Tarih ve Roman

Kandilli, Adile Sultan Sarayı

Tarihsel olayların bilinmeyen yanlarını açığa çıkarmak mı, yoksa tarihsel bir zemin üzerinde, estetiğin olanakları içinde, insani hakikatle yüzleşmek mi? Roman yazarının niteliği bunlardan hangisini seçtiğine bakınca anlaşılır. Romancının bu konudaki seçimi onu ya iktidar söylemine ya da her türlü iktidardan bağımsız olmaya ihtiyaç duyan estetiğin diline götürecektir.
Konusu “geçmiş zaman” olan kurmacada sanatı öne çıkarmak ve tarih tezi öne sürmemek romancıya, estetiğe boş verip “tarih bildirisi” yazmak ise ideologa işaret eder. Şüphesiz bu iki tutum da politiktir ve birbirine taban tabana karşıttır. Hatta daha ileri giderek şunu söyleyeyim, tarih zemini üzerinde insanla ve estetikle uğraşanlar özgürlükten; tez öne sürenler despotizmden yana tercihlerini kullananlardır.

Devamı K-24 Her ŞEY sekmesindedir.
http://t24.com.tr/k24/yazi/tarih-ve-roman,361

Geçmişi Anlatınca Tarihi Roman Olmaz

Ayvazovski, 1887


Röportaj:
EREN BAŞAĞAN

‘Zaman Yeli’, Dimitri ve Leon’un efsaneye dönüşen sıradışı hikâyesini anlatıyor. Aynı zamanda Anadolu’nun da hikâyesi diyebilir miyiz buna?

Geçmişte olup biten tarihsel olayları “açıkladığını”, “çok iyi araştırarak gerçekleri anlattığını” söyleyen yazar, pek de romancı sayılmaz.
Romancı, geçmiş dünyayı çok iyi araştırıp öğrense de, o geçmişte yaşayan insanın yaşarken gördüklerini, dokunduklarını, sevdiklerini hayal eden kişidir. Anlattığı insanın öyküsünü kurar, duygularını açığa çıkarır ve geçmiş zamanı yalnızca dekor olarak kullanıp insanlığımızı, bilmediğimiz bir yanımızı keşfeder.
O yüzden ben Ressam Dimitri’yi bütün kilise ressamlarını kendi varlığında toplamış bir kişi olarak değil, tutkuları özlemleri olan, sorunlarıyla ilerleyen bir “yalnız kişi” halinde gördüm. Yanında ise başka bir yalnız kişi olmalıydı: Leon. O bir latin askeridir ve Baba İshak isyancıları tarafından kör edilmiştir. Gözlerini (İsa’nın körü iyileştirdiği gibi) açacak birini aramaktadır.
Yani duyu organları bakımından ikisi bir insan eden ama hikayeleri iki insanı çok aşan kişileri yan yana kurdum.
Dimitri, Moğollar tarafından sağır edilmiştir, Kör Leon’la birlikte Kapadokya’ya gelir. Dimitri bir kilise ressamıdır, ünü bilinmektedir. Tam resim yapacağı gün bir aksilik  olur. O aksilik sizin o sorduğunuz Anadolu’nun hikayesini görünür kılar.

Nedir bu hikaye?

Selçuklu çağında emirler ve beyler din bakımından karışıktı, yani Hıristiyan emirler çoktu ve Selçuklu’ya bağlıydılar. O zamanlar devletin adı da Rum Sultanlığı’ydı. Bu zengin topluma gözünü dikmiş olan Moğollar Anadolu’ya girmiş ve birden ortalık karışmıştı. İznik’teki Bizanslılar (O zamanlar tabii Roma İmparatorluğu’ydu adı) ve Haçlılar bu yıkıcı gücü iyi bir şey sanıp Anadolu’yu yalnız bırakmışlardı.
Romanımıza göre Kör Ressam, kardeşlerini öldüren, kendisini de öldü diyerek bırakan Moğollar yüzünden yarım kalmıştır. Kulağına resim fırçaları sokularak sağır edilen Dimitri, sanattan anlamaz Moğollardan siyasal nedenlerle değil, işte bu kişisel olay yüzünden nefret eder. Onları siyasal olarak analiz edecek güçten yoksundur. Fakat ressamın bu tavrı kilise tarafından onaylanmaz ve kişisel yıkım başlar.
Haydar, romanımızın asıl kahramanı, zorla olaylara itilmiş bir karakter olarak bu sırada sahneye çıkacaktır. Kapadokya’nın efsane yeraltı şehirlerinde Moğollara karşı bir direniş örgütleyecek ve sonunda tek başına kalacaktır.
Bu roman bir trajediyi anlatır.
Trajedi, kahramanın yaşamla baş edemeyişinden doğar ve üstelik hiç de suçu olmadığı halde onu suçlu gibi bir başına bırakır.
Sorunuza verdiğim bu uzun yanıtı şöyle toparlayayım:
Zaman Yeli, Anadolu’daki birkaç insanın tarih içindeki hikâyesidir.

Romanınız epey kaotik bir dönemi, Anadolu’da Selçuklu ve Bizanslıların egemen olduğu, Moğol istilasının yaşandığı dönemi anlatıyor. Zamanla yaşanan çözülmeyi anlatmanızın özel bir nedeni var mı?

Roman yazarının amacı anlatacağı kişisel öyküye bir arka plan bulmaktır. Tarihçilik roman yazarının işi değildir. Selçuklu ve Moğol çağını anlatmamın nedeni romancılığımızda pek yazılmamış olmasıdır. Yazılsa da tarihçilik yapar gibi yazılmıştır. Bir başka yazma nedenim de kişiseldir. Sonuçta ben İç Anadoluluyum ve “bir yazarın doğduğu dünyanın dilini ve kültürel atmosferini yeniden kurmak” gibi bir derdi olması gerektiğini düşünüyorum.

Kitapta  döneme dair pek çok detay da var. Örneğin kilise resminin nasıl olması gerektiğine dair kurallar, hiyerarşik göstergeler, semboller. (Özellikle de tek başlı iki gövdeli, yılan biçiminde iki kuyruğu olan.) Nasıl bir çalışma süreci izlediniz kitabı yazarken? Bu bilgileri hangi kaynaklardan topladınız?

Ben tarih bildiğim için roman yazmadım, yazarken tarihle karşılaştım. Bugünü düşünelim: Gazeteciyi yazıyorsak, onu yalnızca “yazarken” değil, bulunduğu kurumla, toplumsal çevreyle, siyasetle ilişkileri içinde kavrarız ve kişisel dünyasında dolanırız: “Biriyle ilişkisi var mı, mutlu mu, mutsuz mu, bunun anlatılmaya değer yanı nedir” gibi. Bir kilise ressamını anlattığımızda da “nasıl resim yapar, resimler niye böyle, bunu kimden öğrenmiştir, o dönemde resim yapmak için neler yapılırdı” gibi sorular sorar ve bunu kişisel öyküyle birleştiriririz. Ben Anadolu’nun pek çok imgesi hakkında düşündüm, onları yeni bir biçim içinde kurup kuramayacağımı araştırdım. Çünkü roman modern bir formdur, geçmişi olduğu gibi anlatmak tarihsel roman olamaz: Yazar öyle bir dünya kurar ki, geçmişi sezeriz. “Hmm şu olaylar şöyle olmuş demek ki” dedirtmek roman yazarının işi değildir. Öte yandan yine de yazardan diliyle, toplumsal ilişkileriyle ve kişileriyle bir tarihsel atmosfer yaratmasını, bizi o çağa inandırmasını bekleriz. Bu, ne yaşandığını bilme arzusundan nasıl yaşandığını merak etmektir. Roman işte bu “nasıl” sorusuna verilen yanıttan çıkar.
Ressam, şair yahut müzisyenden farkı yoktur yazarın. O bir imge, bir sarsıcı düşünce peşinde dolaşır. Romancının bol bol okuyup o gerçeklere göre roman yazdığını söylemesi edebi bir tutum değildir. “Çok araştırdım, çok okudum” demek romancılığa değil, bilimsel araştırmaya uyar. Yazar elbette okuyacaktır.  Fakat amacı bilgi değil, sanattır. Yazar aklımıza seslenen bir konuşmacı değil, duygularımıza seslenen bir hikaye anlatıcısı olduğunu bilmek zorundadır. Maalesef Türkiye’de tarih romancılığı çok uzun zamandır dinin, siyasetin tezlerini yinelemiş veya tarihçilik, toplumbilimcilik hevesleri kursağında kalmış olanların oyun sahası olmuştur. Ben tarihsel zemini doğru kurar, sonra insan hikayesi anlatmaya bakarım. Vay ki sanattan tarih öğrenenlerin haline!
Yazar bugün yaşayan insandır, geçmişi bilmek ve olduğu gibi anlatmak gereksiz ve büyük bir iddia olur. Geçmişin bilgisi sanat bilgisinin sırtındaki yüktür. Romancı insan davranışına gizler bilgiyi, söze sıkıştırır, yaşam ayrıntılarında yaratır geçmişin duygusunu. “Şu şuydu, bu da bu” tavrı tarihçiye yakışır.

Konusu gereği sanatçılara da geniş bir parantez açıyorsunuz Zaman Yeli’nde. Mesela “Din kurallarına karşı çıkmayı düşündüğü yoktu, sanatı kurallara bağlayarak ressamı ruhsuz bir kişiye çevirenlere karşı koymak istiyordu yalnızca” diyorsunuz. Bunu nasıl açabilirsiniz? 

Şüphesiz bir ressam hikayesi olarak başlayan Zaman Yeli’nde sanatçının iç düşünceleri dışa vurulmuştur. En azından bugünün okuruna o zaman bu resimler niye yapıldı, nasıl yapıldı konusunu sezdiren bir tarafı vardır. İşte ben orada sanatçının –modernliğe özgü- özgürlük arzusuyla, ortaçağa özgü sanatın kuşatılmışlığı arasındaki çelişkiyi, aslında bugün görebileceğimiz bir yerden ele aldım. Durum açıkça şuydu: Sanatın din kurallarıyla belirlendiği bir yerde, dine karşı çıkmasanız bile, aykırı davrandığınızda sizi bekleyen şey ölümdür. Elbette Zaman Yeli’nin sanatçı olmayan kahramanlarına da bu ölüm, özgürlük arzusu olarak esin vermiştir. Biraz gülünç, biraz da yanlış anlaşılmış olarak.

Tempo, Kasım 2015

Bazı Ölüler Dirileri Kurtarır

Nazım Hikmet (1902-1963)

Sevinçle atlamıştım ışıklı bir göle atlayan kurbağa gibi. Nazım’ın şiirleriyle bambaşka bir dünya keşfediyordum, onun saçlarının yerine başında kızıl bir alev varmış gibi görünen resmine bakıyor, okuduklarıma inanamıyordum:
Denizin üstünde alabulut,
Yüzünde gümüş gemi…
Şairin başına ne gelmişti bilmiyordum. Yaşam bana bahardı, on yedi yaşımdaydım. Ne gelirse gelsindi anlayabilecek gibi de değildim, ben o sesin ışığıyla deliye dönmüştüm:
Hep bir ağızdan türküler söyleyip
Hep beraber sulardan çekmek ağı…
İlk kez zihnimde biriktirdiğim sözlerle bakıyordum dünyaya. Bana yaşam bambaşka görünüyordu: Dünya meğer yalnızca görülmez, bir de hayal edilirmiş, bunu anlıyordum.
Yazının Devamı K-24 HER ŞEY sekmesindedir.
Link: 
http://t24.com.tr/k24/yazi/bazi-oluler-dirileri-kurtarir,422