Yıkılan Umutlar

Kayseri Endürlük Köyü'ndeki Aziz Triada Kilisesi'nin Çan Kulesi artık yok. 2007'de böyleydi.


Gürsel Korat

Yıllar önce "Kayseri bir gün yıkılacaktır!" dediğim zaman, söylediğim sözün kehanet derecesindeki büyüklüğünün farkında değildim. Korka korka dua okuyanlar gibi, "belki bir umut Kayseri tümüyle yıkılmaz canım" düşüncesi de aklımdan geçiyordu.


Uzun yıllar kat edilmeden, kısa sürede Kayseri şehri, -yıkılamayan bazı mostralıklar dışında-tüm tarihi dokusuyla birlikte yok oldu. Kalan tarihi eserler ise modern yapıların gölgesinde kaldı, hiçbir tarihi geçmişi fısıldamayan yalnızlığın fesadında boğuldu.


Annem baş edemediği bir arsızlık karşısında "Allah ıslah etsin!" derdi.


Yıllardır bu ülkede milliyetçiliğin ve din merkezli iktidar tutkusunun açtığı iktisadi ve kültürel yaraların çoğalmasını önlemeye çalışanlara geçmiş olsun, bunları Allah'ın bile ıslah edemeyeceği fikrine nihayet varmış bulunuyorum.


Kayseri Endürlük Kilisesi'nin yan duvarları yazın yıkılmaya başlamıştı, şimdi çan kulesinin uçtuğu haberi de geldi.


Tarihimizin önemli bir mimari bellek noktası daha çürütüldü. Saymaca bir göçebe tarih, saymaca bir fetih tarihi, söylene söylene efsaneden gerçeğe dönüştü. Çekirgelerin göçü ve fethi tamamlanıyor; ilkem ötekine sövmek, tarihimi silmektir. Tarihin çölü hepimize armağan olsun.

Zamanın Egemenliği Yok


Söyleşi: Halim Şafak

-Sevgili Gürsel Korat; yeni romanınız Rüya Körü (İletişim, 2010) Bizans İmparatoru 1. Manuil’in hüküm sürdüğü 1143-1180 dönemini anlatıyor. Bu döneme odaklanmanızın ya da ilginizin nedenini sorarak başlamak istiyorum.
Bu döneme özel bir ilgim yoktu. Fakat uzun süredir kuruluş romanlarının hep küçümsediği Bizans’la ilgili bir şey yazmamış olmama hayıflandığımı saklamayacağım. Andronikos’u mutlu bir tesadüfle keşfetmem benim için çok önemli bir adım oldu. Daha önceleri dönemle ilgilenmiş, sağını solunu yoklamış, çekinmiştim. Andronikos müthiş bir karakter, çekti beni dönemin içine; bir de Kılıçarslan’a ulaşıtım ki, olay tadından yenmez hale geldi. Nedeni şu: Kuruluş romanlarının kötü şeyler yazdığını, “biz” duygusuyla hep “Türkleri” övdüğünü biliyordum. Neye vardım, Anadolu Selçuklu Devleti adıyla bilinenin Konya Rum Sultanlığı olduğuna. Bizans İmparatorluğu’nun Roma İmparatorluğu olduğuna! Bunları biliyorduk da, konuşmamışız! Yıllardır bu “Anadolu Selçuklu Devleti” adının fosur fosur yalan koktuğunu düşünür, böyle bir devlet adının o zamanların ağız kıvamına pek uymadığını aklımdan geçirirdim. Fazlasıyla modern, ölçülüp biçilmiş, kitabi bir ad! Çünkü adında Rum var ya beğenilmeyip yerine milli bir tarih uydurması konduğu belli. “Bizimkiler nasıl Rum olur?” diyen birinin şirretliği yani. Mevlana Celaleddin, “Rum” olabilir ama milli tarihi kuran o meçhul arkadaşı enterese etmez. Eşrefoğlu Rumi varmış, “Rum diyarının sultanları” varmış, ne gam!
Bakın Nev’i şiir yazmış da övünüyor:

Nev’iya nazm içre eyledün bir tarz-ı has
Rumı kurtardın Acem eş’arına taklidden

Yani Nev’i kendi kendine, “şiirde öyle bir özgün biçim kurdun ki, Rum’u İran şiirine taklidden kurtardın” diyor.
Rum kim burada? Osmanlı. Her halde Selçuklu dediğin de öyleydi ki, tarihe kurdukları devlet Konya Rum Sultanlığı olarak geçmiş. Bunu yalnızca bizim okullarımızda böyle öğretmiyorlar. Ne tuhaf.

-12. Yüz yılda Anadolu’da, Balkanlarda, Kudüste ve İstanbul’da geçen Rüya Körü Katolik ve Ortodoksların oluşturduğu dünya kadar Selçuk beylerini anlatırken nasıl bir tarih bilgisinden yola çıktınız? Başka bir deyişle edebiyatın dışındaki tarih edebiyatın nesi oluyor?
Edebiyatın dışındaki tarih, en fazla olsa olsa sözün arka planı oluyor. Tarihi açıklama çabası edebiyatçının işi değildir. Ben, Rüya Körü’nde oldukça yakın gözlemlerin ürünü olan kronikçilerin yazdıklarına ve dönemin somut tarih bilgisine dayandığım, üstelik milliyetçiliğin saçma tarihsel sınıflamalarından uzak durduğum halde, yine de amacım tarihsel tez öne sürmek olmadı. Tarih birinci elden anlatıldığında bile taraflı ve yetersiz olabilir. Hem edebi yapıtta tarihi gerçeği açıklamakla neye varabilir ki insan? Olsa olsa tarih tezine. O zaman bunun edebiyatçılıkla ilgisi olmaz. Ben dönemin yaşayışına, duygulanma biçimlerine, kadın erkek ilişkilerine baktım. Yönetim süreçlerindeki ilişkileri gözlemledim ve buradan insana dair anlatacağım temel hikayeyle bağlar aradım. Doğrusu ben kendi hikayemi anlatırken eski dönemin bilgisini zemine yaydım. Okurun baktığı yer o zemin değildir, insana bakar. Zemin sağlam olursa okura oradan da dolaylı bir bilgi geçer. Yazarın doğrudan anlatmadığı ama gösterdiği yerin bilgisi. Ben bu yer üstünde akan zamanı insanın duygu dünyasından geçen bir imkansız olayla, geleceği rüyasında görmekle doğrudan imgeleme seslendim.

-Bu bağlamda rüyasında geleceği gören Stefanos’la geçmişi gören Andronikos arasındaki çatışma bir biçimde bugünü de içine alan bir zaman tartışması olarak anlanabilir mi?
Bu, zamanın herhangi bir noktasında insanlar arasında yapılabilecek bir zaman tartışmasından başka bir şey değildir. Tamamen öyle anlaşılmalıdır. Peki o zaman niye 1143 diyeceksiniz. Şundan: Bütün resmi tarihin tu kaka ettiği bir çağı, o geçmişi bir nirengi noktası olarak seçsek, bugün, o zamanın geleceği olmaz mı? İşte düşünmeye, üzerinde zıplamaya değer bir konu.
Bir de geçmişi yazmanın iyi tarafı aforizma diline uygunluğu gibime gelir. Bu nedenle sık sık aforizmalara başvurdum: “Kader mi, kader diye bir şey yok. Kader olsaydı, geleceğin ve şimdinin iç içe yaşanması gerekirdi” gibi şeyler yani.

-Gelecekteki bugünü tartışmanın olanağı haline gelerek romanın özgün yanını oluşturmuştur diyebilir miyiz?
Bunu yazarına sorma nezaketi gösterdiğiniz için sağolun. Okurun fikrin almak lazım. Ben geleceği anlatarak da ilerleyebilen bir roman yazılabileceğini düşündüm ve teknik olarak da bunu yapmaya çalıştım: Çoğu yerde olacakları söyleyerek yazılan bir roman yazmayı göze aldım ve yazdım. Takdir, okuyana aittir.

-Rüya Körü’nün aynı zamanda şiddetli bir devlet ondan çok iktidar eleştirisi olarak okumak mümkün müdür?
Romancı açıktan açığa söylemez bunu. Söylememelidir. Romanda insanla yüzleşirken irkiliriz birden: “Eh, bütün erkeklerin iktidarı nasıl da nasıl erkek!” deriz. “İktidar, kadınların gövdesine bile erkek kalıbı koyuyor” deriz. “ Roma’yla Rum Sultanlığı arasında baba oğul ilişkisi var” deriz. Tanrı Baba’nın, İmparator Baba’nın, Sultan oğlun, yalancı oğlun, düzenbaz yeğenin, güçlü erkeklerin ayağına paspas olan kadınların, iktidarda kalabilmek için çocukları evlendiren babaların, oğullarını iktidarla evlendiren ama onları cinsel iktidarsızlığın çukuruna düşürenlerin hikâyesidir bu.
Romancılığım dışında, bir politik fikir sahibi kişi olarak, iktidarın şiddetinden nefret ediyorum ama bu bana bu haliyle sadece kuramsal- politik bilgi olarak görünüyor. Romancıyım, daha çoğunu düşünüyor ve istiyorum.

-Size kadar varan Baba ve imgesini nasıl değerlendirmeliyiz?
Romandaki babalardan biri de benim tabii. Yüzüme vurmasanız olmaz mı? Al bir babayı vur ötekine. Sizin de bir Ceren’iniz var mesela, ne yapayım yazarken yalnızca kendimi düşünemem ki, dostlarım da bir baba, ne yapalım, herkesin bir iktidar olma kusuru bulunur diyorsun ister istemez.

-Bütün bunların üstünde duran ve belirleyen tek şey zaman olduğuna göre nedir zaman? Rüya Körü zamanın egemenliğini mi reddetmektedir?
Zaman, kitabın finalinde benim oyuncağım haline gelince bu soruyu sormakta haklı oluyorsunuz. “Her şeyi belirleyen zamandır” dedim mi bunu düşünüyorum. Hayır. Rüya Körü zamanın egemenliğini mi reddeder, ona da hayır. Zaman somut bir olgu değil, bu yüzden her şeyi belirlemiyor, biz öyle söylüyoruz. “Zaman her şeyi halleder” diyoruz. Oysa gerçek şöyle: Her şey halloluyor ve bunun bir süreçte hallolduğunu görüp bunu zamanın yaptığını söylüyoruz. Zamanın egemenliği falan yok, zaman zihinsel bir kavram, geçip giden ve sürekli yok olan bir şey. Reddetmeye gerek yok. Hep yok olan bir şeye “senin egemenliğine karşıyım” demek gereksiz oluyor. Zaman’ı iktidar kavramı yerine kullanıyorsan o başka; dönemsel egemenlik falan da dersen tamam ama ben zaman’ı hep zaman olarak görüyorum.

-Bu durum hatırlama ve unutma üstüne felsefi bir tartışmaya girişmenizi de sağlıyor. Bir bakıma Rüya Körü aforizma olarak algılanabilecek düşünceler de üretmektedir.

Hep yok olan, hep unutulan olur. İşte çok yerinde bir hatırlatma. Sürekli geçip giden zamanın içinde kalanlar aynı zamanda yok olup dağılanlardır. Geçmiş zamanın içinden çıkıp gelen varlığımızı yalnızca hatırlayarak doğrularız. İşte sayısız aforizmamı bundan yola çıkarak yazdım. Sizin için de bir aforizma söyleyeyim hadi: Eğer geçmiş sürekli yok olsaydı, biz yokluktan çıktığımızı düşünecek, hiçten hiç çıkar diyerek, kendimizi yok sayacaktık.


