Yazan, anlattığı varlığın hayranı olamaz


Çağlayan Çevik
caglayancevik@gmail.com


Bir önceki romanı "Rüya Körü" yayımlandığında buluşmuştuk Gürsel Korat'la. O konuşmamızda "her insanın hem yüce hem de sefil bir ruh düzeneği içinden hareket edebildiği fikriyle masanın başına oturuyorum" demişti. Bu düsturu hiç aklından çıkarmadığını "Yine doğdu Tanyıldızı" adlı yeni romanında da gösteriyor. Gerek içeriği, gerek kurgusu, gerek anlatımı itibariyle ince elenip sık dokunmuş bir sürecin romanı olduğu her halinden belli. Yine Selçuklu dönemine götürüyor bizi yazar. Selçuklu Niğde'sinde kendi halinde bir yerdeyiz! Bir taraftan öykü akarken bir taraftan da anlatıcı/yazar, yazar/anlatıcı, ben anlatıcısı/tanrı anlatıcı gibi "yazarlık" mefhumuna kurgunun kendi içinde değiniyor Gürsel Korat.
Yazar Gürsel Korat'la yeni romanı için konuştuk.                          

*En sonundan söze girmek gerekirse, bir “yıkım” hikâyesi okuyoruz bu kez sizden. Ancak “Kargaşa” adını taşıyan bölüme kadar aslında bir dedikodu, sonrasında ise itiraf biçiminde aktarılıyor her şey. NE söylemek istersiniz?
Yine Doğdu Tanyıldızı’nın girişinde apaçık, gözle görülür, derhal anlaşılır hareket eden bir anlatım vardır. Bundan, anlatıcının kişiliği de sezilir. Anlatıcı sesi, “yazar anlatıcı”ya ait değildir, hemen belli olur. Bu durumda anlatmanın üç ayağı olduğu giderek açığa çıkar: Kendini dışarıdan görmek, başkalarını anlatırken nesnel davranmak, üçüncüsü kendine özgü bir tavrı olmak. Zaten anlatıcı duygularıyla öyküsünü karıştırmaya başlayınca yazıcı da diklenir. Burada hiçbir kuramsal duruşu açığa vurmadan, senin dediğin “dedikodu” formuna direnir yazıcı. Böylece şu giderek görünür: Yazmak, anlatmaya ilişkin bütün halleri tanrısal bir yeterlikle düzene koymak ve sıraya oturtmaktır.
*Rüya ile giriyor söze anlatıcı ve yazıcı! Söz konusu rüya metaforu romanda birkaç kere karşımıza çıkıyor. Söz konusu rüya metaforu başka romanlarınızda da karşımıza çıkan bir şey. Daha fazla imkan sunduğu için mi kullanıyorsunuz, yoksa rüya üzerine çok düşünmenizle alakalı mı bu?
Rüyada düşünürüz çünkü. Bize neyin dokunduğunu bilmeden düşünürüz. Bu şu demektir: Rüyalar yaşama dahildir ve yaşam hakkındaki kararlarımızı gösterir. Adam zaten kadını bir ziynet olarak görüyor rüyasında. Ona ne yapacağına karar veriyor. Romanın sonunda da görüyoruz o ziyneti. Neymiş. Neredeymiş o hazine.
*Selçuklu Dönemi’nde yani “tarikatler devri”nde yaşanan olaylar haliyle ilahi ve beşeri aşkı da bir araya getiriyor. Aşkın iki yönünü ele aldığınız bir roman bu. Ama o alıştığımız Mevlâna-Şems esprisine yaslanan aşklardan da söz etmiyoruz elbette.. (Bir o kadar da aşka övgü metni bu)
Bir şey söyleyeyim mi, tasavvufta sözü edilen o tensel aşka, hele hele eşcinsel olana itirazlar geliyor ya sağdan soldan; “bunlar birer mecazdır” deniyor ya. Bu konuyla başım pek hoş değil. Eşcinselliği suç sayıyor herkes günümüzde. O çağda öyle değildi, bütün sorun burada. Eşcinselliği de cinsiyetlerden biri olarak görmedikçe bu konuda iflah olmayız. Yazarın bütün cinsiyetleri anlamak gibi bir ruhu olmalıdır, yargılamak hayatı suçlayanların işidir.
*Birkaç yıl önce sizinle buluşup konuştuğumuzda “her insanın hem yüce hem de sefil bir ruh düzeneği içinden hareket edebildiği fikriyle masanın başına oturuyorum,” demiştiniz. Yine Doğdu Tanyıldızı’nda da adı gecen bütün kahramanların hem iyi, hem kötü, hem sefil, hem yüce insanlar olabildiğini görüyoruz… İstikrarlı duruş bir tarafa hâlâ bu fikirle mi oturuyorsunuz yazının başına?
Hep oradayım. Hiç aklımdan çıkarmam bunu.
*”Zaten büyük acılar farkına varılmamış yanlışlardan gelir.” Romanın belki de bütün dişlilerini harekete geçiren cümle bu. Bu cümleyi farklı zamanlarda farklı şekillerde birkaç kere kuruyor “anlatıcı”(lar)…
Trajik acıların yapısı budur zaten. İnsan böyle bir durumda başına gelenle baş edemez, çünkü hazırlığı yoktur. İnsan başına gelen şeyi anladığında çözüm artık olanaksız hale gelmişse trajedi ortaya çıkar. Burada Nureddin başına geleni anladığında trajik karaktere dönüşüyor ama başka kişiler de öyle: Mesud, Mihri ve Şeyh Nizamüddin de aynı durumdalar, yani başlarına geleni anladıklarında kurtuluşları yok ve felaketi kendi elleriyle hazırladıklarını anlıyorlar. Zaten yıkımın yarattığı pathos, acı duygusu, bu metnin dramatik yapısının trajedi olduğunu gösteren son halkadır.
*Selçuklu Dönemi’ni ve söz konusu dönemde başka yazarların pek yanından geçmeyeceği “şehirler” üzerinden anlatıyorsunuz yine. Üstelik birçok anlamda oldukça karışık bir dönem olduğu fikrini, Tatar istilasının yarattığı korku atmosferi içinde aktarıyorsunuz. Selçuklu’ya özel bir ilginiz olduğundan mı, yoksa ben herhangi bir köydeki/kasabadaki herhangi bir ailenin yıkım hikâyesini anlattım mı diyorsunuz?
Ben kurucu öğe olarak Selçuklu’nun çok yad edildiği bir yerde büyüdüm. Selçuklu tarihini araştırdım, mimarisine baktım, yaşadıklarımızı gözledim, anladım ki palavralarla tarih yazılıyor. Sonra yaşım büyüdü, kuruluş anlatan bir sürü tarih romanı okudum, milliyetçi hamasetten yoruldum. Yazar olmaya karar verdim, romanın tarih anlatmayacağını öğrendim. Bu yüzden tarih dekoru önünde insanı tartışmaktır yaptığım. Falanca kişinin düşüncesi neymiş, o tarihte bilmem nerede ne yaşanmış, bugün o düşünceler ne kadar önemliymiş... Romancı bunu hiç yazmaya tenezzül eder mi? Romanı bilen yazar bunlarla uğraşır mı? Bu, ideologun işidir, propagandacı veya ucuz, piyasa işleri yapan yazar buyursun yapsın. Halbuki sorun şu, “Derviş” diyoruz, “Sultan” diyoruz, “Emir” diyoruz ya bakıyoruz çevremize, bugün onlardan biri bile ortada yok. Olmayana övgü. Geçmiş kötüdür Çağlayan. Benim fikrim biraz böyledir. Orada yaşanmaz. Bugünden bakıp geçmiş övgüsü yapılmaz, varsa hikayen o anlatılır. Anlattığın da aslında bugündür. Tarihçi miyiz de tarihi açıklayacağız? Sezgilerimizi konuştururuz o kadar. Bugün dervişi anlatanlar ya da bilmem kim efendiden söz edenler övgüye doyamıyor, hızlarını alamayıp anlattıklarıyla özdeşleşiyorlar. Yazar anlattığı varlığın hayranı olamaz. Kimi anlatırsa anlatsın. İnsan olarak görmediği kişiyi yazmak yazarı küçültür. O roman karakteri olmaz, risale kahramanı olur. Bu nedenle ben beni ele geçireceğini hissettiğim tarihi kişileri yazmam. Ben yazdığım kişiyi elimle yoğurmak isterim, benim metnim dıında halihazırda zaten yoğrulmuş, pişmiş, kabuk bağlamış insanlar, o takır takır kişiler benim konum değildir. Evet, herhangi bir evde yaşananları yazdım ben. Çünkü roman bir kaside değildir, övgüye gerek kalmadan insanı anlatır.
*Anlatıcı/yazan ikilisi en baştan itibaren “korkunç sonu”n işaretini veriyorlar. Yani okur büyük bir sürprizle karşılaşmıyor aslında. Sonu baştan söyleyen ve bunu neredeyse dedikodu yaparcasına dile getiren bir anlatıcı var karşımızda. Ama ne oldu, sorusunu değil nasıl oldu, sorusunu soruyorlar ve her şey bunu anlatmak ihtiyacıyla ortaya çıkıyor… Suçu hafifletmek, günah çıkarmak ihtiyacı var adeta.
Bir dedikoduya benzese de, sonra tartışmaya döner iş. Anlarız ki iki kişi birbirine ne oldu, biz ne yaptık sorusunu sormakta ve yaptıkları şeyin ne olduğunu anlattıkça anlamaktadırlar. Bu yüzden anlatıcı üzerinde özel olarak uğraştım. Yazarı anlatıcıya ve yazana böldüm, onların ikisini de ben yazdığım için roman toplam üç öykü anlatıcısı arasında paylaşılmış oldu. Hiçbir ayrıntıyı açıklamadan “bak” diyerek, “işte” diyerek olaylar sanki o anda gözümüzün önünde dönüyormuş gibi anlatmayı çok sevdim. Bu dokunmatik görsel teknikleri anımsattı bana, bu tekniği anlatıcıya ekleyerek yürüdüm. Bunun önceden yapılmadığını bilmenin hazzıyla hem de.
*Gerek mitolojik, gerek psikolojik, gerek dini metinlerde çıktığı halleriyle birkaç baba-oğul hikâyesini görüyoruz romanda. Aynı biçimde, söz konusu baba-oğullar hikâyesi erkek egemen anlayışı da ortaya çıkaran bir durum yaratıyor. Ama olayların içinde karşımıza çıkan “kadınlar”ın bu hadiselerde en az onlar kadar önemli rol oynadığı da bir gerçek… Ne söylemek istersiniz?
Cinsiyetleri aşarak bakalım istersen: Sevgisizler ve sevgiyi bulanlar olarak ikiye ayır kişileri. Kadın erkek fark etmez. Sevgiyi bulanların barışcıl, bulamayanların üzgün, yitirenlerin ise acımasız olduğunu görürsün. Kadın, erkek. Romanda kadınlara özel vurgu var, çünkü kadınlıkları aşağılanıyor. Bunun acısını çekiyorlar ama farkında bile değiller. Farkında olmadığın acılar da yakar, yalnızca bilmeden yaptığın yanlışlar değil.
*Yer yer “kadın bedeni”ni erkek bedeniyle mukayese ederken, erotik bir biçimde olmasa da şehevi bir biçimde gizemli tarif ettiğiniz söylenebilir. Yani kadınlık halleri, kadın bedeni bütün “diriliğiyle” merkezde yer alıyor.
Bu erkek gözü için bir hazırlık. Çünkü ona biri tutulacak. Aşk nesnesi olan kadının bu tutulmada hiçbir katkısı olmadığı halde. Sevmeyip sevilenin talihsizliği. Bir güzellik insanın bedenine dolup taşarsa ve hatta “fışkırırsa” âşık olunanın başına bu gelebilir. Kadınlar çarpıldığı güzellik karşısında erkeğin yaptığını yapamaz, kadın bu anlamda erkekten iyidir. Ama erkek tutulursa zalimleşir. Bu yüzden Fazıla’nın güzelliğini gözler önüne sererken erkeğin gözüyle baktırdım okura. O anda zavallı okur da felaketin buradan geleceğini henüz bilmiyordu tabii. O felaketin ne olduğunu öğrenmesi için yüz elli sayfa kadar bir yol alması gerekecek. Çağlayan bana bütün bunları niye söyletiyorsun?
*Anadolu’da kökleri binlerce yıl öncesine dayanan ve aslında her kültürde insanlık tarihiyle beraber var olan “eşcinsel” ilişkiyi bütün doğallığıyla anlatıyorsunuz. Hatta döneme baktığımızda bunun bir noktaya kadar olağan karşılandığını da biliyoruz ve romanınızda okuyoruz. Fakat bugünkü duruma baktığımızda her fırsatta en çok lanetlenenler, ötekileştirilenler yine eşcinseller. Eşcinseller (binlerce yıldır) vardır bu topraklarda diyorsunuz bir taraftan, yanılıyor muyum?
Eşcinselliği -biraz önce de söyledim- bir cins gibi görmeyenler nefret suçu işleyen kişilerdir. Eşcinsellik nefreti, bir insanlık suçudur. Geçmişteki dervişlerle ya i.ne diyerek alay edenler var ya da oradaki “oğlan” “lebnâ” “civan” vurgusu mecazdır diyenler var. Yahu her şey mi mecaz, niye hep cinsellik mecaz, içki mecaz? Aman sen de. Öte yandan “Hah yakaladım, bak meğer bunlar erkek erkeğe fik fik edermiş” tavrı da ne mene bir korkunçluktur! Bu yüzden romanı çalışırken yargı üretecek hiçbir kavram kullanmadım. Hatta “erseven er” gibi bir sözcük uydurdum ki, üzerinde herhangi bir tortu birikmemiş bu kavramla, insanlar cinsel olaylar karşısında nötr davrandığımı görsün.
*Tatar Beyi İlboğa Han’ın karanlık gölgesi romanın bütününün üstüne düşüyor. Romanın başları itibariyle ha geldi ha gelecek diye sözü edilen bir “korku” sebebi bu isim. Bir noktadan sonra Godot’yu beklemeye evriliyor. Ne dersiniz?
Bu da finalde işimize yarıyor: Tam Fazıla gitti gider dediğimiz bir an. Gitmeyeceğini anlıyoruz, “Oh” diyoruz, “İlboğa’nın adamı halden bilir biri çıktı.” Fakat ne acı, meğer ki Fazıla çoktan, başka bir şekilde “gitmiş” de haberimiz yokmuş o anda.
*Romanda bütün “teraziyi” bozan isim İshak. Bir Melami gibi davransa da kibirli, çağdaş anlamda bohem, kendi kurduğu bir yalana herkesi inandırabilen, zeki, uçarı… Bu adam üzerinden “bir sanatçı portresi”ni çizdiğinizi söylemek mümkün. Katılır mısınız?
Oscar Wilde’ın Dorian’ı geldi aklıma. İlginç bir saptama. Ben de şunu ekleyeyim: Şimdiye kadar Kalender tarikatlarından gelen karakterlerim ahlaken tutarlı kişilerdi. Bu ilktir: İshak bütün çelişkileri içinde iyilik ve kötülük sarmalında dolaşan ilk melami karakterimdir. Çok akıllıdır, çarpıcı ve etkileyicidir. Hatta Şeyh Nizamüddin’e gerçek bir aşkla tutulsaydı her şeyin çok iyi olabileceği bir durum bile vaat etmekteydi. Fakat yaşamda hep umulan olmaz. Olmayınca ne olacağını görmek de yazara düşer.
*Az evvel yalan dedik! Hadiselerin bu hale gelmesinde, şeyhlik, kadılık, zenginlik gibi türlü ünvanlara, postlara, varlıklara kavuşmuş bir adam ve onun ailesinin yok olmasında küçük gibi görünen, ama herkesin içinde olduğu yalanlar sebep oluyor!
Yalan küçücüktür ama koca bir yaşamı bulantı içinde bırakır! Hepimiz bir şekilde yalancıyız. Bunu düşünelim istiyorum, öyleyiz.
*Fazıla’nın adını taşıyan ve onun kısa hikâyesinin anlatıldığı bölümde Fazıla üzerinden kadınların sosyal durumuna dair bir resim de çiziyorsunuz. Yine bugünkü durumlara bile ad veren tespitler okuyoruz gerek onun ağzından, gerekse anlatıcı (Mihri)nin sözlerinden…
Kadınlar çok ezilmiş ortaçağda. Aklı çok büyük kadınlar. Hep kapatılmışlar, paketlenmişler. Sokağa çıkan erkek. Her şeyi yöneten erkek. Bir de buna fıtrat demişler, fıtraten eksik, kötülüğe eğilimli, akılsız, aldatılabilir. Ayrıca cinsiyet bakımından aşağılamışlar, hazine demişler alay eder gibi, ondan çocuk yapmışlar ana olarak kutsamışlar, yine alay eder gibi. Birileri kızını böyle yetiştirmek istiyor alabilir ama ben bir kız babası olarak onu böyle yetiştirmedim, biline. Kızlarına bir ziynet, bir eşya gözüyle bakanlar, onları tıpkı Şeyh Nizam gibi mezarlarına kapanarak ziyaret etmek zorunda kalırlarsa ki –bunu kimse için dilemem- o hazineyi nereye gömdüklerini çok iyi anlarlar.
*Romanda anlattıklarınız, değindikleriniz, okuduğumuz olaylar kadar, her şeye farklı bir boyut katan “anlatıcı” mefhumunu eşeliyor olduğunuz da bir gerçek. En başta bir anlatıcı ve katip ikilisi var açıkça. Sonrasında anlatıcı “sözüm dolambaçlara girdikçe bundan zevk alacaksın korkma” diyor yazıcıya ve okura! Sayfa 74’te doğrudan birbirleriyle metin anlatımı, hatta neredeyse roman yazımı üzerine konuşuyorlar!
Evet, neredeyse. Bilseler roman diye bir şey, söyleyecekler.
*Ama Kargaşa bölümü itibariyle anlatıcı yer değiştiriyor. Mesud’dan Mihri’ye geçiyor görev.. Hatta bu sayede ben anlatıcısı, o anlatıcısı ve Tanrı anlatıcı rollerini bile kurcalıyor. Meşhur “yazarın konumu” sorunsalını okuyoruz aslında. Hatta bu noktadan itibaren Gürsel Korat da çıkıyor karşımıza… Çoklu anlatıcı var yani…
Anlatıcı ve yazıcı Rönesans’tan sonra aynı kişi de birleşti. Ben bu yüzden anlatıcıyı ve yazarı ayırdım ki aslında onları da yazan biri olduğu akla gelsin ve metinsel hakikat derinlik kazansın. Bu bana çok büyük bir heyecan verdi. Büyük zevk duydum.
*Bu anlatıcı rollerini tartışırken ister istemez soruyorum, meraklı bir okur olarak. Kargaşa bölümündeki görev değişimi olmasaydı, başka bir roman okumamız da mümkündü. Belki sonunun bile bu kadar üzücü olmadığı. (Sanki Mihri, o iyi adam sevgisine karşılık bulamadığı aileyi asıl yok eden adam olarak intikam alıyor…)
Bu kadar emin olma derim ben de.
*Söz konusu yazar konumlarını tartışırken, muktedir olmasından söz ediyor anlatıcılar (haliyle siz) bu halde bir “yazar sorumluluğu” olduğunu, yani bu kadar (neredeyse tanrısal) bir kudreti olan yazarın okura karşı her cümlesini teraziden geçirmesi gerekliliği olduğunu söylemek mümkün mü sizce de?
Evet diyorum tabii. Fakat şunu unutmayalım: Yazar yazdıklarının tanrısı olduğunu bilir fakat yarattığı hiçbir kişi ona tapınmaz. Kanımca sanat bu yüzden özgürlüktür. Sanatı kötüleştiren şey karakterlerin yazanı yinelediği, yani metnin tanrısına hamdü senalar ettiği metinlerdir. Metnin tanrısı, metinde yer alanların hiç farkında olmadığı biri olmak zorundadır. Karakterler herkesten söz etse bile yazandan söz etmezler, ondan habersiz yaşarlar. Durum böyle olduğu zaman metin canlı, diri ve unutulmaz bir kıvam kazanır. Ben yazıcıyı ve anlatıcıyı bunu bilerek anlattım işte, onlar bile kendilerini yazandan habersizler.

İstanbul Art News, Aralık 2014

1 yorum: