Sözün İktidarı ve Coğrafyası






Dil ve İktidar Süreçleri Üstüne Coğrafya Eksenli Bir Deneme


Gürsel Korat


Milliyetçiliğin ortaya çıkmasıyla beraber, Avrupa’daki bütün Osmanlı karşıtı milliyetçilikler, çoğu Türkçe bile bilmeyen Müslümanları kovabilmek ve onların mallarına el koyabilmek için, saldırı başlattı. Temelde Bursa ve Üsküp arasını vatan bilmiş, dilini, yaşam biçimini buna göre düzenlemiş olan Osmanlılık bilinci bu gelişmelerden ötürü büyük bir yara aldı. Doğuya göçen, bilmedikleri ama güvende olacaklarını düşündükleri yerlere gelen muhacirlerin ruhuna, Yunan, Makedon, Bulgar, Sırp milliyetçilikleri yüzünden “gâvura” ve Hıristiyanlığa karşı büyük bir nefret tohumu ekilmiş oldu. Çünkü Avrupa’da 1878 Berlin Anlaşması’ndan sonra başlayan Anti-Müslüman hareket, Osmanlılar’ın Avrupa’daki sözünün kırılması amacındaydı. Bu söz kırımı, mezarlıklarında, camilerinde, karakollarında, okullarında, tekkelerinde ve dergâhlarında başka bir dille varlık bulan kitlelerin sürgün edilmesi ve “öteki” olarak adlandırılan “barbarların” Avrupa’dan atılması anlamına geliyordu.
Osmanlı elitinin yaşadığı psikolojik travma bu noktaya bakılarak anlaşılabilir. Bu durum, rövanşist ve nefret dolu bir iklimde yaşamaya başlamamızın ilk adımıdır. Çünkü göç edilen Anadolu, Osmanlılar için yüzyıllarca bataklık olmuş bir yerdi. İttihat ve Terakki tarafından o sıralarda keşfedilen “Turan” bile Anadolu’dan daha tanıdık görünmekteydi. Çünkü Anadolu, pek çok köyüne varana kadar ya Ermeni, ya Rum ya da onlardan farklı sayılmayacak ölçüde “zındık” Alevi köylerinden oluşuyordu. Balkanlı göçmenler bu koca coğrafyada, Hıristiyanlardan kaçarken, başka Hıristiyanlarla veya değişik inançları olan Müslümanlarla karışlaşmışlardı. Şüphesiz, muhacirler tümüyle Sünni değildi, üstelik Anadolu’dakilerin şehirli olanları da çoğunlukla Sünniydi. Yine de muhacirler pek dostça kabul görmediler, ya iktisadi nedenlerle ya da göreneklerinin farklılığı nedeniyle Anadolu onları pek hoş karşılamadı. Böylece muhacirler içe kapandı, geldikleri yerin dilini yuttu, sisteme entegre olmaya çalıştı.
Öte yandan, henüz ulus devlet kurulmadan, İttihatçılar iş başındayken, devlet çoktan, muhacirlerin uğradığı zulmün karşısına başka bir zulümle dikilmişti: Kıyıdaki Hıristiyanlar adalara ve Yunanistan’a gitmeye zorlanıyor, masum insanları kovanların öcü, masum insanlardan alınıyordu. Böylece Balkanlar’dan sonra söz kırımının sırası Ege kıyılarına indi. Bu uğursuz katilin gölgesi tüm Anadolu’yu dolaşarak, büyük çoğunluğu Türkçeden başka dil bilmeyen, ibadetlerini Türkçe yapan Hıristiyanları susturdu. O sıralarda İttihat Terakki’nin kan ve ölüm memurları, edebiyatçılardan kanı ve ölümü kutsayan metinler yazmalarını rica etti. İnsanlık tarihinin en utanç verici edebi metinlerinden bazıları Ömer Seyfettin gibi adamlar tarafından yazıldı; pek çok yazar ve şair bu akıma ayak uydurdu.
Bu tarihten itibaren -Reşat Nuri Güntekin’in Ateş Gecesi romanı dışında- kahramanları kiliseye girmiş roman kahramanları hiç görülmedi, “hain Ermeni”, “vurguncu Yahudi”, “aptal Kürt”, “korkak Rum” ve “kalleş Arap” tiplemeleri olağanlaştı.
Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte Ankara’da yaratılan yeni dil, içinde millet ve devlet ekseni olmayan her dil düzenini yadsıdı. İstanbul’un kadim lisanı ve yazısı alaşağı edilerek etnik yapıdan geldiği iddia edilen söz merkeze konuldu. Böylece Osmanlı çağında varolan çoklu kültürel-etnik yapının tasfiyesi edebi düzende de sürdü: Hiçbir Ermeni, Yahudi veya Rum kendi lisanıyla temsil olunamazken, İslamdan veya Bolşevizmden esinlenen dil çeperi de şiddetle ceza gördü.
Dönemin bütün resim ve heykel sanatına, mimarisine ve müziğine göz gezdirdiğimizde iktidarın sanat üzerindeki irkiltici etkisi göz önüne çıkar. Heykelde korkunç denecek kadar sert, dışavurumcu, egemenlikçi bir tavır vardır; resimde folklorik öğelerle başat giden bir tür halkçılık suprematizmi göze çarpar. Müzikte halk motiflerine dayanan çoksesli yapı arayışı belirir; mimaride neoklasikten işlevsel modern yapılara dönülür.
Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte coğrafi konum değiştiren söz iktidarı, özellikle kırsal olanın tasfiyesine ve kentsel gelişim programının uygulanmasına ihtiyaç duymaktaydı. Buna uygun dil düzeni, halkın anlayacağı sadelikte bir halkçı edebiyatı arzulamakta ve Ankara’nın başlattığı populist program “köycülük” diliyle varlık bulabilmekteydi. Beş Hececiler, bu dönemin sanatsal söz iktidarını temsil ediyordu. Ne var ki, Atatürk’ün, yaptığı şeyi hiç garipsemeden, İstanbul’da saraylarda yaşamaya başlaması, cumhuriyet rejiminin padişahlığa en çok yaklaştığı bir buhran durumuydu. Arkasından tek parti şefliğinin geleceği bu dünya, köye ihanet anlamına geliyordu. Halide Edip Adıvar’a CHP Roman Ödülü’nün verilmesi, Ankara’nın İstanbul’la uzlaştığının ilk işaretiydi. Bu, İstanbul’un yeniden hem iktisadın hem de sözün merkezi olacağının kabulü demekti.
Yahya Kemal’in “Ankara’nın nesini seversiniz” sorusuna, “İstanbul’a dönüşünü” karşılığını vermesi ben bu noktadan okumayı anlamlı buluyorum.
İktisadi ilerlemeden söz eden siyasal iktidarların demokrasiden yana sınıfta kaldığı coğrafyamız, gücünü kadim otoriterlikten alır. Bu nedenle Osmanlıların şairden korkması ve haset etmesine benzer bir dikkatle, cumhuriyet dönemi iktidarları da ilerlemeden yana komünistleri hasetle ve korkuyla izliyordu. Çünkü söz iktidarının solun eline geçme tehlikesi vardı ve solcu yazarların kitleler içindeki saygınlığı büyüktü. Öte yandan siyasal iktidarın sola düşmanlık etmek yönünden müttefiki olan yazarlar da Osmanlıcı olmaları nedeniyle yöneticilerin huzurunu kaçırıyordu. Sonuçta bir çözüm bulundu: Coğrafyamız Hıristiyanlardan arındığı ve neredeyse bütünüyle Müslümanlardan oluşan bir toplum düzeni kurulduğu için, başta Müslümanların arzuladığı bir devlet tarzında doğmayan cumhuriyet, zamanla Türklüğü İslam’la özdeş hale getirmekte sakınca görmedi ve böylece “Türk-İslam söz iktidarı” tesis edilmiş oldu.
İşte bundan sonradır ki, Turan hayalleriyle yerleşilen ve Hıristiyanlardan arındırılan Anadolu’daki bütün yerleşim adları ve Hıristiyan mimarlık eserleri silinip süpürüldü. Eğer bunlar yok edilmeseydi, mezar taşlarından kitabelere varıncaya kadar pek çok yerde, başka bir harfle de olsa Türkçe yazılmış yazılar olduğu anlaşılacaktı. Böylece Anadolu hızla arıtıldı ve yalnızca Osmanlıca yazı değil, orada üretilmiş hangi yazı ve edebiyat varsa müzelik bile olamadan söz kırımından geçirildi.
Sonuçta, sözün düzenini coğrafyada özgürce hareket eden halkların doğal yaşam süreçleri değil, iktidar odakları belirlemiş oldu.

Cumhuriyet, kuruluş çağında din aleyhine attığı adımları, komünizmle mücadele ve milliyetçilik politikalarıyla tashih ve telafi etti. Cumhuriyet eliti, solculuğa karşı koymak üzere “arka bahçe” sayılabilecek olan İmam Hatip okullarında yetiştirdiği milliyetçi ve Müslüman çocukların hep öyle yumuşak sesli yoksul imamlar olarak kalacağını düşünmüştü. Belki de bu yüzden 12 Eylül askeri darbesi bütün karanlık hesaplarının defterini açarak, sola ait söz düzenini devlet kurumlarında yasakladı. Bu, Atatürkçü ordunun, Atatürk’çü öz-Türkçecilikten nasıl koptuğu ve sözü nereye taşıdığıyla ilgili çok çarpıcı bir adımdı. Çünkü komünizmle savaşta Müslümanlara biçilen rol, Amerika’nın jandarmalığını yapmaktı ve hayatta hiçbir zaman yan yana gelemeyecek olan, coğrafyaları kıtasal ölçekte uzak iki halk, Türkiye ve Pakistan kardeş ilan edilmişti. Afganistan’dan propaganda için getirilen ve her birine evler dağıtılan Özbek göçmenler, dillerini bilmedikleri bu ülkenin toprağına ayak basar basmaz “Anavatan” diyerek toprağı öpmüşlerdi. Ne acayip! Kendini dünya vatandaşlığıyla tanımlayan sol, etnik bir Türkçeci tavırdan yanaydı. Kemal’in askerleri ise İslami bir yeşil hattın berisinde komünizme silah sıkıyordu.
Bu dönemde yasaklanan sayısız sözcük arasında üç sözcük hep dikkatimi çekmiştir: Özgürlük, bilim ve örgüt. Bu üç sözcük, o tarihten itibaren coğrafyamızın nasıl yönetildiğinin ve dil iktidarının kime ait olduğunun şifresi gibi parladı: Özgürlük, Hürriyet şekline girerek, her adımını sermayenin adımıyla ölçen fırsatçılığın söz düzenini belirledi. Bilim, her türlü araştırmacı, yaratıcı bağlamından kopartılarak dinsel bir kavram haline geldi ve “İlim” oldu. Örgüt ise, derin devleti ve faşist organizasyonları akla getirecek tarzda “teşkilat”la yer değiştirdi.
Çünkü bu coğrafyada o tarihten itibaren büyük kitlesel dönüşümler başlayacaktı: Bütün köylüler, iş umutlarını kovalayarak şehirlere gidecek, bütün etnik yapılar ve özellikle Kürtler yurt sathına yayılarak dillerini her yere taşıyacaklardı. 12 Eylül, kendi siyasal programını tamamlamak üzere Alevilerin köyüne cami yaparak, Kürtlerin dilini yasaklayarak ve bütün öteki etnik yapıları da yeni bir Türklük testine sokarak, sonuncu “Türk-İslam özleşmesi hamlesi”ni yapmış oldu. Fakat “tam olarak Türkleşip anti komünist bir Müslüman NATO ülkesi olmaya” gayret edenler, ülkeyi korku dolu bir despotizme ve iç savaşa sürükledi.
İşin ilginç tarafı, solun bir bölümü, inanılmaz bir hamleyle solu dumura uğratan askerlerin darbeci diliyle özdeşleşti: Enternasyonalizm ve özgürlükçü söylem çöpe gitti. Kişiye tapma ve milliyetçilik öne çıktı, Kürtleri ötekileştirmek sol için bile olağanlaştı. Öte yandan Kürt hareketi de varlık şartını Kürt milliyetçiliğine indirgeyerek sınıfta kaldı. Ejderlerle savaşanlar ejder oldular; Türkiye’de Kürt meselesinde Kürtler lehine veya aleyhine söz alanlar, birkaç akil insan dışında milliyetçi söylemle malul hale geldi.
Çünkü bütün milliyetçilikler gibi anayasacı bir özgürlük ve eşitlik talebinden doğan Kürt milliyetçiliği, zaman içinde tarihi milletin gözünden okumaya ve o gözle yeniden tarih kurmaya girişmişti. Böyle bir değişimin yarattığı edebiyat ise milliyetçilikle sakatlanmış her edebiyat gibi, öznesi olmayan bir yığın hareketi şeklinde konuşmaktaydı. Oysa öznesi olmayan, yalnızca seslerle, ağıtlarla ve tipten öteye geçmeyen kahramanlarla yaratılan edebiyat başka bir despotizmin habercisiydi.
Bu coğrafyada özellikle okuru eğitmek, yandaş toplamak veya bilinçlendirmek gibi gerekçelerle roman yazmak yeni bir iş değildi. Ahmet Mithat Efendi’den Tarık Buğra’ya, Peyami Safa’dan Kemal Tahir’e varıncaya kadar pek çok kişi “roman”ı böyle yazmıştı. Hatta İlhan Selçuk işi daha da öteye vardırarak, yazdığı biyografiye “Yüzbaşı Selahattin’in Romanı” adını vermişti. Hal böyle olunca Turgut Özakman geri durmadı, resimli dipnotlu kaynakçalı bir “roman” yazdı. Çünkü “roman” adı altında siyasi tezler, dinsel hükümler veya kurtuluş reçeteleri yazmak artık yadırganmıyordu, işin doğrusu unutulmuştu. Roman adı altında bütün “önder”li yapıların, yani dini olsun din dışı olsun bütün cemaatlerin “doğrusu”nu propaganda etmek alışılmış bir tutumdu. Peyami Safa’dan Kemal Tahir’e, köy enstitülü yazarlardan Kemalistlere, Alevi yazarlardan Sünni yazarlara varıncaya kadar herkes bu söz katline katıldı.
Son yıllarda yalnızca politik değil, dinsel propaganda ile karışmış edebi metinlerin yaygınlığına karşın, bunu reddetme konusunda isteksiz görünen eleştiri dünyası da düşündürücüdür. Edebiyatın, edebiyat olarak değeri ve özgürlüğü konusunda söylenen her söz artık lakırdı düzeyinde kalıyor. Edebiyatın itirazı işitilmiyor, çünkü biyografik romanlar, dinsel irşat hikâyeleri ve milli övünç farsları öbeklerinde söz iktidarını eline geçiren edebi cemaatlerin gürültüsü, bütün kulakları sağır ediyor. Edebiyatın, iktisadi, dinsel ve siyasi toplulukların denetimini reddedecek söz olgunluğuna eriştiği, böyle bir evrensel deneyim kazandığı sanılırken, edebiyatın açtığı kitap sevgisi yolunu edebiyatın sırtından geçinenlerin doldurduğu görülüyor. Doğruları yazar tarafından belirlenmiş üstün insan hikâyeleri, roman adı altında hegemonya övgüsü yapıyor. Daha da kötüsü, farklı edebi cemaatler arasında, okur (hadi daha açık söyleyelim) taraftar toplama yarışı tüm hızıyla sürüyor.
Toplumların ne dümdüz bir çizgi halinde gelişmesi ne de döngüsel olarak değişmesi mümkündür; toplumlar sarmal bir hareketle yenilenir. Monarşik, din merkezli ve çok etnili bir toplum yapısının, totaliter, laik ve tek etnili yapıyla tokuşmasından çıkan enerjinin sonuçlarını hep birlikte yaşıyoruz: Zamanımız çok etnili imparatorluk düzeninin, çok cemaatli postmodern düzenle takasına benzemektedir. Bu cemaatlerin çoğu yine emperyal çağdaki gibi cemaat önderlerine biat etmiş söz kulları tarafından seslendirilmektedir. Sanatın özerkliği ve özgürlüğü, sanatın hiçbir din, dil, millet ve iktidar odaklı olmayışı cemaatleri ilgilendirmez; özgürlük toplumsallaşmış insanlığın ihtiyacıdır. Cemaatin kalıbına girmiş insanlığın özgürlükten anladığı şey ise, cemaatin bildiklerini yinelemekten ibaret kalır.

Avrupa Yazarlar Parlamentosu toplantısında sunulan bildiri, Kasım 2010 İstanbul

0 yorum: