RETOROMAN





Gürsel Korat

Tarihsel olarak, öykü ya da roman, temelde iki yol üzerinden değerlendirildi: "Öykü-olay-durum eksenli anlatım" veya "karakter eksenli anlatım" şeklinde ikiye ayrılan bildik tutuma ek olarak, bunların hepsini bir araya getiren tutum da tepki olarak ortaya çıktı.
Mekâna ve karaktere, insanın gerçek zaman algısı içinden bakan Tolstoy'dan ayrı olarak, zamanı parçalara ayıran yazış biçimleri de türedi. Şüphesiz bunu deneyen Woolf, Proust ve Joyce gibi yazarlar, insanı kavramada yeni açılımlar yarattılar.
Günümüzde ise karakter, dil, durum ve olay fantastik olmakla kalmadı, olay örgüsü parçalandı. Böylece anlatılan hikayenin ne olduğu konusunda kuşkulu, "yorumu okura bırakan" bir yeni yazarlık tutumu belirdi. Bu, olay ve karakter ekseninden çıkıp, hikâyeyi küçük ve birbiriyle ilgisiz parçalara bölen yazarların tutumudur ve onlar yeni bir yazı ekseni olduğunu düşünmektedirler: Retorik.
Retorik eksenli roman (retoroman kavramını bu nedenle öne sürüyorum), edebi geçmişi şiirle yoğrulmuş olan dilimizde bile yenidir ve öncesizdir. Bu eğilim nedeniyle, pek çok öykü veya roman, olaydan, karakterden ve dramatik bütünlükten soğumuş görünmektedir; her şeyi şiirsel dil içinde toplayan bu yöneliş, belki de salt yeni olduğu için önemsenmektedir.
Durum böyle olunca kutsal metinler gibi konuşan metinlerin yaygınlık kazanmaya başladığı söylenebilir. Nasıl şiir imgeleminde neden sonuç ilişkisi aranmazsa, öyküde ve romanda da, karakterler veya olaylar arasında neden-sonuç ilişkisi aranmamakta ve üstelik bu, önemli bir yenilikmiş gibi kabul görmektedir.
Şüphesiz klasik formlardan uzaklaşacağım derken hikaye bütünlüğünü ortadan kaldıran bu yeni formun, egemen retorik haline bile gelmeye başladığı da söylenmeden geçilemez.
Kutsal kitaplar, hep nesnelerden söz ederek uhrevi bir dil dünyası kurarlar. Bu, nesneden söz ederken bile onu anlatmamak demektir. Kutsal kitapların dilini, kendi dilimizde yazılmış bile olsa anlamayışımız, müziğini dinleyişimiz bundandır. Kutsal kitaplar nesnelerden hareketle onun dışında olana, yani gizeme, Tanrı'ya, meleklere ve mucizeye yönelir; nesneleri gösterse de onların duyularla kavranamayan yanını işaret eder. Bu nedenle kutsal kitaplar, duyguyu mantıkla kavratmak derdindedir. Dağları duyuyla kavrayabiliriz ama dağların yürümesi, mantığımızla kavrayacağımız bir şiirdir. Sonuçta "Tanrı bunu yapabilir" demezsek, bunu mantıklı bulmazsak, kutsal kitapla işimiz biter.
Retoroman, "roman bunu yapabilir" diyen yazarın dilidir. Kutsal kitapların diline benzer; hangi noktada okumaya ara verilirse verilsin sıkıntı yaratmaz, üstelik "nerede kalmıştık" diyerek kitabın okunmak istenmesi de zordur; okur kitaba her dönüşünde aklında önceye ait köklü bir iz olmadığını hayretle fark eder.
Çünkü retorik merkezli roman, algıyı o bulutsu "şimdiki zaman"a hapsetmiştir; öykünün anlatım bütünlüğü olmadığı gibi, zamansal, mekansal bütünlüğü de yoktur. Orada varolan şey, nesnelere sindirilmiş ritmik dildir. Okur anlam kategorilerini değil, sesin yankısını izler. Okur orada zaman zaman minik hikâye parçalarına rastlar, fakat bütüne seslenmeyen bu hikâyeciklerin vaat ettiği büyük hikâye umudu sonraki sayfalarda kırılır.
Böylece akılla anlaşılması istenen metnin, "duygu"dan medet umduğu çelişkili bir yapı kurulmuş olur. Şiir dilini referans olarak kullanan, geçmişi ve geleceği anlatmayan, geçmişten ve gelecekten sadece söz eden bu metinlerin sadece "nesne mistisizmi" içinde olduğu söylenmelidir. Hiçbir ara öyküleme halinin diğerini sürüklemediği epizodik imge yığınlarına ve böyle bir yazarlık yoluna "yenilik" demek imkânı yoktur.
Şiirsel imgelem adacıklarıyla yazan ve böylece romancıdan çok şair tutumuna özenen bu yazıcılığı anlamak da mümkün değildir. Roman, çağrışımsal bir imge dizilişinin, öyküsüz ses etkileşiminin bütünü ise, şiir nedir? Roman retorik haz için mi okunur?
Hem bu tutumun yenilikle ve yenilikçilikle ne ilgisi vardır?

0 yorum: