
Avrupa coğrafyasında milli kimlikler son iki yüz yılda inşa edildi. Bütün bu kimlikler tüm insanlığı kardeş gören seküler ve hümanistik düşünceden sonra doğduğu halde, dinsel “öteki”nin yerine etnik “öteki” koymanın kolaylığı vahşete ve barbarlığa büyük imkanlar sundu. Böylece millet uğruna her türlü cinayeti işlemek, Yahudileri fırına koymak, Ermenileri çöle sürmek veya katletmek, Türkleri Balkanlardan atmak, Rumları Anadolu kıyılarında yaşatmamak sanki olağan şeylermiş gibi “dava” haline geldi ve hâlâ da insanlar bu hal için birbirini boğazlamaya devam ediyor.
Azınlıkların veya “sair” etnik kimliklerin anadilinde konuşmasını yasaklamak milliyetçiliğin “arındırma” hastalıklarından biridir. Etnik kimliği tanımamak insana ait temel bir hakkı tanımamak demektir.
Garip olan şey, “geri” ve “bağnaz” olmakla suçlanan ve olgusal bakımdan haklı bir eleştiri yöneltilen Osmanlı İmparatorluğu’nun çok dinli çok etnik yapılı toplumunun yerine, tek dinli ve tek etnik yapılı bir toplumun kurulmak istenmesiydi. Bu nedenle Türk İslam sentezi zımnen de olsa, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi oldu.
İslamcılık tepki duyduğu Kemalizm’den askerciliği ve despotizmi öğrendi. Savaş ve milliyetçilik tezleri üzerinde yükselen (Erbakan’ın “Yüz bin tank yüz bin uçak” sloganını unutmak mümkün mü?) bakış açılarıyla İslamcılıkla milliyetçiliği bağdaştırmayı olağanlaştırdılar.
Oysa tüm insanlığa ait dinlerin milliyetçi tezler öne sürmesi kadar saçma bir şey olamaz. “Alevi olunmaz doğulur” türünden etnik zırvalıkları anlamlı bulanlar, aynı şeyin Yahudiler için söylenmesini sinir bozucu bulacaklardır. Hal böyle olunca “millet”in çıkarları için savaşan milliyetçilikle “insanlık dini” olarak varolan büyük dinler için çalışmak arasındaki çelişkinin neden görmezden gelindiğine bir anlam vermek zordur.
Etnik zulme uğrayanların etnik duruşlarını yüceltmeleri psikolojik bakımdan açıklanabilir bir haldir; fakat bunu ideolojik açıdan olağan saymak mümkün değildir. “Ezilen ulusların milliyetçiliği haklıdır” türünden bir önerme zırvalıktır; ezilen ulusun dili ve siyasal özgürlükleri için mücadele etmek başka bir şey, milliyetçilik başka bir şeydir.
Bu nedenle milliyetçi argümanlar, Kürtlerin siyasal bakımdan haklı önermelerinin arasına katıldığında kanım donuyor. Nasıl ki “kart kurt” uydurması tezler öne süren ve Kürtleri hiçe sayan despotizmle alay eden fıkraları ben de anlatıyorsam, Kürtleri milliyetçiliğin dilinden ifade eden tezleri gördüğümde de aynı alaycılığı bu kez Kürtlere karşı ediniyorum. Çünkü kanımca milliyetçiliğin insanlığa verdiği zararlar hiçbir gerekçeyle savunulacak türden değildir. İnsanın bir “yerde” ve bir “dilde” büyümesi ve sevmesi dışında savunulabilecek hiçbir "milli" dava yoktur. Etnik yapıları düşman bellemek, ezenler sözkonusu olduğunda kötü, ezilenler sözkonusu olduğunda iyi olamaz.
İslamcı milletvekili Altan Tan’ın, Radikal Gazetesi’nde 10 Temmuz’da yayımlanan haberde gördüğüm etnosantrik hezeyana bu nedenle itiraz ediyorum. Tan’ın, “… Kürtlerin 1400 yıllık milliği kimliği, dini inançların harcıdır” sözünü okuyunca pes diyorum ve “ümmet olarak kalınsa bu sorun çözülürdü” ifadesinin anakronizmine gülüyorum. Çünkü Tan’ın mantığına göre düşünürsem Türklerin ümmet olarak kalması, fakat Kürtler millet haline gelince “ümmetin” bu sorunu çözmesi onların görevidir.
Ey Müslümanlar, içinizden “Müslüman ve ümmetçi olarak kalınsa ne Kürt ne de Türk davası olurdu; ümmet kavramıyla milletin ne ilgisi vardır” diyen çıkmayacak mı? Bu söz hakkını da mı dinle bir alışverişi olmayan solculara bırakacaksınız?

0 yorum:
Yorum Gönder