-En sonunda size ve kızınıza varan Rüya Körü en çokta sizin geçmiş, bugün ve gelecek algınızı somutlaştırmış olmuyor mu? Rüya Körü sizin ve kızınızın bugünde yaşıyor olmanızın arkaplanına tarih ve tabii zaman üstünden bir yorumlama sayılabilir mi?
Bu sözleri okuyan da roman kahramanı olarak yalnızca kendimi yazdığımı sanır! Durun hele, bana gelinceye kadar seksen durak var. Soruya gelelim. Zamanı yorumlama falan derken, irkildiğim şey şuydu: “Şu an ne güzel, anın kıymetini bilelim” gibi laflar söyleyenler işitirdim, bu sözde canımı sıkan bir şey vardı, “an’ı yaşamak” denen şey neydi? “Şimdiyi yaşayalım, unut gitsin neymiş gelecek ve geçmiş” demek miydi? “Beden hazlarından önemli bir şey olmaz” mı demekti yoksa? Bunların hiçbirine aklım yatmıyordu. Birden aydınlandım: Şimdiki zaman durgun bir su birikintisini andırıyordu. Oraya akan bir geçmiş ve oradan çıkan bir gelecek vardı. Yani geçmiş ve gelecek olmadan o anı anlayamıyordun.
İnsanın nerede durduğunu, ne olduğunu anlamaya çalışır roman. İnsanlara bunu gösterir. Ne yazık, romanlar yoluyla “tarihi gerçekleri” açıklayanlara. Ne yazık, romandan tarihi öğrenenlere.

-Teşekkür ederim.
Ben teşekkür ettim asıl, sizden önce, şimdi ve daima.

Birgün Gazetesi, 27 Aralık 2010



Yazarlık Rüyaların Yapısını Fark Etmekle Başlar


19 Aralık 2010 Hürriyet Pazar Eki'ndeki Röportajdan Bazı Bölümler


* Romanda tarih anlatan pek çok romanın kusuru, çok önceden yaşanmış bir olayın “öyle değil de böyle” olduğunu iddia etmesidir. Tarihçilik yapamayanların edebiyatın sırtından geçinmesi sayıyorum bunu. Bu tarzın en iyi sayılanları bile kusurludur; üstelik bir de romanı ilgilendirmeyen tartışmaların kaynağı olmuşlardır: Devlet, ana mıdır, baba mı? Fatih, rüyasında söylenen şeyleri görmüş müdür? Şah İsmail Ali’nin zuhur etmiş hali midir? Yavuz Çaldıran’da ne yaptı?
*Ben romanda, insan varlığı içinde bilmek istediğimiz durumların peşindeyim. Bir fikrin, bir ulu insanın ne kadar haklı ne kadar üstün olabileceği fikriyle değil, her insanın hem yüce hem de sefil bir ruh düzeneği içinden hareket edebildiği fikriyle masanın başına oturuyorum.
*Edebiyatımız fazlasıyla “biz” olan İstanbul’u, “biz” dediğimiz dönemin tarihini anlatıyor. Ben ise biz sayılmayanları, unutulan Selçuklu’yu, “biz”den önceki İstanbul’u anlatmakla bu yoldan çoktan ayrılmış durumdayım.
*Edebiyatın işi, insanın düşünebileceği her şeyi aklımıza düşürmektir, felsefi veya dini önermeleri insanlara tebliğ etmek değil. Benim temel itirazım buna: Herkes bir fikrin önermesini roman adı altında kamuya duyuruyor. Edebiyat bir fikir panayırına döndü, siyasal ve ideolojik kamplaşmalar romanın sırtından yürütülür oldu.
*Aşk söz konusu olduğunda talih herkese aynı ayarda gülmez. Kimileri darı ambarına düşer, kimileri de çukura. Ne var ki kazananla kaybeden yan yana dolaşıyorsa, yaşanan burukluk derin olur. Aşk acısı yalnızca kaybetmek değildir, aşk acısı kaybettiğin şeyin nereye gittiğini görmektir.
*Budalalık, işin gereğini yapamayan herkeste, kendimizde de tabii, hissettiğimiz bir haldir.
*Kılıçarslan’ın İstanbul’da sekiz ay kalması basit bir ziyaret değildir. Manuil’le Kılıçarslan, yazışmalarında birbirlerine baba-oğul hitabıyla yazan kişilerdir. Rum Sultanı ile Roma İmparatoru birbirine elbette uzak olamaz: Halef selef ilişkisi var aralarında. Sürekli bir akrabalık ilişkisi içindeler. Bu konu romanın alanı dışında olsa da, romancının tarihi kurcalama biçimi açısından şunu söyleyebilirim: Ben ne Roma’nın ne de Selçuklu’nun tarafını tuttum. Şimdiye kadar yazılan tarih romanlarının pek çoğundan farklı şeyler yazmamın nedeni budur. “Biz” fikri yoktur benim romanlarımda. Peşinen mahkum edilmiş, “kahpeleştirilmiş” bir Bizans da. Biliyor musunuz Bizans kavramı çok eski sayılmaz, “Anadolu Selçuklu Devleti” tanımı ise pek yenidir: Modern tarihçilerin basit bir tasnifidir bu. Selçuklu Sultanı kendisine “Rum Sultanı” diyordu. Devletinin adı da Rum Sultanlığı’ydı. Roman, bu tür bilgilerle sansasyon yaratılan bir alan olmadığı için bu konu temel problemimmiş gibi davranmayacağım. Ama bir romancı tarihe baktığında böyle şeyler görüp de yokmuş gibi davranırsa, ille de Bizans, ille de Türkler, biz falan derse, yazdığı şeye roman denmez. Tarih başka bir diyardır, bugünden bakarak orası hakkında konuşanlar, sadece kendi aklındakini konuştuğunu bilip öyle konuşmalı. Ben bugünden bakarak tarihi zemin önünde insanı konuştuğumun farkında olan bir romancıyım.
*Ben “zaman” kavramını dert edinen romancılar kuşağındanım. Proust, Tanpınar veya Lawrence Durrell benim kapı komşularım oluyor. Her romanımda zaman kavramıyla ilgili bir problem bulur, onun üzerine giderim.
*Kadın, o çağlarda bugün bildiğimiz anlamda bir kişi değil. O yüzden sabırla seven ve kadının peşinde koşan bir erkek aptal gibi görünüyor. Çünkü o zamanın kadını gövdesine erkek zırhı giymiş, muktedir erkeklerin peşinde koşan bir erkek kopyasından ibaret. Stefanos budur ve maalesef, o çağda böyle bir erkeğin budala görünmesinin nedeni, bugünkü ölçüler içinde ve “kadınca” sevmesidir.
*Yaşadığımız anı önemseyip çok göklere çıkarttığımız, bu anın sonsuz ve kalıcı olduğunu sandığımız, yahut şimdiki zamanın öyle pek de hızlı değişmediğini düşündüğümüz pek çok yaşantımız vardır. Yaşamanın kıvançla fark edildiği hallerdir bunlar. Fakat yaşanan anı yüceltenlere bir söz söylüyor bu roman: “Şimdi” dediğiniz şeyi yaşadıklarınızı ve yaşayacaklarınızı düşünmeden anlayamazsınız. Sadece şimdi yoktur; her şimdi, geçmişin tortusu, geleceğin umududur. Hep yokluğunu hissettiğimiz geçmişin ve geleceğin arasında, hep ve daima şimdi olarak kalan bir şeyi yaşarız.
*Yazarlık rüyaların yapısını fark etmekle başlar. Bu nedenle bana Delphoi kâhinleri de, Freud da çok yakın gelir.
Röportaj: Çağlayan Çevik, Hürriyet Pazar Keyif, 19 Aralık 2010
Yazının tamamını okumak için link:

İki Rüya Arasında İstanbul


Yağmur Elif Kayhan

Yıllardır Kapadokya merkezli bir edebiyat yapan, bölgenin tarihini, merkez dışında kalan yaşantılarını, farklı unsurlarını, dahası dilini yazıya aktaran ve zamanın izini coğrafyada süren Gürsel Korat’ın yeni romanı Rüya Körü bir İstanbul romanı. Rüya Körü Bizans İstanbul'unda gelecek zaman rüyaları gören tarih yazıcısı Stefanos ile geçmiş zaman rüyaları gören ve imparator olmak isteyen Andronikos’un buluşmalarını Selçuklu ve Bizans ekseninde anlatıyor.


Bizans İstanbul’una konuk gelen Selçuklu Sultanı Kılıçarslan’ı, Ayasofya’da yapılan heybetli düğünleri, At Meydanı’nda şimdi olmayan sütunlardan uçmaya çalışanları ve bütün bunları yazan tarih yazıcısı Stefanos’un başından geçenleri anlatan Rüya Körü’nü tarih içinde macera romanı olarak okumak da mümkün.


Yazarın İstanbul’un Türkçe romanda pek de yazılmamış bir dönemini ele alması bile başlı başına bir tercihi gösteriyor. Yazarın “bize” ait olmadığını düşündüğümüz Doğu Roma’yla ilgilenmesi yabancı bir şeyi seçtiğini düşündürtse de daha romanın ilk sayfalarında bir Selçuklu beyinin oğlu olarak Bizans başkomutanı Yannis Aksukos’la karşılaşınca bunun doğru olmadığı anlaşılıyor. Selçukluları Rum Sultanlığı şeklinde anan yazarın, tüm tarihi tezlerin dışında bir yerden konuşması, Türkçe roman açısından görülmedik ölçüde sert bir kırılmadır. Rüya Körü’nün Roma ile Selçuklu arasındaki öncelik sonralık ilişkisini, Freud’dan öteye geçerek bir baba oğul çatışmasına ve hatta bir baba düşmanlığı hikâyesine çevirmesi, ancak derin ve çok katmanlı yapıtların becerebileceği bir haldir.


Rüya Körü, bildiğimiz önermeleri alt alta yazarak, bildiğimiz ve “biz” saydıklarımızla bir yere varamadığımızı, tam tersine “biz”le ilgili bir çıkarım yapacaksak, bunun bildiğimiz şeyin dışında olduğunu anlatıyor.


Geçmiş ve gelecek olmazsa şimdi’nin olmayacağını fark eden Stefanos’un anlattıklarıyla biçimlenen roman, “şimdi”nin süreğen bir unutuşla yaralandığını gösteriyor ve hatırlamanın önemini çok veciz bir anlatımla ortaya koyuyor.


İnsan daima unutur. Çünkü süreğen olarak geçmişte veya gelecekte duramaz. Yapabildiği tek Tanrısal eylem, hatırlamaktır.


Üstelik şimdiki zaman gelip geçiciliğiyle basit hazları da çağrıştırmaktadır. Aslolan vazgeçilmeyecek bir hazdır. Stefanos ömrü boyunca vazgeçemeyeceği aşkı aramış, hep onun peşinden gitmiş, bunu yaparken belki de sevme ve sevilme olanaklarını elinden kaçırmıştır. Şimdiki zamanının olmadığını kendisinin hep gelecekte yaşadığını anladığında aşkı bulamayacağını da anlamıştır:


“Sevilmeyen kişinin şimdisi yoktur” diyordu; şimdiki zaman denen şeyin, bütün geçmişiyle birlikte yansıyan ‘o an’ olduğunu söylüyordu: Birikmiş bir hayat olmadan yaşanan an açıklanamazdı.


Gürsel Korat, romanlarında zamanı, mekânı ve büyük tarih algısını oldukça farklı kullanan bir yazar. Bu romanında zamanın akışıyla rüyayı, rüyalarla geleceği birleştiriyor ve Rüya Körü’nde hikâyesinin gelecek bölümlerinde olacakları anlatarak ilerliyor. Bu durum şaşırtıcı biçimde olayların gerilimini azaltmak yerine, pek çok olaya inanılmaz bir derinlik ve hız kazandırıyor!


Romanın zaman kavramıyla ilgili ortaya koyduğu en çarpıcı şey hem estetik hem de metafizik bir imkân olarak gelecek ve geçmiş üzerine söyledikleridir. Romanda Stefanos’un ağzından kaderin tanımlandığı şu cümle hayret uyandıracak cinstendir: “Kader diye bir şey yok. Kaderin olabilmesi için gelecek zamanın ve şimdinin iç içe yaşanması gerekirdi.”


Bu, çocukluğundan beri hep rüya gördüğünü zanneden ama bir gün, gördüklerinin gelecek zamana ait küçük zaman dilimleri olduğunu anlayan Stefanos’un hikâyesidir. Fakat gece ve gündüz gibi, gelecek zaman geçmiş zamanı gerektirir. Romanda Stefanos’un aksi /zıttı olan Andronikos, yalnızca geçmiş rüyaları gören bir kişidir ve bu ikisinin macerası, şimdi’nin yokluğunda sürüp gider. Roman şimdiki zamanı gördüğümüz yerde sona erer. Bu bir bakıma rüyayı gördüğümüz andır.


Bütün iyi sanat yapıtları çok katmanlıdır; Rüya Körü, katmanlarını fark ettikçe insan zihnini açan, buluşlar yaptıran bir roman. Üstelik bunu hiç de öyle süslü ve abartılı sözlere, gizemli açıklamalara başvurmadan yapıyor. İnsan, gözünün önünde duran bu açık seçiklik ve derinlik karşısında, insanı boyutları nedeniyle çarpan büyük bir manzara önüne çıkmış gibi sarsılıyor.


Böylece zaman üzerine, bir önceki romanı Kalenderiye’de döngüsel zaman tarifiyle aklımızı döndürdüğü yetmiyormuş gibi, bu romanında tüm zamanların iç içeliğini aklımıza sokan yazarın enteresan yazarlık yolculuğuna tanık oluyoruz. Yazar, bize hiçbir metafizik hakikatin cevabını vermiyor, yalnızca metafizik hakikatler icat edip onların sorusunu ortaya atıyor.


Türkçede Rüya Körü adlı bir roman yazıldığı için, okurun ne kadar şanslı olduğunu, romanı okumadan anlamanın imkânsız olduğu çok açık.


Gürsel Korat, salt bu romanıyla bile edebi yapıtlarında önemli yenilikler yapmış yazarlar sınıfına girmeyi hak ediyor.


Zaman Kitap. Sayı 59, 6 Aralık 2010

Sözün İktidarı ve Coğrafyası






Dil ve İktidar Süreçleri Üstüne Coğrafya Eksenli Bir Deneme


Gürsel Korat


Milliyetçiliğin ortaya çıkmasıyla beraber, Avrupa’daki bütün Osmanlı karşıtı milliyetçilikler, çoğu Türkçe bile bilmeyen Müslümanları kovabilmek ve onların mallarına el koyabilmek için, saldırı başlattı. Temelde Bursa ve Üsküp arasını vatan bilmiş, dilini, yaşam biçimini buna göre düzenlemiş olan Osmanlılık bilinci bu gelişmelerden ötürü büyük bir yara aldı. Doğuya göçen, bilmedikleri ama güvende olacaklarını düşündükleri yerlere gelen muhacirlerin ruhuna, Yunan, Makedon, Bulgar, Sırp milliyetçilikleri yüzünden “gâvura” ve Hıristiyanlığa karşı büyük bir nefret tohumu ekilmiş oldu. Çünkü Avrupa’da 1878 Berlin Anlaşması’ndan sonra başlayan Anti-Müslüman hareket, Osmanlılar’ın Avrupa’daki sözünün kırılması amacındaydı. Bu söz kırımı, mezarlıklarında, camilerinde, karakollarında, okullarında, tekkelerinde ve dergâhlarında başka bir dille varlık bulan kitlelerin sürgün edilmesi ve “öteki” olarak adlandırılan “barbarların” Avrupa’dan atılması anlamına geliyordu.
Osmanlı elitinin yaşadığı psikolojik travma bu noktaya bakılarak anlaşılabilir. Bu durum, rövanşist ve nefret dolu bir iklimde yaşamaya başlamamızın ilk adımıdır. Çünkü göç edilen Anadolu, Osmanlılar için yüzyıllarca bataklık olmuş bir yerdi. İttihat ve Terakki tarafından o sıralarda keşfedilen “Turan” bile Anadolu’dan daha tanıdık görünmekteydi. Çünkü Anadolu, pek çok köyüne varana kadar ya Ermeni, ya Rum ya da onlardan farklı sayılmayacak ölçüde “zındık” Alevi köylerinden oluşuyordu. Balkanlı göçmenler bu koca coğrafyada, Hıristiyanlardan kaçarken, başka Hıristiyanlarla veya değişik inançları olan Müslümanlarla karışlaşmışlardı. Şüphesiz, muhacirler tümüyle Sünni değildi, üstelik Anadolu’dakilerin şehirli olanları da çoğunlukla Sünniydi. Yine de muhacirler pek dostça kabul görmediler, ya iktisadi nedenlerle ya da göreneklerinin farklılığı nedeniyle Anadolu onları pek hoş karşılamadı. Böylece muhacirler içe kapandı, geldikleri yerin dilini yuttu, sisteme entegre olmaya çalıştı.
Öte yandan, henüz ulus devlet kurulmadan, İttihatçılar iş başındayken, devlet çoktan, muhacirlerin uğradığı zulmün karşısına başka bir zulümle dikilmişti: Kıyıdaki Hıristiyanlar adalara ve Yunanistan’a gitmeye zorlanıyor, masum insanları kovanların öcü, masum insanlardan alınıyordu. Böylece Balkanlar’dan sonra söz kırımının sırası Ege kıyılarına indi. Bu uğursuz katilin gölgesi tüm Anadolu’yu dolaşarak, büyük çoğunluğu Türkçeden başka dil bilmeyen, ibadetlerini Türkçe yapan Hıristiyanları susturdu. O sıralarda İttihat Terakki’nin kan ve ölüm memurları, edebiyatçılardan kanı ve ölümü kutsayan metinler yazmalarını rica etti. İnsanlık tarihinin en utanç verici edebi metinlerinden bazıları Ömer Seyfettin gibi adamlar tarafından yazıldı; pek çok yazar ve şair bu akıma ayak uydurdu.
Bu tarihten itibaren -Reşat Nuri Güntekin’in Ateş Gecesi romanı dışında- kahramanları kiliseye girmiş roman kahramanları hiç görülmedi, “hain Ermeni”, “vurguncu Yahudi”, “aptal Kürt”, “korkak Rum” ve “kalleş Arap” tiplemeleri olağanlaştı.
Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte Ankara’da yaratılan yeni dil, içinde millet ve devlet ekseni olmayan her dil düzenini yadsıdı. İstanbul’un kadim lisanı ve yazısı alaşağı edilerek etnik yapıdan geldiği iddia edilen söz merkeze konuldu. Böylece Osmanlı çağında varolan çoklu kültürel-etnik yapının tasfiyesi edebi düzende de sürdü: Hiçbir Ermeni, Yahudi veya Rum kendi lisanıyla temsil olunamazken, İslamdan veya Bolşevizmden esinlenen dil çeperi de şiddetle ceza gördü.
Dönemin bütün resim ve heykel sanatına, mimarisine ve müziğine göz gezdirdiğimizde iktidarın sanat üzerindeki irkiltici etkisi göz önüne çıkar. Heykelde korkunç denecek kadar sert, dışavurumcu, egemenlikçi bir tavır vardır; resimde folklorik öğelerle başat giden bir tür halkçılık suprematizmi göze çarpar. Müzikte halk motiflerine dayanan çoksesli yapı arayışı belirir; mimaride neoklasikten işlevsel modern yapılara dönülür.
Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte coğrafi konum değiştiren söz iktidarı, özellikle kırsal olanın tasfiyesine ve kentsel gelişim programının uygulanmasına ihtiyaç duymaktaydı. Buna uygun dil düzeni, halkın anlayacağı sadelikte bir halkçı edebiyatı arzulamakta ve Ankara’nın başlattığı populist program “köycülük” diliyle varlık bulabilmekteydi. Beş Hececiler, bu dönemin sanatsal söz iktidarını temsil ediyordu. Ne var ki, Atatürk’ün, yaptığı şeyi hiç garipsemeden, İstanbul’da saraylarda yaşamaya başlaması, cumhuriyet rejiminin padişahlığa en çok yaklaştığı bir buhran durumuydu. Arkasından tek parti şefliğinin geleceği bu dünya, köye ihanet anlamına geliyordu. Halide Edip Adıvar’a CHP Roman Ödülü’nün verilmesi, Ankara’nın İstanbul’la uzlaştığının ilk işaretiydi. Bu, İstanbul’un yeniden hem iktisadın hem de sözün merkezi olacağının kabulü demekti.
Yahya Kemal’in “Ankara’nın nesini seversiniz” sorusuna, “İstanbul’a dönüşünü” karşılığını vermesi ben bu noktadan okumayı anlamlı buluyorum.
İktisadi ilerlemeden söz eden siyasal iktidarların demokrasiden yana sınıfta kaldığı coğrafyamız, gücünü kadim otoriterlikten alır. Bu nedenle Osmanlıların şairden korkması ve haset etmesine benzer bir dikkatle, cumhuriyet dönemi iktidarları da ilerlemeden yana komünistleri hasetle ve korkuyla izliyordu. Çünkü söz iktidarının solun eline geçme tehlikesi vardı ve solcu yazarların kitleler içindeki saygınlığı büyüktü. Öte yandan siyasal iktidarın sola düşmanlık etmek yönünden müttefiki olan yazarlar da Osmanlıcı olmaları nedeniyle yöneticilerin huzurunu kaçırıyordu. Sonuçta bir çözüm bulundu: Coğrafyamız Hıristiyanlardan arındığı ve neredeyse bütünüyle Müslümanlardan oluşan bir toplum düzeni kurulduğu için, başta Müslümanların arzuladığı bir devlet tarzında doğmayan cumhuriyet, zamanla Türklüğü İslam’la özdeş hale getirmekte sakınca görmedi ve böylece “Türk-İslam söz iktidarı” tesis edilmiş oldu.
İşte bundan sonradır ki, Turan hayalleriyle yerleşilen ve Hıristiyanlardan arındırılan Anadolu’daki bütün yerleşim adları ve Hıristiyan mimarlık eserleri silinip süpürüldü. Eğer bunlar yok edilmeseydi, mezar taşlarından kitabelere varıncaya kadar pek çok yerde, başka bir harfle de olsa Türkçe yazılmış yazılar olduğu anlaşılacaktı. Böylece Anadolu hızla arıtıldı ve yalnızca Osmanlıca yazı değil, orada üretilmiş hangi yazı ve edebiyat varsa müzelik bile olamadan söz kırımından geçirildi.
Sonuçta, sözün düzenini coğrafyada özgürce hareket eden halkların doğal yaşam süreçleri değil, iktidar odakları belirlemiş oldu.

Cumhuriyet, kuruluş çağında din aleyhine attığı adımları, komünizmle mücadele ve milliyetçilik politikalarıyla tashih ve telafi etti. Cumhuriyet eliti, solculuğa karşı koymak üzere “arka bahçe” sayılabilecek olan İmam Hatip okullarında yetiştirdiği milliyetçi ve Müslüman çocukların hep öyle yumuşak sesli yoksul imamlar olarak kalacağını düşünmüştü. Belki de bu yüzden 12 Eylül askeri darbesi bütün karanlık hesaplarının defterini açarak, sola ait söz düzenini devlet kurumlarında yasakladı. Bu, Atatürkçü ordunun, Atatürk’çü öz-Türkçecilikten nasıl koptuğu ve sözü nereye taşıdığıyla ilgili çok çarpıcı bir adımdı. Çünkü komünizmle savaşta Müslümanlara biçilen rol, Amerika’nın jandarmalığını yapmaktı ve hayatta hiçbir zaman yan yana gelemeyecek olan, coğrafyaları kıtasal ölçekte uzak iki halk, Türkiye ve Pakistan kardeş ilan edilmişti. Afganistan’dan propaganda için getirilen ve her birine evler dağıtılan Özbek göçmenler, dillerini bilmedikleri bu ülkenin toprağına ayak basar basmaz “Anavatan” diyerek toprağı öpmüşlerdi. Ne acayip! Kendini dünya vatandaşlığıyla tanımlayan sol, etnik bir Türkçeci tavırdan yanaydı. Kemal’in askerleri ise İslami bir yeşil hattın berisinde komünizme silah sıkıyordu.
Bu dönemde yasaklanan sayısız sözcük arasında üç sözcük hep dikkatimi çekmiştir: Özgürlük, bilim ve örgüt. Bu üç sözcük, o tarihten itibaren coğrafyamızın nasıl yönetildiğinin ve dil iktidarının kime ait olduğunun şifresi gibi parladı: Özgürlük, Hürriyet şekline girerek, her adımını sermayenin adımıyla ölçen fırsatçılığın söz düzenini belirledi. Bilim, her türlü araştırmacı, yaratıcı bağlamından kopartılarak dinsel bir kavram haline geldi ve “İlim” oldu. Örgüt ise, derin devleti ve faşist organizasyonları akla getirecek tarzda “teşkilat”la yer değiştirdi.
Çünkü bu coğrafyada o tarihten itibaren büyük kitlesel dönüşümler başlayacaktı: Bütün köylüler, iş umutlarını kovalayarak şehirlere gidecek, bütün etnik yapılar ve özellikle Kürtler yurt sathına yayılarak dillerini her yere taşıyacaklardı. 12 Eylül, kendi siyasal programını tamamlamak üzere Alevilerin köyüne cami yaparak, Kürtlerin dilini yasaklayarak ve bütün öteki etnik yapıları da yeni bir Türklük testine sokarak, sonuncu “Türk-İslam özleşmesi hamlesi”ni yapmış oldu. Fakat “tam olarak Türkleşip anti komünist bir Müslüman NATO ülkesi olmaya” gayret edenler, ülkeyi korku dolu bir despotizme ve iç savaşa sürükledi.
İşin ilginç tarafı, solun bir bölümü, inanılmaz bir hamleyle solu dumura uğratan askerlerin darbeci diliyle özdeşleşti: Enternasyonalizm ve özgürlükçü söylem çöpe gitti. Kişiye tapma ve milliyetçilik öne çıktı, Kürtleri ötekileştirmek sol için bile olağanlaştı. Öte yandan Kürt hareketi de varlık şartını Kürt milliyetçiliğine indirgeyerek sınıfta kaldı. Ejderlerle savaşanlar ejder oldular; Türkiye’de Kürt meselesinde Kürtler lehine veya aleyhine söz alanlar, birkaç akil insan dışında milliyetçi söylemle malul hale geldi.
Çünkü bütün milliyetçilikler gibi anayasacı bir özgürlük ve eşitlik talebinden doğan Kürt milliyetçiliği, zaman içinde tarihi milletin gözünden okumaya ve o gözle yeniden tarih kurmaya girişmişti. Böyle bir değişimin yarattığı edebiyat ise milliyetçilikle sakatlanmış her edebiyat gibi, öznesi olmayan bir yığın hareketi şeklinde konuşmaktaydı. Oysa öznesi olmayan, yalnızca seslerle, ağıtlarla ve tipten öteye geçmeyen kahramanlarla yaratılan edebiyat başka bir despotizmin habercisiydi.
Bu coğrafyada özellikle okuru eğitmek, yandaş toplamak veya bilinçlendirmek gibi gerekçelerle roman yazmak yeni bir iş değildi. Ahmet Mithat Efendi’den Tarık Buğra’ya, Peyami Safa’dan Kemal Tahir’e varıncaya kadar pek çok kişi “roman”ı böyle yazmıştı. Hatta İlhan Selçuk işi daha da öteye vardırarak, yazdığı biyografiye “Yüzbaşı Selahattin’in Romanı” adını vermişti. Hal böyle olunca Turgut Özakman geri durmadı, resimli dipnotlu kaynakçalı bir “roman” yazdı. Çünkü “roman” adı altında siyasi tezler, dinsel hükümler veya kurtuluş reçeteleri yazmak artık yadırganmıyordu, işin doğrusu unutulmuştu. Roman adı altında bütün “önder”li yapıların, yani dini olsun din dışı olsun bütün cemaatlerin “doğrusu”nu propaganda etmek alışılmış bir tutumdu. Peyami Safa’dan Kemal Tahir’e, köy enstitülü yazarlardan Kemalistlere, Alevi yazarlardan Sünni yazarlara varıncaya kadar herkes bu söz katline katıldı.
Son yıllarda yalnızca politik değil, dinsel propaganda ile karışmış edebi metinlerin yaygınlığına karşın, bunu reddetme konusunda isteksiz görünen eleştiri dünyası da düşündürücüdür. Edebiyatın, edebiyat olarak değeri ve özgürlüğü konusunda söylenen her söz artık lakırdı düzeyinde kalıyor. Edebiyatın itirazı işitilmiyor, çünkü biyografik romanlar, dinsel irşat hikâyeleri ve milli övünç farsları öbeklerinde söz iktidarını eline geçiren edebi cemaatlerin gürültüsü, bütün kulakları sağır ediyor. Edebiyatın, iktisadi, dinsel ve siyasi toplulukların denetimini reddedecek söz olgunluğuna eriştiği, böyle bir evrensel deneyim kazandığı sanılırken, edebiyatın açtığı kitap sevgisi yolunu edebiyatın sırtından geçinenlerin doldurduğu görülüyor. Doğruları yazar tarafından belirlenmiş üstün insan hikâyeleri, roman adı altında hegemonya övgüsü yapıyor. Daha da kötüsü, farklı edebi cemaatler arasında, okur (hadi daha açık söyleyelim) taraftar toplama yarışı tüm hızıyla sürüyor.
Toplumların ne dümdüz bir çizgi halinde gelişmesi ne de döngüsel olarak değişmesi mümkündür; toplumlar sarmal bir hareketle yenilenir. Monarşik, din merkezli ve çok etnili bir toplum yapısının, totaliter, laik ve tek etnili yapıyla tokuşmasından çıkan enerjinin sonuçlarını hep birlikte yaşıyoruz: Zamanımız çok etnili imparatorluk düzeninin, çok cemaatli postmodern düzenle takasına benzemektedir. Bu cemaatlerin çoğu yine emperyal çağdaki gibi cemaat önderlerine biat etmiş söz kulları tarafından seslendirilmektedir. Sanatın özerkliği ve özgürlüğü, sanatın hiçbir din, dil, millet ve iktidar odaklı olmayışı cemaatleri ilgilendirmez; özgürlük toplumsallaşmış insanlığın ihtiyacıdır. Cemaatin kalıbına girmiş insanlığın özgürlükten anladığı şey ise, cemaatin bildiklerini yinelemekten ibaret kalır.

Avrupa Yazarlar Parlamentosu toplantısında sunulan bildiri, Kasım 2010 İstanbul

"Bu Romanda Zaman, Benim"


“Gürsel Korat’ın okuru olmak, keskin bir edebiyat bilincinin yarattıklarıyla çeşitli düzlemlerde diyaloğa girmektir. Edebiyatının alanını sürekli derinleştiren, derinleştirerek genişleten bir yazardır Korat. Romanları, öyküleri, denemeleri, edebiyat üzerine düşünceleriyle tutarlı olan, yinelemeyi reddeden, yenileyen bir yazınsal yolculuğun farklı dallardaki ürünleridir.”
Nursel Duruel, Aralık 2010 Cumhuriyet Kitap

Röportajdan seçmeler

“Andronikos Komninos’un yaşam mücadelesine hayretle baktığımı saklayamam, bu nedenle hiç de istemediğim halde, Doğu Roma soylularının yanında buldum kendimi. Elbette Selçuklu soylularının da. Bildiğiniz gibi benim hiç soylularla işim olmamıştı. 'Peki, dur bakalım' diyerek kendime bir serinlik verdim. Dikkat etmem gerekirdi, çünkü soyluların hayatını anlatanın diline onların dili siner, tarihi roman yazanların kasıla kasıla ettiği her tumturaklı laf retorik şişinmeye dönüşür, o tarihi kişinin dili romancıyı tutsak eder. Açıkçası, roman yazarı tarihi kişinin hayatını iğfal ederken, tarihi kişi de romancının dilini ele geçirir.”

“Rüya Körü’nde benim zamana ait yeni aforizmalarım var. Bu romanda zaman, benim. Yazmanın giderek benim için bir ruhsal dönüşüm ritüeli haline geldiğini düşünmüyor değilim.”

“Rüya Körü’nü çalışırken teknikle ilgili olarak hiç yapılmadığını düşündüğüm şeylerden birini yapmaya karar verdim: Genellikle roman veya öykü anlatıcısı, geçmiş zamandan geleceğe doğru akan olayları sıraya koyar, zihnimizi düzçizgisel bir anlam bütünü içinde hizalar. Bu hareket, geçmişten günümüze doğru akan olayların 'şimdi' ekseninde toparlanması yoluyla olur. Ben, ilk kez geleceği de söyleyen, bunu şimdiyi anlamada bir teknik düzey olarak cisimlendiren bir roman yazmaya karar verdim. Rüya Körü, geçmişin ve geleceğin sürekli açıklandığı bir şimdiki zaman romanıdır. Oysa biz daha çok geçmişi ve şimdiyi açıklayan anlatım biçimlerine alışkınızdır.”

“Belleğimizin ve anımsamanın doğasının yalnızca zihinsel değil duyusal olduğunu çocukluğumdan beri kendi bedenimde deneyliyorum. Bu benim bedenimde olduğuna göre tüm insanlığın ortak deneyimidir. Çünkü her yazar gibi ben de insanlığı kendi bedeninde sınayan bir duygu, düşünce ve bilgi araştırmacısıyım.”

“Bizans çağına bakan kuruluş romanları 'çürüme', 'kokuşmuşluk' ve 'yozlaşma' gibi ahlaki tezler üzerinden Bizans eleştirisi yapmıştır. Talih, insanları romancının yargılayıp mahkûm ettiği tarihi kişilerin romanını okumaktan ve öylesi romanları beğenen bir saflık düzeyinde bulunmaktan korusun. Benim romancı olarak insanlığa ait olan hiçbir toplumsal ve tarihsel düzeyi ve kişiyi yargılama yetkim yok. Bilgi düzeyinde yapabildiğim tartışmayı romanda yapamam. Romanda aslına sadık olmaya çalıştığım şeyleri bırakırım sadece, isteyen de tartışır. Örneğin, Bizans İmparatorluğu kavramını hiç kullanmam, çünkü 17. yüzyıldan itibaren, yani Bizans yıkıldıktan çok sonra bu kavram, dönemi adlandırmada kullanıldı. Doğu Romalıların kendilerine Bizans dendiğinden haberi yoktu. Aynı şekilde hiçbir zaman tarihte 'Anadolu Selçuklu Devleti' adıyla bir devlet var olmamıştı; bu devletin adı 'Konya Rum Sultanlığı'ydı. Ben romanda bunu kullanıp geçtim, açıklamaya hiç başvurmadım. 'Anadolu Selçuklu Devleti', ulusal devletin tarihi yazılırken, tarihçiler tarafından konulmuş bir addır. Konya Rum Sultanı’nın, Anadolu Selçuklu Devleti diye bir devletin başı olduğunu bildiği söylenemezdi.”