Yazarlık Bilgisi

          Gürsel Korat                                                               
Laurent Mignon, Yahya Kemal’in düşünce kaynaklarını irdelerken, onun Jean Moreas’ın bağlı olduğu Roman Okulu’ndan etkilendiğini açıklar. Moreas’ın geçmişteki şiirin klasik dilini aradığını, gerçek sanatı “milli ruh”un, “ulusal öz”ün bir ifadesi olarak kabul ettiğini belirtir ve Moreas’la Yahya Kemal arasındaki benzerliğe dikkatimizi çeker.
Yahya Kemal’in “Nev Yunanilik”ten hareketle geçmişi keşfetmesinin ve Türklük kavramına ilerlemesinin Moreas’tan esinlenilmiş bir fikir olduğu gerçeği, sanatsal yaratıyı millete ait ruhta, dine ait inançta görenlerin bataklığını yeterince açık hale getirir. Çünkü Yahya Kemal'in "Türklük ruhunun" farkına varmak için, Fransızlaşmış bir Yunan milliyetçisinin "ışığına" ihtiyaç duyması zaten fazlasıyla ironiktir.
Yazar veya şair “tanrısal programa ait varlıklar” olarak yüce bir dile sızmaz, arılar veya deniz kaplumbağaları gibi, “bilmiyor ama yapıyorlar” denebilecek bir varoluş biçimi içinde de değildir. Yazar ve şair, dilin yazı birikimiyle ilgili iki edebi mirastan beslenir: Bu da art zamanlı ve eşzamanlı yazı birikimidir.
Art zamanlı yazı birikimi yazı eyleminin geçmiş zamanlarını özümsemekle ilgilidir. Genel olarak yazarın veya şairin artzamanlı yazı birikimiyle başı hoş değildir. Ne var ki edebiyatta yaratıcılık, yazı eyleminin tarihselliğinden haberdar olmayı gerektirdiğinden, has edebiyat oradan beslenir. Yine de bu yetmez, yani edebi yaratıda art zamanlı dili bilmek yetersiz kalacaktır, çünkü sanatçı “bildiğini dönüştüren” kişidir. “Bilmek” yeterli olsaydı, Türklük ve dindarlıkla yazar ve şair “özü” açıklayan edebiyat fakültelerimiz bir yaratıcı yazar fabrikasına dönüşürdü.
Eş zamanlı yazı birikimi ise edebiyatın güncel diliyle ilgilidir. Bir yazarın edebiyat hakkında “içeriden” konuşabilmesi için yalnızca artzamanlı olanı değil, güncel dili (yazarın dünyasıyla koşut ve eş zamanlı olan yazı birikimini) dönüştürmesi de beklenir.
Bu iki şey olmazsa, edebi dünyadan haberli, “aktüaliteyi” izleyen ve derinliksiz bir edebiyatçı tipi ortaya çıkar. Yaygın edebiyatçı tipi böyledir. Edebi sürekliliği kuşkulu olan bu anlatıcı tavrının, edebiyat hakkında ayırıcı bir görüş ortaya koyması da beklenemez.
Edebiyat hakkında bir görüş ortaya koymayan şairi nasıl “poetikası yok” diye eleştirirsek, yazarı da “naratik bilgiden yoksun” diyerek eleştirmemiz gerekir. Hatta madem ki bu Yunanca "poetika" kavramı şairler için dilimize yerleşmiştir, madem ki şairlere "poetikası var mıdır" diye sorup duruyoruz, yazarlar için de Yunanca "düşünce" kavramından hareketle bir "dianoiası" var mıdır diye sormamızın yerinde olacağını düşünüyorum. Yazarları "poetikası var mı" diyerek tartmak doğru olmuyor çünkü.



Thomas Hardy'nin Başyapıtı


         
         Gürsel Korat


Bir kitabı okurken bitmesini istemezsem o kitap “benim”dir. Her kitapta böyle bir duygu yaşamam; bunun nedeni, kitabın iyiliği veya kötülüğünden çok onun eğilimlerime ve birikimime uygunluğudur.
Thomas Hardy’nin başyapıtı saydığım Çılgın Kalabalıktan Uzak için herkes böyle söylemeyebilir; ben öncelikle yazılış üslubundan, bu kitabın içtenlikle yazıldığını ve okuru çekip içine aldığını düşünüyorum. Bir roman yazarı olduğum için rahatlıkla şunu söylebilirim ki bazı romanlar daha derin soluk alıp daha derine dalarak, insanı derinden kavrayarak, güçlü bir sesle konuşarak yazılır. Çılgın Kalabalıktan Uzak, o romanlardan biridir.
O tuhaf adlı Bathsheba, bir kadın olarak nasıl çekici ve sinir bozucudur! Gabriel Oak, nasıl bir tutkuyla Bathsheba’ya bağlıdır! Hele aşk üçgeninin zavallı halkası Boldwood, zavallı adam, Bathsheba’nın şımarıklığı yüzünden nasıl da mahvedilmiştir!
Romanın güzelliği şüphesiz kadının macerasından ve hesaplayamadığı kötü şeylerden gelmez; bu büyük bir pastoral resimdir; hani resmin senfonik olanı varsa odur. Olayların taşrada geçmesiyle, yazarın taşralı gibi yazması seyrek olarak ayrışır; şüphesiz büyük bir evrensel yazar olan Thomas Hardy bu sesi ayırmasının ötesinde, anlatmayı çok sevdiği Wessex dünyasının görkemli bir resmini yapar. Bu resmin insanları, hayvanları, evleri, çayırları ve bunların oluşturduğu sade yaşam çok etkileyicidir.
“Tekerlek gürültüsü sandığı sesin gerçekte gök gürültüsü olduğunu kavrayan bilinç nasıl genişlerse, Bathsheba’nın içgüdüsüyle edindiği kanı da bilincini öyle genişletti.” (XIX. S.162)
Thomas Hardy okumak hayatı okumak gibidir; yazdıklarını okuduğumuzda, bütün bunların bir romanda yazılı olduğunu görünce, bilincimiz hayatı okumak kadar genişler; bu kadarcık küçük bir yere hayatı sığdıran yazara şükran duyarız.