ARCHITURE



Gökçeada, 2012 Mayıs

 Architect (mimari) ve literature (edebiyat) sözcüklerinin bileşiminden uydurabildiğim ama şöyle okkalı bir Türkçe karşılık bulamadığım bu kavramla edebiyat-mimari ilişkileri üzerinde düşünüyorum. Arkitür, hem mekanın edebiyatla algılanışını, hem de mekanın edebiyata etkisini düşünmektir. Arkitür aynı zamanda mekanın edebiyatlaşmasıdır; yazarın mekana edebi yoldan verdiği yeni anlamdır.
Bu öyle yeni bir şey de değildir. Mekan tasarımının edebi sözün kürsüsü haline gelmesi anlamında ilk arkitür örneği Yunan sahne düzenidir: Tanrı yukarıdan gelir, uçarak; koronun yeri sahne önündeki yuvarlaktır, sahne bir saray dış duvarıdır ve söz tartımlıdır.
Kentin algılanışı bakımından yine çok eski bir örneğe başvurabiliriz: Odyseia uzun bir yolculuk hikayesidir, yolculukları betimler ve İthaki’de Odiseus’u bekleyen Penelope’den daha fazlasını söyler: İthaki ne mene bir yerdir, anlarız.
Aiskhylos’un Prometeus adlı yapıtında Kaf Dağı; Lysistrata adlı yapıtında da Sparta şehri, tapınağıyla birlikte algı dünyamızda yer eder. Shakespeare oyunlarında çok sayıda yer anlatılır; Dante, üç düşsel mekanı somutlaştırır; Cervantes okuyucusunu İspanya düzlüklerinde dolaştırır. 
Şehirlerin yazarları da vardır: Petersburglu Dostoyevski, Dublinli Joyce, Praglı Kafka, İstanbullu Tanpınar gibi. Şöyle de söylenebilir: Petersburg olmadan Dostoyevski’nin romanlarından söz etmek eksik kalmaz mı? Ya Moskova olmadan Savaş ve Barış? Dublin olmadan, orayı sokak sokak gezmeden Dublinliler’i yazmak nasıl mümkün olacaktı? Notre Dame’ın Kamburu, o kilise mimarisi anlatılmadan nasıl kavranacak, Monte Kristo Kontu, hapishane mimarlığı anlatılmadan nasıl yazılacaktı?
Yine de bu örnekler, arkitür kavramıyla hedeflediğim tanımlama için bir çerçeve niteliğindedir. Yani edebiyata konu olan bir mimariden söz etmek yeterli değildir, edebiyatı dönüştüren bir mimari dönüşümden söz etmeden arkitür kavramının içi doldurulmuş olmaz.
Bununla neye ulaşmak istediğimi sırasıyla açıklamam gerekir:
Önerme 1: Mimari doku edebiyatı etkiler.
Önerme 2: Edebiyat sayesinde mimari doku daha farklı algılanır.
Önerme 3: Edebiyat mimari tasarımı etkiler.
Önerme 4: Edebiyatın değinmekle dönüştüremediği tek şey doğadır: Ne var ki onun algısını değiştirir. Bu sanırım fiziksel dönüşümden daha etkileyicidir ve edebiyattan beklenen de budur.
Edebiyat, duyuları sözlerle düşünmeyi gerektirir. Duyuları tek tek tanımlayan tek sanat dalı edebiyattır. Bunun dışındaki bütün sanatlar duyuları “dışarıdan” betimler yani gösterir veya duyuları kavramdışı simgelerle (müzikle) ifade eder.
Bundan şuna varıyorum: Duyuları kavram düzeyinde tanıyan insan, bu kez mimari duyumun görselliğini ve simgeselliğini tıpkı müzik gibi bilinçdışı bir etkiyle kavrar. Halbuki mimarlık bilinçle kurulmuş, akılla düzenlenmiştir. Edebiyat akılla kurulmuş olanın katılığını belki bir edebi içgüdüyle bilinçdışına iter ve böylece edebiyatta mimari hiçbir zaman dolaysız bir biçimde –örneğin sinemadaki gibi apaçık- algılanmaz.
Modern kent, arkaik planı bozarak onu yalnızca yatay değil dikey olarak da gelişen bir tasarıma dönüştürdüğünde, kırlardaki avarenin ve gezginin yerini, kent avaresi aldı. Şehir surlarından çıkıp bayrakları ve flamalarıyla başkalarıyla dövüşen savaşçıların yerine şehrin labirentinde, bayrakla flamayla tanımlanması gerekmeyen ötekilerle dövüşen isyancılar geldi. Bu durum pikareskten romantizme evrilen yoldur ve şehir mimarisindeki değişimlerin edebi algıya etkisine küçük bir örnektir. Devam edeyim: Orhan Kemal İstanbul’un yoksul semtlerinin mimari betimini yapmasa da o bilinç yazıya sinmiştir. Kafka Dönüşüm’de ayrıntılı bir Prag tanımı yapmaz ama o şehir daracık bir oda tasarımında bütün kasvetiyle durur. Kundera Varolmanın dayanılmaz Hafifliği’nde Paris ve Prag’ı şehir olarak bile karşılaştırmaz ama okur bütün karakterlerin gezindiği mimari çevreyle birlikte romanın duyusal evrenine sokulur. Goriot Baba bir pansiyonun dokusu içinde anlamlı, Bulantı’da Roquentin şehrin bütün bulvarlarını kafelerini, sokaklarını gezer; Masumiyet Müzesi Çukurcuma ile Nişantaşı mimarisinin keskin tanımlarıyla uğraşır, Umberto Eco da Gülün Adı’nda doğrudan doğruya manastırda geçen olayları anlatır.
Kentin büyümesinden doğan karmaşık yaşam, destandan romana, gerçekçilikten postmoderne giden yolun bilinçaltındaki temellerinden biridir.
Kent yaşamı önceleri “kendinde bir oluş”tu; bunu yazar eline aldı ve şehri “kendisi için bir oluş” gibi algılamamızı sağlayan malzemeyle yoğurdu. Yani edebiyattan anladığımız şehir (ve doğa) çıplak gözle algıladığımızdan farklı oldu. Bir şehre (ve doğaya) edebiyat dışından bakanlar orada sadece yollar, köprüler ve binalar görür. Bu, duygu bakımından yontulmamışlığın, kabalığın ve ilkelliğin işaretidir. Arkitür, modern insanın kenti ve doğayı edebi düzlemden kavrayışının ışığını yansıtır; fakat ne yazık ki çevreyi edebi düzlemden algılayanlar her zaman çok azdırlar, bunu edebiyattan payını almamış ülkemiz siyasetçilerine ne zaman baksam ayan beyan görürüm.

Gürsel Korat

(Yukarıdaki metin yazarın henüz yayımlanmamış olan Deniz Göründü adlı kitabından alınmıştır)

0 yorum: