Tavan Seyretmek



Mamak Cezaevi’nde 12 Eylül darbesinden sonra tutuklulara utanç verici bir askeri eğitim yaptırıldı. Su içmek için bile kapıdaki erden izin isteniyor, hem de bunu yüksek sesle bağırarak “Su içmeye gidebilir miyim komutanım!” diyerek söylemek gerekiyordu. Liste uzayıp gidebilirdi: Tuvalete gitmek, karavanayı almak gibi. “İzin istenen” erin yüzündeki ifade görülmeye değerdi: Gözleri hak etmediği bir saygınlığı kullandığını bilmenin mahcubiyetiyle kısılır, gülümsemesini zor tutarak “al” ya da “git” derdi tek sözcükle.
Sayımlarda Atatürk’le ilgili sorular sormak, bunu bilemeyeni coplamak adetti. Koğuşların önüne uygun adım koşarak gelen komandolar kapıları tekmeler, içeridekilere dehşet salmaya çalışır, kapı açıldığında da copları havada sallayarak, ağıldan çıkan inekleri kovalayan kovboylar gibi garip sesler çıkarırlardı. Önlerinde tek sıra olmuş tutukluların koltuk altlarına ya da “oralarına” hiç sormadan bakıverir, “iç tüzüğe aykırı kıllı bir durum” varsa tutukluyu pestil ederlerdi. Onların yüzüne bakmak yasaktı, gözler hep tavanda durmak zorundaydı. Her zalimin yüzünü niye gizlediğini ben işte o tavana bakma günlerimde düşündüm: Yaptığının zulüm olduğunu bilir çünkü. Bunun öç alınacak bir şey olduğunu bilir. Ama ne kadar gizlenirse gizlensin, en çok o akılda tutulur ve o hayasız edepsiz utanmaz zalim, hayatın maskarası edilerek öç alınır.
İnsan onuruyla alay eden o askeri toplama kampındaki –cezaevi falan değildi orası- işkencelerin haddi hesabı yok. Çekilen acıları burada anarak ne kendi yüreğimi bir daha daraltmak, ne de okuyucuyu üzmek isterim. Aradan zaman geçince olayları gülerek anlatırız ya, öyle anlattığımı bilmeniz hoşuma gider. “Bakın bir keresinde ne oldu” diyerek güleceğiniz bir şey söyleyeyim de artık üzülür müsünüz, güler misiniz o size kalsın:
Akşam sayımıydı. Bağrış çağrış geldiler, koğuş tek sıra halinde koşarak ve tavana bakarak çıktı. (Bunu başarabiliyorduk. Hatta bu haldeyken şaka yapmayı bile.) Uzun süredir hapiste olduğumuz için gelişlerinin amacını sezer olmuştuk, sinirli mi geldiler, canlarının acısını bizden mi çıkarmak istiyorlar, yüzbaşının keyfi o gün yerinde mi, Albay Raci Tetik denen o tahtalara gelesi sadist yeni bir şey mi planladı, bunları hissederdik.
O gün sayım uzun sürmüştü, bu nedenle koğuşta bir şeyler yaptıklarını, aramanın “derinleştiğini” ve bizi sudan sebeplerle döveceklerini anladık. Doğru dürüst okuması bile olmayan Kürt bir çavuş –özellikle bu Kürt çavuşu anıyorum çünkü en acımasızı oydu- elindeki kağıdı okuyarak “Atatürk nerede doğdu”, “Samsun’a ne zaman çıktı” gibi sorular soruyordu. Tabii oradaki insanlar için bu tırıvırı sorular basit görünüyordu. Fakat durumun öyle olmadığı kısa süre sonra anlaşıldı: “Atatürk nerede öldü?” sorusunu bilmek o kadar kolay değildi.  Çünkü “Dolmabahçe Sarayı’nda” diyeni feci dövmüşlerdi. İçimden bir an “yaşamdan soğutma taktiklerine yeni açılımlar mı ekleniyor?” sorusu geçmedi değil. Dayak adım adım bana doğru yaklaşmaktaydı. Böyle durumlarda insan olayı gülünç yanından kavrıyor. Sayımdan sonra arkadaşlarımı nasıl taklit edeceğimi düşünüyor ve gülmemi zor tutuyordum. Çünkü Atatürk’ün nerede öldüğünü sorguculara beğendirmek ve dayaktan kurtulmak isteyen arkadaşların hali sessiz sinema oyununda harf tahmin eden kişileri akla getirmekteydi. Biri yüksek sesle bağırıyordu: Selanik’te! Yüzlerine bakamadığımız bu sorgucular belli ki alaycı alaycı sırıtarak Roma İmparatoru gibi baş parmağı aşağıya çeviriyor ve o yanıt copların altında inlemeye dönüşüyordu. Bir başkasının ümitsiz, ama sitem eden sesle “ne yapayım seçenek kalmadı” der gibi yanıt verdiği işitiliyordu: Topkapı Sarayı’nda! (Olmadı, hayır. Yıkın.) Bir başkası bana kül yutturamazsınız tonunda heyecanla atılıyordu: Atatürk ölmedi! (Seni seni… Demek öyle. Yıkın.) Bir başkası sanki “buldum” der gibi parmağını şıklatmış hissi uyandırıyordu: Anıtkabir’de! (En çok onu bağırttılar) Yanıtlar arasında: “Meclis’te” “Kızkulesi’nde” “Sarayburnu’nda” “Tren gezisinde” “Etnoğrafya Müzesi’nde” gibi bugün çoğunu anımsayamadığım epeyce eğlenceli olan yanıtlar vardı fakat işin acıklı tarafı her yanıt Atatürk’ün öldüğü yeri hiçbirimizin bilmediğini gösteriyordu.
Dayak sırası bana gelmek üzereydi, sorun değildi tabii bu, herkes gibi ben de elinin gövdesinin moru hiç geçmeyenlerdendim. Fakat o sıra sol bacağım, ama yalnızca sol bacağım durdurulması imkansız bir titremeyle sarsılmaya başladı. O kadar anormal bir durumdu ki bu, askerler bile –o kafayla- bunun anormal bir şey olduğunu fark edip bacağıma çullandılar. Durmuyordu. Hayretle baktılar, ben de hayretle bakıyordum, sarsılmayı durdurabilmek için sürekli olarak bacağımın duruşunu değiştirmeye çalışıyordum. Korkudan böyle olmuş sanabilirlerdi, utanıyordum. “Dursana!” diye bacağıma bağırışım saçma görünebilir fakat korkmadığımı gösteren bir ses tonuyla ve azarlayarak söylemiştim bunu. Titremeyi durduracak basma noktasını ararken ararken ne yaptımsa, yahut topuğumu nasıl bastımsa titreme zınk diye durdu. Bunu gören Kürt çavuş eşofmanımın fermuarını yakamdan aşağı sıyırıp “içeri” baktı ve beni geçti.
Çavuşun elindeki copu solumdaki tutuklunun göğsüne dayayıp “Atatürk nerde öldi?” sorusunu tekrarladığını, o sıra yüzbaşıya kaçamak bakış fırlattığını göz ucuyla da olsa görmüştüm. Copun sert ucunu kalbinin ritmiyle dinleyen günün talihlisi, dayak yiyeceğinden emin bir teslimiyetle yanıtı parlatıverdi: “Savarona yatında!”
Kuyrukluyıldızı beklerken umutsuz kalabilir insan; fakat umudun söndüğü yerde kuyrukluyıldız birden akıp geçebilir.
Dayak kesildi. Bu soru yüzünden o kadar çok dayak yenmişti ki, koğuşta çoktan arama bittiği halde, “Atatürk’ün öldüğü yeri bilene kadar” dayak yememize karar verildiği belliydi. Eskiden “insanlar eşek sudan gelinceye kadar” dövülürdü ama eminim o bile bundan daha insaflı bir şeydi.
Ertesi günkü şenliği tahmin edebilirsiniz: İlk kurban, “Atatürk nerede öldü?” sorusuna “Savarona yatında!” yanıtını veren kişi oldu.
Dayak sözkonusu olduğunda bizim Kürt çavuş, komutanların “Allah yarattı demeyeceksiniz!” emrine o kadar içtenlikle uyardı ki, onun dayağını yiyenler günlerce sürünür, kindar bakışlarını aklından çıkaramaz, öldüresiye vurduğu coptan çok, kustuğu kini unutamazdı. Avluda gözün bir an dağa ilişse dayak atar, kızlar koğuşuna gözün kaysa dayak, iyi yürümüyorsun dayak… Bu adamı özellikle düşünürdüm: Nasıl bir sefil ki bu, kendi aczinin hırsını, burada eli kolu bağlanmış insanlardan çıkarır? O zaman Auschwitz, Daschau veya Treblinka’daki Alman gardiyanların durumunu anlardım: Bütün zalimler, maşa olarak kullandıkları aptalların sırtını okşar ve asıl vahşet yargıçtan çok gardiyandan gelir. Emri veren değil, emri uygulayan daha ısırıcıdır. Fakat bu “asıl fikrin” nereden çıktığı gerçeğini değiştirmez.
Bu olayı neden anımsıyorum?
Çünkü bugün F Tipi koğuşlarda yatan insanlara o kadar kötü davranılıyor ki, konuşmaları veya bir haberi okumaları yasak. Yüksek sesle gülmekten bile men edildikleri, en temel insani eylemleri yapmak konusunda baskı altında oldukları anlaşılıyor.
Askeri yönetim, faşizm ve vicdansızlık başta iken 12 Eylül cezaevleri öyleydi, anladık. Peki bugün niye böyle?
Şundan: Yöneticileri böyle olan bir toplumun cezaevleri böyle olur. Fakat daha da acısı şu: Cezaevleri böyle olan bir toplumda yaralanmamış kimse kalmaz, böyle bir toplumda hiç kimse gönül huzuru içinde özgürlüğüyle gurur duymaz.
“Ceza” tanımından bile baksak, bir insanı bir yere kapatmak zaten başlı başına bir cezadır. Bu yetmezmiş gibi, kişinin en temel ve dokunulmaz haklarına tecavüz etmek nedendir? Bunları gardiyanlara veya askerlere yaptırmak tutukluyu yaralamakla kalmaz, infaz memurlarını da adileştirir. Gardiyanı toplama kampı yöneticisine benzeyen bir toplum gönenmez! Ruh sefaletini kışkırtmak yalnızca ruh sefaletiyle mümkündür. Biri çıkıp şu cezaevlerinde olan bitene yeter desin artık!
Çünkü pek saygıdeğer yönetici elit şunu bilmeli ki, 12 Eylül’ün elitleri ve sonraki dönemin askerleri iştahla zulüm aygıtının başına oturdular, kendileri için birilerini sopadan geçiren iştahlı sefiller buldular, güçlerinden emin, vakur ve zalimdiler. Şimdi o aygıtın başında olanlar, darbeciler, kontracılar ve darbe şakşakçıları mahkemelerde sürünüyor, cezaevlerinde kim bilir tavana bakarak neler düşünüyor?
Bugün onların boş bıraktığı zulüm aygıtı yok edilecek yerde, birileri tarafından ele geçirilmiştir, bunu çoktandır anlıyoruz. Galiba o aygıtı kullanmanın garip bir çekiciliği vardır, bunu da anlıyoruz. Tıpkı Mamak’taki tutuklulara dayak atarken bundan şehvet ölçüsünde zevk aldığı belli olan Kürt çavuş gibi birileri de şimdi zulüm aygıtının çevresine toplanmış olmalıdır. O Kürt Çavuş askerliğini yapıp bitirdikten sonra acaba Diyarbakır Cezaevi’nde sadece Kürt oldukları için başına gelmedik kalmayan insanları düşünerek hiç tavan seyretmiş midir? O Kürt Çavuş zulüm makinesinin ezdiği tarafta olmadığını bilmenin hıncıyla böyle yaptığını fark etmişse, kalan ömründe rahat uyku yüzü görmüş müdür?
Saygıdeğer elit bilmeli ki, iktidar olmak birilerini tavana bakarak düşündürtmek olursa orada zulüm vardır ve bir gün iktidarda olanlara da “tavana bakma sırası” gelir. Önemli olan, iktidarı ele geçirip “birilerini tavana baktırmak” değil, “tavana baktıran zulüm aygıtını” ortadan kaldırmaktır.

0 yorum: