Acı Durum

Gezi olayları, Taksim, 2013. Bülent Kılıç, AFP


Gazetecilerin hapse atıldığı dünden bu yana Diyarbakır Baro Başkanı cinayete kurban edildi.
Bir an durdum, "ne oluyor" diyerek, düşündüm. Gördüm ki barış, demokrasi ve özgürlük isteyenler; sen, ben o, hepimiz ensemizde dolaşan en az bir katille gezmekteyiz.
Korku duymadım bunu anladığımda. Beni dehşete düşüren şey her katilin arkasında gazeteci kılığına girmiş en az bir şakşakçının olduğunu ve her yalancının arkasında da ona hak veren bir yığının durduğunu görmekti.
Bu ülkede hakikat artık yalandır.
Bu ülkenin gerçeği ölümdür.
Söyleyin hangi sabah ölümle uyanmıyor, hangi gün ölüm haberi alarak uyumuyorsunuz?
Bu ülkenin durumunu "Selçuklu yükselişi", "Osmanlı dirilişi" olarak algılayan, yaşamla bağını koparmış ölümseverlerin elinde rehin kaldık, mutlulukları bozuk para gibi harcıyoruz.
Düşünüyorum da bu çıldırmış adamlar özledikleri yere vardıkları zaman nasıl mutlu olacaklar, bilmiyorum.
Ölümler üzerine kurulmuş bir mutluluk olur mu? Kıyımlarla gelen şenlik? Acılara sevinilen dirlik?
Fakat şu olur:
Gazetecilerin özgürlüğüyle gelen esenlik. Halkın bilgi edinme hakkından gelen gönenç. Sevinçle hasat. Güle oynaya üretim.
Gülerek mutlu bir gelecek kuran kişilere şaşılmaz; şaşırtıcı olan, inciterek, kırıp dökerek, yıkarak, başkalarını kendisine benzetmek için baskı kurarak yönetenlerin, mutlu bir geleceği kin ve nefretle kuracaklarını sanmalarıdır.
Tarih böyle zorbaların insanlığımıza verdiği zararlarla doludur. Bütün zorbalar insanlığın unutkanlığından yararlanıp geçmiş zorbalıkları yineler; ilginçtir, benzerlerinin başına gelenleri düşünmek bile istemezler. Kendilerini daima "ilk" zannederler! Oysa geçmişe dikkatle bakmak gerekir, özeneceğimiz şeyler hep yaşanmamış ve denenmemiş olan insanca seçimlerimizdedir. Hegel'in söylediği gibi "tarihe baktığımızda ilk gördüğümüz şey yıkıntılardır."
İşiten kulaklar bilir, o yıkıntılar arasında hep katilin adı fısıldanır: Midas'ın sazlıklara fısıldadığı sır hiçbir zaman sır olarak kalmamıştır.

Bir Ödül Haberi

Yıldız Moran, Kapadokya 1953


Ankara Üniversitesi'nin verdiği edebiyat ödülünü roman dalında Yine Doğdu Tanyıldızı'nın aldığını öğrendim. Bir Ankara Üniversitesi mezunu olarak bundan özel bir mutluluk duyduğumu, ödül jürisinin gerekçeli kararının  ise bana ayrı bir mutluluk verdiğini saklamayacağım.
Jüri, gerekçeli kararını şöyle açıklamış:

Prof. Dr. Necdet Adabağ, Prof. Dr. Mukadder Yaycıoğlu, Prof. Dr. Birsen Karaca, Turhan Günay ve Doç. Dr. Ömer Adıgüzel’den oluşan seçici kurul üyeleri tarafından, Anadolu’daki sözlü gelenekten ve çağdaş dünya edebiyatından beslenerek yereli evrensel bir dille anlatmayı başarması, romanının anlatıcısı, anlatıcının da bir yazıcısının olduğu yeni bir anlatım yolunu denenmesi, bu ikilinin anlatım ve yazdıklarıyla olguları izletmesi, dönemin atmosferini iyi anlatması, içeriği, biçimsel özellikleri ve üslubuyla felsefe, edebiyat psikolojisi, edebiyat sosyolojisi, dinler tarihi gibi disiplinler arası alanların ilgi odağı olabilmesi nedeniyle Gürsel Korat’ın Yapı Kredi Yayınları arasında yayımlanan Yine Doğdu Tan Yıldızı adlı romanına...

Bu ödülü, E. Hazım Tepeyran'dan bu yana edebiyata konu olmamış Niğde'ye ithaf ediyorum.
Kitaplarımla yıllardır Kayseri'de, Kapadokya'nın bayırlarında dolaşıyoruz. Yine Doğdu Tanyıldızı ise Niğde'de doğdu ve oralı oldu. Kapadokya'nın bu en uç noktasını içime aldım, yıllardır tutkunu olduğum coğrafyasını benim bildim ve sonraki kitabım için Nevşehir'e doğru yola çıktım.
Böylece, bu mutlu olay aracılığıyla söylemek isterim ki 2016 başlarında yayımlanacak olan yeni romanım, Nevşehir'in beşiğinde sallanacak. O şehirde attığı adımları umarım roman sanatının bize verdiği olanaklardan mutluluk duyarak -bir kez daha- hep birlikte izleriz.
Öykü Ödülü'nü Ateş Etme Silahsızım adlı kitabıyla kazanan Hakkı İnanç'ı da buradan kutluyorum.

Üçüncü Dünyacılık Canıma Tak Etti


Oryantalistler doğuluların hiçbir zaman batılı gibi düşünmeyeceğini öne sürerek yalnız hayali bir doğu değil, hayali bir batı da yaratmışlardı. Durum böyle olunca “Doğucu” diyebileceğimiz insan tipi doğmakta gecikmedi ve oryantalistin (“Batıcının” da diyebilirdik) tanımına uyarak batılılar gibi roman yazmadı, film çekmedi ve resim yapmadı. Bu kibir kumkuması insan tipi, “Batılı” olanla “Batıcı” olanı ayıramadı ve tam da o beyaz adamın umduğu şeyi fazlasıyla yaptı: Olayları uhrevi, iç yolculuk gerektiren, duygusal, erkeksi, masaldan ayrılmayan, ergen maceracılara benzeyen yönden kavradı; bilgileri sezgisel yoldan dile getirmekle yetinmeyip, bunu kendinin propaganda yolu olarak da benimsedi. Böylece rasyonel olanaklarla kavranacak dünya, doğuculuk tarafından yalnızca Batı’ya ait bir alan olarak dışlaştırıldı, “nesnel dil”, “karakterlere mesafe”, “bilimsel merak” yahut “dünyevi hukuk” batılının işi oldu.

Yazının devamı K24'te okunabilir. Link:

http://t24.com.tr/k24/yazi/ucuncudunyacilik,457

Adım ve Benliğim

Kiyoshi İkezumi, Restaurant

(...)
Okumayı öğrendiğimde adımla çok uğraştım. Heceledim: Gür-sel. “Gür” sözcüğü en çok ağaçları ve saçları getirirdi aklıma. Gür akan bir seli aklım almazdı. “Niye selim ki ben” derdim, bir nesne, yıkıp geçen bir su olmak hoşuma gitmezdi. Bu adın akıllı bir baş olmayı, yetenekli ve sezgili olmayı dile getiren, insanı odağa alan bir yanının bulunmayışı beni hafiften incitirdi. Kemal gibi, Hakan gibi adları olanları daha etkileyici bulurdum. Fakat çocukluğumda Şükrü ve Şaban gibi adları olan çocukların da isimlerinden yana pek dertli olduğunu anımsıyorum: “Şükrücük” Kayseri’de zenneler için kullanılan bir deyimdi; Şaban da zaman içinde avanaklığın simgesi oldu. Neyse ki, benim adımın başına böyle talihsiz şeyler gelmedi.
“Gürül gürül akan bir sel”e benzediğim, bir fikir taşkınlığı içinde coşkuyla yazdığım zamanlar çoktur. Bunu daha efendice söylersem, insanın adıyla kişiliği arasında bir bağ olduğunu kendime baktığımda doğrulayan bir şeyler bulmuşumdur. İnsan kendini adına mı benzetir yoksa bir adda kişiliği bilinçdışından kuşatan bir yığın itki mi gizlidir, bunu bilemeyiz. Şu doğru: Adımda bir coşku gizli ve ben bir okulda büyümüş çocuğum; dolayısıyla adımla seremonik gösteriş arasında bir ilişki var. Adım, söylevci bir kişiliğe uygun; ya da şimdi bir yalanı uydurdum ve onun arkasından laf oyunu yapıp duruyorum, emin değilim.
(...)
İnsan adının yanlış anlaşılmasına bozuluyor. Bana “Gürel” “Göksel” “Yüksel” ve hatta “Görsel” diyen bile olmuştur. Bunlar çok canımı sıkardı ama gencecik bir adamken Ankara Ulus’ta bana “Ahmet” diyen kıza hiç kızmadım. Ziraat Bankası’nın önündeydi, tiril tiril giyinmiş bir kız “Ahmet” diyerek bana seslendi ve gülerek koluma girdi. Edepli bir soğuklukla kızı yanımdan uzaklaştırdım, hiç üstelemeden ve şaşırmadan yoluna devam etti ve yolun karşısındaki bir adama doğru gitti. Ben onu hayret ve şaşkınlıkla izliyordum: Adama bir şeyler söyledi ve koluna girdi. İşte o anda anladım ki adımı tamamen farklı söyleyen ilk kişi, bir sokak kadınıymış meğer.
(...)
Belli bir yaşta çocukların adlarını tersten okuma macerası başlar; doğrusu onun tadını çıkaracak bir adım yoktu: Les-rüg. İnsanın adı Efe olsa tersten de efe olur; Memet olsa “temem” diyerek şakasını yaparsın fakat “Lesrüg” herhangi bir eğlencenin konusu olamıyordu.
(...)
Yunanlılar için G harfi kâbus gibidir, yıllar önce gazetecilik yaparken Yunanistan’da fotoğrafçı arkadaşım Gökhan Tan’la bir köydeydik. Köylüler bizi çok sevdiler ama adımızı zor söylüyorlardı: Nedeni G’nin başta oluşuydu. Bu nedenle Gökhan’a kısaca “Han”, bana da “Sel” dediler. Almanlar Gürzıl, İngilizce konuşanlar Görsıl İtalyanlar için Gurtsell gibi dönüşümler geçiriyordu adım. Bunlar beni eğlendiriyordu ama Türk olduğu halde bana Görsel diyenleri hiç affedemedim.Çocukluğum Kayseri’de geçtiği için oranın şivesi içinde büyüdüm. Benim için okuyup öğrendikçe bunları dillendirmekle ilgili hançere sorunları oldu: Bazı ifadeleri söylerken hep utandım: Kayseri’ye ihanet etmek zordur: Bir kere oraya “Gayseri” denir, “K” olmaz. Yerel söyleyişte “r” sesi baskın değildir, “ü” harfi de genellikle söylenmez. “Gürsel” yoktur Kayseri’de “Gursel” vardır. Kayserili “Şukrü” deyişinden belli olur, “Tütün” yine “tütün”dür ama “kürtün” derken ilk ü’nün üstündeki noktalar gider ve ona “kurtün” denir. “Köylü” derken “koolü”, “küçük” derken “guççük” denmelidir. Bu nedenle benim adımın taşradan Ankara’ya gelmesi biraz zor oldu ama sevindiriciydi, çünkü ölçünlü Türkçede adımın seslenişi kulağıma şarkı gibi tatlı geliyordu. Artık “Gursel” diyen yoktu bana, film yıldızı gibiydim, “Gürsel” diyorlardı ama ben adımı içimden niye yalan söyleyeyim “Gursel” olarak tanıyor ve kabul ediyordum. Bunu unutmam yıllarımı aldı, çünkü çocukluğun perçini çok kolay çıkmaz.
Tam buna alışmıştım ki internette mail adresi alırken tekrar “gursel” oldum, bu kez de “gurselkorat@” derken utanmaya başladım, insan utanır mı böyle şeylerden, evet utanır.
 Anlaşılacağı üzere adıma zaman zaman yabancılaştım: Cezaevi anonsunu dinlemek iyidir; insan adını orada sever ama arandığını bildiren gazete haberinde ya da “görüldüğü takdirde karakola ihbar edilecektir” şeklindeki radyo anonsunda adını işitirsen içinden ben o değilim diye bağırmak geçer.
(...)
Karacoğlan “Adın neyidi unuttum, sorulmayı sorulmayı” der ya, ister sorulsun ister sorulmasın, adımız zamanla kimliğimiz olmayı da aşıp benliğimizin bir parçası haline geliyor. Yalnızca kod adı taşıyan devrimciler, işkencede adlarını saklamak gibi bir travma yaşamışsa kendi adlarıyla suçluluk bağı içinde olurlar. Yine de adını sevmeyen insana pek az rastlanır. Çünkü ad söylendikçe kişinin tarihindeki pek çok yere iz düşürerek ruha yerleşir. Böylece zavallı ben, hayvan bedeninde akıl taşıyan bir canlı olarak, ölümlü olduğumu unutup yüksek benliğimi ve sonsuz yaşayacağını sandığım adımı hayal ederim. Oysa benliğim o ad olmadan da vardır, bunu fark etmem bile. Ben oluşumun bir gün sonu geldiğinde, yani öldüğümde fiziki varlığım yok olur; adım yalnızca ad olarak kalır. Ne tuhaf! Öldükten sonra anımsanmak, benliğimiz yok olduğu halde pek çok insanda da aynısına rastlanan bir adla mümkündür.

Bana Adını Söyle, 24 Yazar Adını Anlatıyor (Ortak Kitap)’tan kısaltılarak alınmıştır.
YKY Hazırlayan Filiz Özdem İstanbul 2014