"Dört Dokuz" Mustafa Abi



1976 yılı, Kayseri'yi anımsayan solcular için bir altın yıldır; Halkevi üç gün süren şenlik yapsa, üç gün boyunca  "üç suare üç matine" altıyüz kişilik tiyatro salonu dolup taşardı. Halkevi büyük bir kitleye sesleniyordu; bu nedenle en nitelikli grafikerden, sokak kabadayısına kadar uzanan bir izlerçevresi vardı.
Mustafa Ağabey (soyadını söylemeyeyim) 1974 affıyla dışarı çıkan bir kabadayıydı. Yumurta topuklu ayakkabı giyer, yeleğinin bir cebinde köstekli saat, öbür cebinde ağzı  bütün olarak açılmış filtresiz Bafra sigarası paketi taşırdı. Ağalar gibi bir topuğunu kaba etinin altına koyarak sandalyede oturur ve sigarayı ağızlıkla içerdi.
“Faşizm” falan tartışacak değil ya, biraz sıkılsa kavgalarını anlatırdı: "Bir gün, geçmiş gitmiş gün ne biliym herif şööle bir diklendi biliyon mu; duvarın dibindiydik, köşüyü fıllandım, sumsuğu duluğuna bi haktım, ağzı Çarşamba çanağına döndü. Ben herifi hoğlayacak diyin beklerkene bi baktım ki dıbıdağı basmış."
Halkevi’nde o sıra, Sovyetler’in emperyalist olup olmadığı konusu çok sık tartışılıyordu. Mustafa Ağbi ne olduğunu anlamadığı bu tartışmaları bir kenardan izlerken, arkadaşlarına ağır bir dille saldıran Maoculardan içgüdülerine dayanarak nefret ediyor, ve olası bir kavgada onları "yamultmak" için fırsat kolluyordu.
Gündelik konuşmalarında "saçmaladığını" düşündüğü kişileri "Ne diyon lan sen, dört dokuz domatis salça" söz kalıbıyla "eleştiren" ağbimiz, bu sözlerle karşısındaki kişinin dört mü dokuz mu, domates mi salça mı dediğinin belirsiz olduğunu belirtmiş olurdu ve bunu sık sık kullanırdı.
Mustafa Ağbi o yıllarda çok yaygın olan Tayvan yapımı karate filmlerine de gitmiş olmalı ki, bu filmlerdeki akla ziyan takla atma ve daldan dala uçma sahnelerini Maocularla tanıştıktan sonra saçma bulabilmiş olmalıydı. Çünkü bütün arkadaşları Maoculara karşı olduğu için o da "Çinli" adını verdiği bu siyasi hasımlarına "Niy lan bunnar, dört dokuz domatis salça" diyordu.
1976 Mayıs ayı falan olmalı, bir sosyalist partinin başkanı Kayseri'ye geldi, şimdi yıkılmış olan Taş Sineması'nın üstündeki Düğün Salonunda toplantı yapıldı, sonra da yalnızca küçük bir odadan ibaret olan parti bürosuna gidildi. Burada Mustafa Ağbi de vardı, Başkan, belli ki kitabi bir dille konuşmaya alışmış bir adamdı, bize partili mücadelenin önemini anlatıyordu, söz dolaşıp Maoculara gelince ağbimizin söze karıştığını gördüm: "Sayın Başkanım" dedi, Başkan ona bakıyordu, Mustafa Ağbi’yi bilenlerin -yani çoğumuzun- gözlerinin ışıldadığını anımsıyorum. Mustafa Ağbi: "Sayın Başkanım, affedersiniz, bu Çinliler niy yaa, hep daldan dala uçup duruyollar, dört dokuz domatis  salça" deyince adamın yüzünde beliren şaşkınlığı unutamıyorum. Gülüştük, birileri Mustafa ağbimizin hep böyle şakacı biri olduğunu söyledi de laf tornistan edildi.
Araya acı yıllar girdi: Korkunç çatışmalar ve ölümler. 12 Eylül’de Mamak’ta kaldım, geride parlak gençliğimi bırakarak sırtıma yüklediğim ölüm ve ayrılık anılarıyla dışarı çıktım.
Mustafa ağbiyle -onu son gördüğüm zamandan sekiz yıl sonra- yine Kayseri'de karşılaştım; 12 Eylül'ün şiddetinden o da nasibini almıştı, ancak solculuğa hevesi kalmamış görünüyordu. Biraz sohbet ettikten sonra yanından ayrılıp neredeyse cebimdeki bütün paramla ona Bafra sigarası aldım. Biliyordum, hâlâ kalenin dibindeki banklardan birinde oturuyordu. Beni elimde bir paketle yaklaşır görünce ne yaptığımı anladı; ben onun yıllar önce hangi sigarayı içtiğini bile anımsayan "incelikli bir adam"ı  oynadığımı düşünürken o suratını asarak "Yiğenim, buna virdiğin parıyı bana virseydin ya" dedi.
Zavallı adam, benim ona yirmi paket Bafra'nın karşılığı olan parayı vermeyi bir aşağılama olarak düşündüğümü nereden bilsindi. Aşağılamak istemeyeni aşağılayan bir kural var mıdır bilmem ama Mustafa Ağbi, dilenme pahasına beni paylamış oldu.
Hâlâ ona parayı mı verseydim doğru olurdu, yoksa sigara almam mı doğru oldu bulabilmiş  değilim.