Osmanlı Hıristiyan Sanatı



Osmanlı İmparatorluğu’nun yaşayış düzenini birbirinden farklı dinsel ve etnik yapıların büyük bir kombinasyonu olduğunu hep söylemekle birlikte, bunu hakkıyla algıladığımız doğru değildir. Yalnızca yıkılış dönemine bakarak, ülkedeki bütün etnik ve dinsel unsurların Osmanlılık fikrinden uzak, ayrılıkçı ve yabancı olduğu kanısı neredeyse herkesçe paylaşılan bir yargıdır. Belki de bu nedenle Yunan bağımsızlık hareketinin lideri sayılan Velestinolu Rigas’ın gerçekte bağımsızlık hareketinin değil Osmanlı Anayasası hareketinin önderi olduğu hiç konuşulmaz. Selanik’in önemli bir Yahudi yerleşim merkezi olduğunu herkes söylemekle birlikte bu şehrin Yahudi kanaat önderlerinin Türkçü tezleri ilk benimseyenler olmasına hayret ve küçümseme ile bakıp geçmek, hatta bunu bir tehdit gibi algılamak yaygın bir tutumdur. Osmanlı tasavvuf müziğinin Zaharya gibi Rum,  Tatyos gibi Ermeni ustaları vardır; Balyan ailesi Boğaz’ın bütün seçkin yapıtlarının mimarıdır, Osmanlı tiyatrosunu Agop Vartoyvan kurmuştur. Osmanlının Rum ve Ermeni paşaları kadar, Anadolu el sanatlarına damgasını vurmuş Ermeni ustalarını, mimaride göz kamaştıran Rum kalfalarını kim tarihten silebilir? Osmanlı’da Ermeni ressamlar sayılamayacak kadar çoktur, müzikte de dünyaya ilk açılanlar Ermenilerdir ve Dikran Çuhacıyan Osmanlı dünyasında operet besteleyen ilk kişidir.
Osmanlı İmparatorluğu mimaride Hıristiyan sanatına el koydu: 1453’ten sonra Ayasofya’ya benzer bir kilise yapılamamıştır. Bu kilise formu, Fatih Sultan Mehmet’le birlikte cami mimarisine kesin bir biçimde mal edilmiştir. Fakat öte yandan fetihle beraber, yan yana yaşadığımız Hıristiyanlar bir yere gitmediğine göre, onlara kilise gerektiğinde bunu nasıl inşa edeceklerdi? İşte bu nedenle 1453’ten 1923’e kadar geçen dört yüz elli yılda, kesin olarak Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde yer alan bir Hıristiyan kilise sanatı doğdu. Bunun bir benzerinin olmadığını, gözünü dünyaya çeviren herkes görebilir. Sivil mimaride Hıristiyanı ve Müslümanı ayıran bir tarzın varlığı ise tartışmalıdır.
Milliyetçilik çağıyla beraber, “milli devlet” ve “milli sanat” gereği olarak, tarihimizin gayrımüslimlere ait seçkin yapıtları dinamitlerle, dozerlerle yıkıldı: Duvarlarında başka alfabelerle bile olsa Türkçe yazılmış yazılar yok edildi, böylece milli tarih kendi doğrusunu inşa ederek ülkemizin “diğer” tarihini buharlaştırdı. George Orwell’ın 1984’te yazdığı kehanet dünyada öncelikle bizim ülkemizde gerçekleşmiş olsa gerektir: Türkiye tarihi, bütün geçmişiyle beraber sürekli olarak değiştirilip “güncellenerek” kimsenin bilmediği başka bir hakikat icat edilmiştir. Böylece tarihimizde, yüzyıllarca farklı dinler ve halklarla beraber yaşayarak ürettiğimiz değerler yok sayıldı, etnik açıdan kimin ne olduğunun belli olmadığı bu diyarda saf kan Türklük çığlıklarıyla, herkes “muhtemel öteki” olma ithamı altında tutuldu. Hatta Ermeniler veya Rumlar hakkında ılımlı görüşlere sahip olanların “kanıbozuk” olduğu bile ima edildi.[1]
Bütün bu yapılanlar Osmanlı İmparatorluğu’nda Hıristiyan ve bize ait bir sanat olduğu gerçeğini değiştirmez. Yıkılan kiliseler başka bir ülkeye ait değildi, bizimdi. Roman yazarlarının tarihini anlatırken adını bile anmadığımız Hıristiyan roman yazarları Müslüman ad taşıyan Osmanlı vatandaşlarından çok önce yazmışlardı; fakat “milli tarih” onları yok sayarak Şemsettin Sami’yi ilk romancı hanesine kaydetti: Ne var ki Şemsettin Sami Türk değil, Arnavut’tu; milli tarihin “ortak ruh” ekseninin ne olduğu böylece ortaya çıktı: Din.
Başka dinlerden Osmanlı vatandaşlarıyla aynı sanat düzleminde anılmak:  Osmanlı torunlarının yüreği bu fikirle heyecan duyup aydınlanmıyorsa, onlara ne deneceğini –geçtik evrensel insani değerleri- sanat tarihinin vicdanına bırakıyorum.



[1] Bu kadar katı olmaya ne gerek vardı? “Oğlu” soyadı taşıyan sayısız Rum, “Türk tohumu” olarak aşağılansa bile Yunanistan’da yine “oğlu” olarak kaldı! Sonuna “yan” eki alsa bile sayısız Ermeni, Türk düşmanı bile olsa Türkçe soyadıyla yaşamaya devam etti. Bu, Osmanlı’nın bıraktığı miras değil miydi de, herkese ‘insan’ ölçütüyle bakmayı bırakıp, Türkiye’nin gayrımüslim vatandaşlarına “Ermeni dölü” “Rum tohumu” diyerek sövmek geçerli oldu?

0 yorum: