Ustaya Veda



Edebi kavrayışımıza diliyle ışıklar veren ustamız ölmüş, yaslıyım: Hallaç’ın unutulmaz yaratıcısı Leyla Erbil artık aramızda yok.
Onu en son (aramızdan yıllar önce ayrılan) güzel insan Ela Güntekin’in evinde görmüştüm. Oya Baydar, Latife Tekin ve ben, yazarların yazarları okuyup tartıştığı bir proje geliştirmiştik, ayda bir bunun toplantılarını ve tartışmalarını yapıyorduk. Leyla Erbil'in 1957’de yazdığı Hallaç’taki dilsel yeniliğe değindiğim ve özellikle onu öncü olarak tanımladığım bir sırada, sözümü kesti ve “İkinci Yeni’yi, şairleri unutmadan bunu söylemelisin” dedi. Bir an duraksadım ve olayları yaşayan o, bir bildiği vardır düşüncesiyle, bu itirazı onayladım. Keşke o anda itiraz etseydim: Çünkü onun öykü dilindeki aykırılığın daha önce bir benzeri yoktu. Doğrusu bir İkinci Yeni iklimi vardı ama bu şiir için geçerli bir iklimdi, aslında Leyla Erbil, Onat Kutlar, Ferit Edgü ve dönemin diğer tüm yazarları o imge iklimine eşdeğer bir başka söz iklimi kurmuşlardı. Bugünkü anlatım dilinin gerçek mimarları şairiyle yazarıyla işte o kuşaktır. O kuşakta roman ve öykü yazarları yer almasaydı, dönüştürülmüş, hiç de önceki kuşağa benzemeyen bugünkü dilin yaratıcısı yalnızca İkinci Yeni şairleri olurdu.
Leyla Erbil, düşlerden, cinsellikten ve kadınlıktan gelen bir dil dünyası kurdu. Seçtiği edebi yol gerçekçiliğin temsil krizine girdiği zamanların edebi yoluydu: Dilin yeni temsilini 1950’lerde kuran o büyük kuşağın en ele avuca sığmaz aykırı kişisi oldu.
Bir de, politik kimlik taşımakla birlikte politik bağlanmışlığa meydan okuyarak yazmasından ötürü dokunaklı derecede yalnız kaldığı söylenebilir. Ne var ki buna karşı yaşadığı kırılganlık ve düşünce şiddeti edebidir: Çünkü bunları bir belagat yalnızlığına çevirmiştir.
Onu, devingen bir zekanın, öteleri seçen bilge bakışların ve kadın bilgeliğinin bir simgesi olarak, şaşırtıcı ela gözleriyle hep anımsayacağım.

Moron Estetiği





“Moron” ve “estetik” kavramlarını yan yana getirirken bir an bunun “estetik” olmayışından endişe ettim fakat sonuçta moron denilen kişinin de bir güzellik anlayışı olduğuna göre bu kavramın pek de yanlış olmadığını düşündüm.

Moron eğitilebilir, fakat öğrenmesi bir hayli güçtür. Kötülükle eğitilmemiş moronun insana zararı yoktur, yalnızca ara sıra kavrayış kıtlığı nedeniyle sorun yaratabilir.
Moron kötü eğitilmişse insana, çevreye ve kavrayış sağlığına zarar verir. Heykel denince, büyük Türk büyüğü Gulliver’in Sincan’da ve Bayındır Barajı’nda korunan plastikten yapılmış ve lunapark modeli şeklinde boyanmış olan, elleri belinde dikilen yüksek sanat eserinden öteye bir beğeni kazanamaz. Eğer iyice inandırılırsa, Gülliver’e benzemeyen her türlü imgeyi milli tarihin düşmanı gibi görebilir.
Onun sevdiği yazarlar “gabi” sınıfındandır. Yüzyıllarca söylenen türkülerdeki “uygunsuz” sözlerin yasaklanmasını isteyen o nursuzları beğenir. Bu dünyada mimardan daha iyi mimari, heykeltraştan daha iyi heykel, oyuncudan daha iyi tiyatro, yazardan daha iyi yazı bilenler olduğundan şüphesi yoktur. Bunlardan anlamadığı için “anlayanların” da kendisi gibi  olduğunu zanneder. Bir de moron, anlayamadığı her şeyden nefret eder. İşin kötüsü, zekâ gerektiren hiçbir şeyi de anlayamaz.
Müzik zevki basittir: Ritmik ve tek seslidir. Örneğin “Gezi’de komonistler siyonistin uşağu/ Paçan sıkayise gel dereden aşağu” sözleriyle bir türkü uydursam, “maharetime” hayran olur, bu sözleri yüksek ve yüce olmamış kişilerin uyduramayacağını düşünür. Üstelik “içim kan ağlayi ağlayi/çıktım cevuz dalina” bir ağıt olsa, onu darbukayla oyun havasına çevirene kızmaz, üstüne üstlük neşelenir ve göbek atıp fındık kırar.
Bu haliyle takdire şayandır, yaşama olumlu baktığı bile söylenebilir.
Hatta operadan da anlar. Gerçekten. Yani başbakan “opera binası yaptıracağım” dediğinde bu ona garip gelmez.
İşaret diliyle konuşanlara bayılır: “Kusura bakmayın” derken alaycı alaycı baktıktan sonra, bir kaşını kaldırıp kafasını iki kere sola doğru titreten yüce kişiyi çok bilgili zanneder.
Yazıyla falan işi yoktur: Gezi sloganlarını bin kere okusa bir kere anlamaz. Kitap sevmez. Moron, kendi yazsa çok iyi yazarmış gibi yüzünü ekşitir ve kitap okumayışıyla övünür: Yüksek ahlâkını buna borçludur. Çünkü kitapların bozucu etkileri olduğu şüphesizdir ve o da  böyle korunabilmiştir. Elbette okusa da bir şey anlamayacağı için “okumaktan zarar görmek” onun yalnızca kuruntusudur.
Ona küfretmek yakışır. “Her işin altında başka bir iş olduğunu” söylemek, bir gözünü kapatıp parmağıyla şakağını işaret etmek, “hişşş” diyerek uyarmak, gerdanını kırarak başını sallamak tam ona göredir.
Bu kişinin dindarı da, dinle işi olmayanı da, memuru da amiri de çekilmez. Ne yazık ki moronluk doğuştan getirilir, öğretilemez: Yalnızca geniş bir kitleyi kendine göre hizalar. Düşünün: Bir moron general olur, tüm çıplak resimleri yasaklar ama emekli olduğunda nü resimleri yapar! Eğitilmiş moron belleksiz ve bencildir.
Espri bilmez moron: Birileri durma eylemi yapsa onların karşısına dikilir ve o eylemi yapanlara bakar. İnsanın bu hale güleceği gelir ama morona gülünemez, çünkü moronluk beyindeki boşluğu hemen gösterdiğinden acı vericidir.
Moron, en adi propagandaya derhal inanır: “Camiye ayakkabıyla girdiler, orada grup seksi yaptılar, bira içtiler” dedin mi, moronun muhayyilesinde hiçbir soru işareti belirmez. “Onları kovalayan TOMA’lar o sırada ne yapıyordu, bu kişiler hangi arada camiyi yatak odası gibi algıladılar, canları yanmamış mıydı, müezzin efendi neden bu iddiların aynısını söylemiyor?” gibi sorular sormak moronun aklına gelmez.
Çünkü moron akıl yürütemez. Sadece devlet görevi yapan kişinin saygın olduğunu sanır. “Camiye ayakkabıyla girildi” dendiyse girilmiştir. Üstelik “camiye ayakkabıyla girildi ve toplu seks yapıldı” ifadesinden ötürü kendisi de suçluluk duyar: Camide grup seks yapanlardan zannedilmemek için, camiye girince ayakkabısını raflara özenle yerleştirir, aklına cinsel çağrışımlar gelirse de tövbe eder, huzurla halının üstüne oturur.
Moron, babasının fiziki yaşına gelse de ruhsal bakımdan ergenlik çağına henüz başlamıştır. Grup aidiyetine göre evreni tasarlar: Zeka gösterisi olarak yapabildiği tek şey “kendi kan grubu”ndan olmayanı tehdittir.
Bu gibi kişilere mahalle literatüründe “aşağılık” denir.
Gerçekten de o kadar aşağılıktır ki, iki taşı birbirine dokunmuş görse cinsel ilişki çağrışımı yaşar ve neden böyle düşündüğünü bilemez.
Moron, tecavüze uğrayan ve hamile kalan kadına kürtajı yasaklayanları onaylar: Kadının hamile kalmasını kızgın bir iç sesle kınar.
Moron Hırant’ı vurmaya azmettirmekten yakalandığında Türkçenin en önemli yazarlarından birine “akıllı ol” diyerek ağzını eğe eğe bağırandır. Moronun aklı, kendinin bile akıl edemeyeceği bir şeydir.
Moron eğitilmiştir fakat bir türlü bunu öğrenmeyi beceremez.