SÖZ YASAKLARI VE ROMAN





Sait Faik’in ilk romanı Medar-ı Maişet Motoru yayımlandığında toplatılmıştı. “Geçinmek” sözcüğünün bile solculuk işareti olarak okunduğu bu eylem, toplumsal tarihimizin Abdülhamit’ten beri sözlerin yasaklandığı bir atmosferde yürüdüğünü göstermesi bakımından ilginçtir ve öyle anlaşılıyor ki, söz yasakları roman tarihimizle de sıkı sıkıya ilişkilidir.
Roman yazmaya başlama tarihimizin sözcük avcısı Abdülhamit çağıyla neredeyse yaşıt olması da dikkate değer bir durumdur. Bilindiği gibi Abdülhamit çağında sansür, padişahın takıntılı kişiliği nedeniyle çok ağır boyutlara varmıştı: Özgürlükler sözcük sözcük yasaklanmıştı.
1908 öncesinde romanlara verilen adlar, kişileri alay konusu yapan bir mizahı akla getirirdi. (Felatun Beyle Rakım Efendi, Şık, Sergüzeşt, Turfanda mı yoksa Turfa mı? Araba Sevdası, Şıpsevdi gibi.) Çünkü Abdülhamit iktidarında sözcükler bile baskı altında olduğundan, edebiyat mizah alanına kaymıştı. Herhangi bir sorunu mertçe ortaya koymanın bedeli (en basitinden) sürgün ve zindan olduğundan, yazarlar başka insanların kusurlarıyla alay eden sinik bir meddah tavrından öteye geçmemeye çalışmaktaydı. Bu da yazarların yalnızca sevimsiz bir kişi olmasına değil, “doğruları öğreten sevimsiz bir kişi olmasına” da yol açtı.
Söz yasakları kaçınılmaz bir biçimde bu ülkede siyasal edebiyatın yüceltilmesine yol açmıştır ve edebiyat tarihimizi önemli ölçüde siyasallaştırmıştır. Ruhsal derinliğe, toplumsal gerçekliğe veya fantastik çeşitlemelere göre çeşitlenmiş bir edebi alan yaratma dürüşüncesinin gecikmişliği bundandır. Yazarların siyasal aidiyetleri ile yazdıkları arasındaki koşutluğun, edebi ölçütlerin önüne geçmesinde de bu hal etkili olmuştur. Durum öylesine benimsenmiştir ki, bugün bile bir yazardan nesnellik beklendiğinde veya yazarların edebiyatı diğer amaçların önüne koyması gerektiği söylendiğinde şaşkınlık uyandırabilmektedir. Günümüzde gemi azıya alıp “muhafazakar sanat bildirileri” yazan taassup ehlinin atası kaçınılmaz olarak Abdülhamit’tir; fakat yalnızca Abdülhamit de değil, İttihat ve Terakki, tek parti diktatörlüğü, Menderes despotluğu,  27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül zorbalığı bu tür hezeyanların koruyucularıdır.
Halide Edip Adıvar 1908 Devrimi’nin ilk günü köprü üstünde yürürken yaşadığı özgürlük sarhoşluğunu çok güzel anlatır. Elbette o bu özgürlüğün, Osmanlı’nın parçalanıp küçülmesinin yarattığı sorunlar nedeniyle bizzat onu yaratanlar tarafından yok edileceğini o anda tahmin edemezdi. Üstelik romanda siyasal bağlanmanın ilk örneklerinden birinin de kendine ait olacağını (Yeni Turan, 1912), o büyük Sultanahmet Mitingi’nin hatibesi aklına bile getiremezdi.
Meşrutiyete kadar yalnızca tiyatro yapıtları ve düşünce yazıları bağlamında oluşturulan siyasal muhalefet dili, İttihat ve Terakki iktidarıyla beraber siyasal destekçilik ve propaganda dili olarak öykü ve romana yerleşmiştir. Ülkenin parçalanması korkusunun yarattığı panikle millet fikrine sarılan Osmanlı elitleri, özellikle angaje edebiyat yaratma konusunda Sovyet edebiyatından daha atak davrandılar. İttihat ve Terakki, Abdülhamit’in söz terörü mirasına kondu. Hatta konuya biraz daha yakından bakarak “emir yoluyla sözü biçimlendirmenin” olanaklarını keşfetti: Yazarları çağırıp onlara milli hassasiyeti öne çıkaran romanlar, öyküler ve şiirler yazmalarını tavsiye etmek fikri sanırım dünyada ilk kez İttihatçıların akıl ettiği bir “edebi atılım” oldu.
Bundan sonra kalemini sansürün isteklerine uydurma gereği ve başına bela almamak için fiskosla konuşma tavrı adeta yasallaştı, üstelik zamanla bu tavır da iktidarlara yetmez oldu. Hitlerizmin o sefil alçaklık çağında, ülkemizin şefleri duruma ayak uydurdu, “iktidar”ı her türlü ifadeden işkillenen, yazar kendi kendine sınırlar koysa bile onun üstüne daha çok giden bir zorbalık sahasına dönüştürdü. Menderes çağındaki Vatan Cephesi zorbalıkları unutulmuş değildir. Aynı türden düşünce zorbalıkları soğuk savaş döneminde, 12 Eylül rejiminde ve günümüzde sürmektedir.
Biraz düşününce, Abdülhamit iktidarından 60’lı yıllara kadar geçen yüz yılda sınıfsal veya toplumsal eleştiri romanlarının neredeyse hiç yazılmadığını şaşkınlıkla fark etmemiz mümkündür. Şüphesiz bunu söylemekle siyasal ve toplumsal eleştiri romanlarını yüksek bir edebi konumda gördüğümü ifade etmiş olmuyorum; bu tür romanların yirminci yüzyılın ikinci yarısına kadar toplumsal tarihimizde hiç görülmeyişini dikkat çekici buluyorum: İktidarın söz üzerindeki zorbalığı, 1876’da padişah Abdülhamit’in darbesinden 1980’de askeri darbeye kadar (1960’larda azıcık kesintiye uğrasa da) sürmüş, oradan da günümüze kadar uzayan bir “sözüne göre adam ayırma” tarihimizde bir yapısal değişiklik olmamıştır.
Başka edebiyatlarda karşımıza sık sık çıkan sınıf edebiyatı ülkemizde yoktur; sınıf edebiyatı bu topraklarda hakim düşüncenin sınırlarını çizdiği bir çerçeve içinde yalnızca hakim sınıfa ait bir haktır: O da “sınıfsız kaynaşmış bir kütleyiz” propagandasıyla topluma dayatılmış olan baskıcı ideolojinin borazanı  “milli edebiyat”tır.
Demek ki aslında Abdülhamit’in saltanatıyla, “Milli Şef” İnönü’nün iktidarı arasındaki yetmiş beş yıllık zaman dilimi boyunca bu ülkede sözün nasıl söyleneceğini hesap etmekle meşgul olan bir kalem erbabı vardı ve sözü muktedirin vezninden mırıldanmayı becermenin, üstad olmakla eş olduğu bir dünya kurulmuştu.
Tanzimatla birlikte Türkiye’nin giriştiği modernleşme atılımı eş zamanlı olarak toplumsal tarihimizden gelen dinsel-askeri vesayet sistemi nedeniyle bu ülkenin başına bir diktatöryel sistem de getiriyordu. Bunun edebi dünyadaki karşılığı ise amansız bir sansürdü. Böyle olduğu için hiç bitmek bilmeyen söz yasakları, kitap yasakları, ifade özgürlüğü yasakları toplumsal hayatımızı ikide bir bölmeye devam etmektedir. Bugün toplumun yarısının oyuyla iktidarda duran ve sırf arkasındaki toplumsal destek nedeniyle kendine güvenmesi gereken bir iktidar, sanatsal oluşumları yasaklar, heykelleri yerinden söker ve basılmamış kitapların dosyalarına matbaada el koyarken, böyle bir “tarihi miras”ı sahiplenmiş görünmektedir.