve ordu komutanı olmasına karşın Türk asıllıdır; geçmişi hakkında da türlü söylentiler vardır. Stefanos için babasının geçmişini bilmek önemlidir, çünkü onun şimdiki zamanını belirleyen olaylar zincirinin geçmişin gizeminde yattığını düşünür.

Doğu Roma, bugünkü söyleyişle Bizans İmparatorluğu entrikalarla, saray darbeleriyle simgeleşir. Romanda da geçmişi ve geleceği bilmek, içinde iktidar hırsı taşıyanlar için bir hazine değerinde. Bu, Stefanos'u bir oyuncak gibi kullanılmaya sürükler. Sıradan olamayışının, hiçbir kadının onu sevmeyişinin ızdırabını ruhunda hisseden Stefanos, bir pinpon topu gibi imparator ve imparatorluğu isteyen kişi arasında gider gelir.

Korat, Rüya Körü'nde 800 yıl öncesinden bakıyor zaman kavramına ama bugün de geçerli olan, insanlığın hiç eskimeyen felsefi olgularını irdeliyor: 'İnsanın geleceği veya geçmişi bilmek istediğine şüphe yoktu. İnsan şimdiyi bilmek konusunda isteksizdi, çünkü şimdi zamanın içinde yaşamak, ona şimdiyi bildiği yanılgısı veriyordu.' Öyle değil midir gerçekten?

Geçmiş ve gelecek zaman

Korat'ın romanda can verdiği iki kişi; rüyasında geleceği gören Stefanos ve geçmişi gören Andronikos, aynı zamanda birer simge. Geçmiş zamanı ve gelecek zamanı temsil ediyor yaşamı ve varlığıyla. Yaşamın bütün olayları, hayata dair bütün duygular, aşk, keder, yalnızlık, iktidar hırsı, ölüm; her şey geçmişle gelecek arasında şekillenmiyor mu sahiden? Bu açıdan bakınca Korat, bu simge kişilerle hayatı, hayatın akışını da sorguluyor. Zamanın akışını, süreğenliğin gizemini Hıristiyanlığın 'baba ve oğul' argümanına gönderme yaparak da vurguluyor.

Romandaki şaşırtıcı öğelerden biri de geleceği gören Stefanos'un, ne olduklarını bilmeden, uçakları, futbol maçlarını, otomobilleri, televizyonu da görmesi. Bunları kendisi de saçma rüyalar olarak algılıyor ve kimseye söz etmiyor. Ancak, romanın son bölümünde bütün bu rüyalar bambaşka bir anlam kazanıyor. Stefanos iki kişilik bir imge; yazan ve uyuyup rüya gören Stefanos. Romanın başından beri yaşamını izlediğimiz Stefanos on ikinci yüzyıldadır ama son bölümde uykusunu neredeyse parçalayıp rüya görmesini engelleyecek sesler duyar gibi olur: Otomobil alarm sesi! Yazan Stefanos ise bilgisayarının başında, bugündedir! Doludizgin yazar ve içeriden kızı seslenir: 'Baba, gel artık!' Tıpkı geçmişle gelecek gibi.

Başta söylediğim gibi geleceğin rüyasını görenler, insanlığın yapabildiği tek Tanrısal eylemi gerçekleştirendir. Yazarlardır! Roman alttan alta aslında bu imgeyi de biçimlendiriyor okurun belleğinde. Romanın son bölümündeki iki Stefanos, yani imgesel buluşma da bunu anlatıyor aslında.

Cumhuriyet Kitap, 18 Kasım 2010

Gürsel Korat’ın yeni romanı ‘Rüya Körü’ insanı yepyeni bir teraziyle tartıyor!



Edebiyat, tarihi yeniden yaşatır.

Hem kendisi için, hem herkes için, hem de bizzat tarih için.

Edebiyat, tarihin zamanı yerine, kendi zamanını koyar; dünü, bugünü, yarını olmayan bir zamandır bu. Aynı anda yarının dün olduğu, dünün yarın olacağı, bugünün ise hem dünde, hem de yarında var olacağı bir edebî zamandır bu.

İnsan, kavramakta zorlanır önce.

Sonra da kendine, yaşadıklarına başka bir gözle bakıp, hayatını (hayatları) yeniden kurarak kendince manalandırır; yeni keşifler yapmış olur.

Sorgulaması farklılaşır.

Duygusu zenginleşir.

Hatta zaman bilinci açılır!

Yazar Gürsel Korat’ın kalemi, zamanın her tarihini, tarihin her zamanını kayda geçiren büyük bir rüya görmüşRüya Körü adlı son romanında.

Zamanın içinde olmayan, ancak insana ait bir bölünmeyle üçe ayrılmış olan zaman (geçmiş, şimdi, gelecek), romanda; rüya denen muammada daha çok gelecek ve geçmiş ağırlıklı olarak ete kemiğe bürünmüş. Şimdiki zaman ise, yaşadığımız hayatın ne derecede yaşanıp yaşanmadığıyla ilgili bir sorun: “Sevilmeyen kişinin şimdisi yoktur.”

Rüya Körü, gerçek sevgiye susamış insanın (insanlığın), gerçeklerle hayaller arasındaki sıkışmışlığını ve insan varlığının kusurlu sayılabilecek yapısal handikaplarını sorguluyor:

Sevmek bize kalmıştır ama sevilmek talihtir. O talih bende yoktu.

– Kim biliyor ki sevildiğini? Gerçekten bilebilir mi bunu insan?”

Bu diyalog romanın aksını oluşturan bir ana işaretleyen bence. İktidar, güç, entrika, sömürü, ihanet, cinayet referanslarına sahip bir dünya düzeninin insanlık halinin sonuç diyalogu aynı zamanda.

Yazar, bu gerçekliği, rüyalar kurgulayarak edebî bir anlatım içine yerleştirmiş. Ve aynı zamanda rüya olgusunun muammasını çözecek bazı düşünsel ve duygusal yollara da sapmış; önce rüya vardı demeye getiriyor belki de!

Herakleitos’un “Uyandığında herkesin ortak dünyasına döneceksin. Ama uyuduğunda kendi dünyanda olduğunu bil” sözü, Gürsel Korat’ın bu romanını yola çıkaran güçlü bir motivasyon olabilir bence.

Rüya Körü, 1143 ile 1177 yılları arasında Doğu Roma (Bizans) merkezli bir tarihî roman. Anadolu ve imparatorluğun merkezi Poli (Konstantinoupolis) ağırlıklı bir trajik-tarih örgüsüne sahip. Ancak, Gürsel Korat, alışılmışın dışında bir tarih sunuyor bize. Rüya marifetiyle tarihî determinizmin önceden bilinebileceği, hatta geçmişi de kapsayan, geçmişte yaşananların yanı sıra, daha o dönemde görülen bazı rüyaların günümüzden de görüntüler taşıyabildiğini gösteriyor bize romanında: “İkonyum’da gördüğüm ilk rüya: Üzerinde rakamlar bulunan siyah kutuyu eline alan bir çocuk, bu kutudaki rakamlardan birine basıyor ve karşısındaki siyah mermerin içinden ışık çıkıyor. Bu mermerin üstünde küçücük insanların, kocaman yüzlerin hayaleti beliriyor, hepsi de anlaşılmaz dilde konuşuyor.” 1165 yılında görülen bu rüyada televizyon tasvir ediliyor.

Rüya Körü’nün başkahramanı Stefanos gelecekle ilgili rüyalar gören çok hassas ruhlu, mahcup, aşk peşinde koşan ama hiçbir zaman mutlu olamayan çok kırılgan bir insan. Babası ise, hem kendi annesini, hem de karısını öldürmüş bir katil ve aynı zamanda Bizans ordusunun başkomutanı. Stefanos’la rüya kardeşliğini paylaşan Andronikos da, rüyalarında geçmişi gören ve detaylandıran bir asil. Cinayet ve entrika marifetiyle, o da imparator olacaktır bir gün. Bu iki tanıdık kişi, birbirlerine yaklaştıkça yoğunlaşan, detayları zenginleşen, manaları güçlenen rüyalar görürler.

Romanın örgüsünde, Bizans’ın yanı sıra Selçuklu da yer alıyor. Bu iki gücün ve rakibin iktidarlarının ortak akrabalık ve hısımlıkları da dikkat çekici.

Gürsel Korat, yapısı, dokusu, rasyoneli, kurgusu çok sağlam bir roman yazmış. Duygusu ve duyarlılığı çok başarılı bir biçimde işlenmiş olan Rüya Körü, edebî değeri öz-biçim-içerik ilişkisi ve dengesi açısından yüksek bir metin bence. Ayrıca kültürlerin ve uygarlıkların hayat açısından son derece doğru konumlandığı bir anlatıma sahip.

Yazar, zaman kavramını mükemmel bir biçimde işliyor; gerçekliğe ve hayale çok hâkim görünüyor. Rüyayı, edebiyatla çok uyumlu bir biçimde birleştiriyor. Rüya yeni manalar kazanıyor bu yüzden.

Gürsel Korat, Rüya Körü’nde, insanı kendine has yepyeni bir teraziyle tartmış.

Rüya Körü’nün önemli bir roman olduğunu düşünüyorum.

Taraf Gazetesi, 14 Kasım 2010

Ortaçağ Rüyalarında İstanbul


Asuman Kafaoğlu-Büke


Gürsel Korat sade bir kurguyla çok yoğun bir tarihsel dönemi anlatmayı kusursuz başarıyor. Bir tek satırı bile fazla olmayan, usta işi bir kurgu 'Rüya Körü'

İnsanlık, en büyük gaddarlık öykülerini iktidar savaşlarında görmüştür. Kardeşini, babasını, hatta evladını öldüren hükümdarlar, bir çağa ya da bir ülkeye özgü değildir üstelik, tarihin her dönemine varlıkları yayılmıştır. Gürsel Korat’ın ‘Rüya Körü’ adlı romanı, Doğu Roma İmparatorluğu’nun çok kanlı iktidar kavgalarının yaşandığı bir zaman dilimini anlatıyor. ‘Rüya Körü’, 1143-1180 yılları arasında hüküm süren I. Manuil döneminde geçiyor. İmparator babası bir yabandomuzu avında şüpheli bir şekilde yaralanıp ölünce genç yaşta imparatorluğun başına geçen Manuil, iktidarını ve gücünü kullanmak için her yolu deniyor. Gürsel Korat’ın romanı az bilinen bir dönemi (en azından edebiyatımızda az anlatılan bir dönemi) ele alıyor. 12. yüzyıl Anadolu’sunda, Balkanlarda, Kudüs’te ve büyük bir kısmı İstanbul’da geçen roman, Katolik-Ortodoks savaşlarının ve Selçuk beyliklerinin tarihçesini de anlatıyor.
Troya Kralı Priamos ile Hekabe’nin güzel kızı Kassandra, kendisini deliler gibi arzulayan Apollon’unun aşkını kabul etmediği için lanetlenir. Tanrının lanetine göre, Kassandra geleceği görür ama kimseyi inandıramaz; bu yüzden Troya savaşında, ne kardeşi Hektor’u ne de nişanlısını kurtarabilir. Geleceğin kötülüklerini bildiği halde değiştirme gücünden yoksundur. Bugün psikolojide göz ardı edilen belirtiler için kullanıldığı gibi, kehanetlerin güvenilmezliğinin simgesi olarak da kullanılır.

Doğuştan yalancılık
‘Rüya Körü’nün roman kahramanı Stefanos Aksukos, çocukluğundan beri rüyalarında bazen bir gün sonrayı, bazen de yüzyıllar sonrasını görür ama aynı Kassandra gibi gördüklerinin gerçekleşeceğine kimseyi inandıramaz. Aslında Stefanos’un Kassandra’dan bir farkı, gelecek rüyalarını gördüğü halde onları yorumlama yeteneğinden yoksun olmasıdır. Ona bazı sahneler görünür, ama bu sahnelerin ardında yatan nedenleri bilmediğinden, rüyalarını her zaman doğru yorumlayamaz. Gördüklerini başkaları görmez, işittiklerini de işitmez ve zamanla “gördüğü ve işittiği şeyleri gösteremediği için ‘ruhunda doğuştan yalancılık olduğu’na dair olumsuz yargılarla büyümüştü. Bildiği şeylerin olmadığına ikna edilmek çıldırtıcı olsa da, Stefanos zamanla durumu kavrayıp sustu.” Bu durum onu insanlardan koparır ve yalnızlığa sürükler.
İşin ironik yanı, Stefanos’un babası imparatorluk sarayının tarihçisidir, İmparator tarafından megas domestikos unvanı verilmiş bir yazıcı ve aynı zamanda orduların komutanıdır. Aynı babası gibi Stefanos’un da yazıcı olması beklenir; yaşananları, yani geçmişi yazacaktır fakat o, yaşananları değil yaşanacakları biliyordur. Bu yeteneğini ilk keşfeden kendisiyle yaşıt Manuil olur. Manuil, Stefanos’un doğaüstü güçlerini özellikle imparator olduktan sonra kullanmak niyetindedir ama aynı şeyi imparatorun hem baş düşmanı, hem rakibi kuzeni Andronikos fark eder. Andronikos da, Stefanos gibi mistik güçlere sahiptir ama Stefanos’un aksine, geleceği değil geçmişi görür. Yaşanmış olayları tüm detaylarıyla rüyalarından bilir. Bir çeşit falcıdır ve bu yeteneğini insanları -özellikle kadınları- etkilemek için çok sık kullanır. “Ben de senin gibi rüya körüyüm, Stefanos” der bir seferinde “Başkalarının rüya dediği şey benim uykularıma gelmiyor, yalnızca geçmiş zamandaki bazı olayları görüyorum.” İki adam, gördükleri rüyalar arasında bağlantı olduğunu anlarlar. Sanki rüyadaki eksikler biraraya geldiklerinde tamamlanır. Birbirlerine tamamen zıt kişiliklere sahip oldukları için gerçek hayatta dost olmaları olanaksız görünür, yine de hayatı anlamak için anahtarın diğerinin elinde olduğunu bilerek yaşarlar. Andronikos’la Stefanos’un ilişkileri farklı düzeylerde ve farklı duygu yoğunluğunda akar roman boyunca. Bu noktada bir küçük kurgu hatasına değinmek gerek: Andronikos’un Stefanos’tan önce yedi yaş büyük (s. 65) sonra on iki yaş büyük (s. 84) olduğu söyleniyor. Bu hata aslında kurgunun bilinçaltı belki de, çünkü Andronikos bazen baba yerine bazen rakip yerine konuyor romanda. Güven, güvensizlik, nefret, intikam duyguları arasında gidip gelen bir ilişkileri var. İmparator Manuil ise her ikisinin orta yerinde, birinden faydalanarak diğerini yok etme isteğinde.

Yalnızlık, en işlek zekâyı bile köreltir
Kimsenin bir diğerine güvenmediği ortamda, özellikle de bitmeyen iktidar savaşlarında, kehanet en önemli silahtır. İmparator Manuil iktidarını güçlendirmek ve düşmanlarından önce davranıp onları yok etmek amacıyla Stefanos’tan rüyalarını yazmasını ister. Kurnaz biri olmayan Stefanos İmparatorun güvenini kullanmayı beceremez. “Aklı şeytanca çalışsa, bilicilik yoluyla herkesi parmağında oynatması işten bile olmayan Stefanos’un bu hale düşmesi saçma görünebilir; oysa bir insanın elinde neyin olduğundan çok, aklının o şeyle nasıl ilgilendiği önemlidir” diye açıklar anlatıcı. “Stefanos’un aklı, zihnini dolduran şeyleri kabul etmiyor, o da bundan ötürü acı çekiyordu.” Stefanos fazla zeki de değildir. Romanın başka bir yerindeki “yalnızlığın işlek zekâları bile körelttiği bilinmez değildir. Stefanos’un, hiç sevgi ve ilgi görmediği İmparator’un kendisine yararlı şeyleri tek başınayken anlayabilmesi için bağımsız bir ruhu olmalıdır; o da Stefanos’ta yoktu” türünden açıklama karakteri iyi tanımamızı sağlar.
Romanda okurun dikkatini çeken ilk tema bu noktada ortaya çıkar: gelecek ya da geçmiş kaygısıyla yaşayan insanlar bugünün önemini kaçırırlar. Ayrıca geçmiş ve gelecek ne denli iyi bilinse de “şimdi”yi anlamak için yetersiz kalır. Buna bağlanan bir başka tema ise, geleceği bilmek hayatı zenginleştiren ya da geliştiren bir unsur değildir. 12. yüzyıl insanı için uçakların, tankların, otomobillerin birgün yapılacak olması bilgisi, her ne kadar doğru olsa da, bir işe yaramayacaktır. Bu konuda yazar çok önemli bir noktayı roman boyunca canlı tutmayı başarıyor, gelecek rüyaları ya da geçmiş saplantıları içinde aslında kaybedilen bir tek şey var, o da bugün. Stefanos’un hayatı, şimdinin değerini anlamadan yaşamanın trajedisi.

Başlangıçta söz vardı
Romanda tekrarlanan motiflerden biri de “Önce rüya vardı” sözü. Gürsel Korat bu sözle Yuhanna İncil’indeki “Başlangıçta söz vardı. Söz Tanrı’yla birlikteydi ve söz Tanrı’ydı” (Yuhanna 1:1) ifadesine gönderme yapıyor. Stefanos için gerçekten önce rüya gelir, çünkü yaşamadan önce rüyada yaşar. Önce hayali oluşur gerçekliğin, sonra gerçeklik gelir; hem de gerçeklik geldiğinde artık yaşanmıştır, bilinendir; hatta belki unutulan bile olmuştur. Konuya bambaşka bir açıdan bakarsak, sözden önce imgenin gelmesi fikri de kuşkusuz daha mantıklıdır. ‘Rüya Körü’ felsefi açıdan da yaklaşır konuya, anlamlandıramadığı rüyaların parçası olarak Descartes ve Freud (düşünceleriyle) görünürler Stefanos’a. Yazar bununla, felsefe ve psikolojide rüya hipotezleri üzerine düşünülmüş en gelişkin kuramlarla oynama fırsatı verir okura.
Stefanos’un hayatındaki kadınlar da aynı rüyaları gibi, anlam bulamazlar çünkü onları da ya gelecekte ya da geçmişte yaşar Stefanos. İlk ve büyük aşkı Teodora’ya rüyasında aşık olur; hiç sevişmediği güzel karısı onu Andronikos’la, kölesi Bircan ise babasıyla aldatır, hizmetçisi Marta ona sadık bir kadındır ama onu da arzuladığını gösteremez. Gerçek anlamda tek seviştiği kadın, sadece bir intikamdır. Kadınlar söz konusu olduğunda Stefanos’un defterinde hep kaybediş yazar.
Günümüz romanlarının bir zayıflığı olarak görülecek, konu dışına çıkma ve gereksiz detaylarla dolup taşma bu romanda hiç yok. Gürsel Korat sade ve temiz bir kurguyla çok yoğun bir tarihsel dönemi anlatmayı kusursuz başarıyor. Bir tek satırı bile fazla olmayan, usta işi bir kurgu çıkartıyor ortaya. Okura roman kahramanlarını tanıma ve olayları sindirme fırsatı veriyor. Özellikle tarih seven okurlara çok çekici gelecek bir roman ‘Rüya Körü’, çünkü tarihsel detaylar akıllıca işlenmiş, bilgi doğru kullanılmış ve zekice günümüze bağlanmış bir roman.

Radikal Kitap, 6 Kasım 2010