Hikâyeleri Yeniden Yazmalıyız



Mualla Uçmaner

Gürsel Korat gençler için Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan ‘Kunday-Gölgeler Çağı’ adlı bir kitap yazdı. Orhan Kemal Ödülü sahibi Korat’la kitabını, gençler ve çocuklar için yazmanın zorluklarını ve hikâyeleri yeniden yorumlamanın gerekliliğini konuştuk.


Kunday bir gençlik romanı… Çocuk ve gençlik edebiyatıyla ilginiz nasıl? Kunday, edebiyatın bu yönüne duyduğunuz ilginin ilk belgesi olmasa gerek…

Elbette değil. Daha önce küçükler için “Pofkuyruk” ve “Bir Ayı Ne İster?” adlı iki kitap yazmıştım. Çocuklara hikaye anlatmayı seviyorum. Bu edebiyatla ilişkim, eğitim dünyasından olduğum için yüzeysel değil.

Kunday Anadolu hatta Orta Asya şaman geleceğinin izleriyle, mitolojik altyapısıyla örülü bir hikâye. Neyi amaçladınız Kunday’la? Artık unutulmaya yüz tutmuş hikâyeleri tekrar canlandırmak mı?

Hayır, hikayeleri yeniden yazmamız gerektiğini düşünüyorum. Eski dünyanın hikayelerinde ölçüsüz şiddet, erkek egemenliği, despotluğa övgü, kurnazlık gibi eğitsel açıdan çok sakıncalı şeyler var. Ben geleneğimizi alıp onun üzerinde düşünerek yeniden anlatıyorum. Yalnızca bizim masallarımız ve destanlarımızdan değil, Yunan ve dünya masallarından esinlerim de var. Çünkü dünyalılara masal anlatmalıyız, bizim mahallede oturanlara değil.

Romanlarınızdan da biliyoruz; tarihsel zemin kurgularınız için vazgeçilmez oldu her zaman. Peki bunu bir gençlik romanına uygularken neleri gözettiniz? Gençlerin tarihten sıkıldığını göz önüne alırsak zor bir işe kalkışmış sayılmaz mısınız?

Tarih anlatsam dediğiniz doğru olurdu. Bu sadece bir atmosfer. Hiçbir tarih bilgisi anlatılmıyor. Okuyucu, bu romanın tarih bilgisi içerdiğini bile düşünmeyecek. Yüzüklerin Efendisi bir tarih romnanı mıdır örneğin? Tıpkı onun gibi, bu masal için yarattığımız bir yerdeyiz, o kadar.

Romanın dili de aynı şekilde bir gençlik romanında beklenecek ve diğer romanlarınızı göz önüne aldığımızda daha ‘basit’. Bu çok iyi bildiğin bir işi o kertede iyi yapmamak gibi bir duruma benziyor. Romanlarınızdan dil hassasiyetinizi biliyoruz. Dilsel anlamda nasıl bir zorluk ya da kolaylıktı Kunday’la geçirdiğiniz süreç?

Gençlere yazmanın eğlenceli yanı, onların karmaşık bir kurguyu ve hızlı anlatılan bir öyküyü zekice bir dolantı içinde anlatılmasını beklediklerini bilmektir. Gençlere yazarken olay örgüsünün kuruluğuna karşı zeka ışıltılarını bulmaya ihtiyacı var insanın. Çok zorlu bir süreç bu. Yetişkilere yazmaktan farkı şu: Duygusal eğretilemeler ve insanın iç gözlem görece daha az.  Sadelik, evet basit gibi görünüyor ama sadeliği önce karmaşık olanı bulduktan sonra ortaya çıkarabiliyor yazar. Bu yüzden gerçekten zahmetli bir süreçti Kunday benim için.

Kunday bir serinin başlangıcı anladığım kadarıyla. Hikâye nerelere uzanacak? Nasıl bir dizi var kafanızda? Kunday okurunu nerelere sürükleyecek?

Kunday maceralarının ikinci kitabını tasarladım. Bu kez karanlık güçlerin saldırısı yeni bir aşamaya geçiyor: Gölgeleri yok etmek isteyen kara şamanlar geliyor.

Buna benzer farklı kitaplar da okuyacak mıyız sizden? Masanızda bekleyen bu tarz hikâyeler var mı?

Çocuklar için olacak ama yetişkilere yönelik olarak yok.

Son olarak; dünyanın pek çok mitolojisiyle ilgili usta işi filmler çekilirken, romanlar yazılırken Anadolu mitolojisi neden bir kenarda kaldı sizce? Yeterince zengin olmadığından değil herhalde…

Bir kenarda kalmadı ama bakış açısı eski olduğu için yeniliğin üzerine pek düşen olmadı. Tarihimizin minyatürle resimlenen hikayeler tarihi olduğunu unutmayalım. Bizim çocuklarımız hiper gerçekliğin çocukları. Yeni bakış işte buradan çıkacak: Minyatür değil, üç boyutlu resmi tasarlayan, kahramanı karakter derinliği içinde kavrayan yeni tip yazarlık gerekiyor. Bunu Kunday’da net bir şekilde göreceksiniz. Eski bakış açısından ve minyatür orantısızlığından çocuklara yönelik bir edebiyatın yükselmesini beklemek yanlıştır. Masallardan yararlanacağız ama yeni bir bakış açısıyla: Keloğlan başta olmak üzere bütün hile ve kurnazlık hikayelerini, din propagandası yapan metinleri, savaşı yücelten anlatıları şüpheyle karşılayacağız. Bunları insanlık sevgisiyle değiştirmek ve dünyamızı evimiz gibi korumayı öğreten bir anlayışa yönelmek zorundayız.


BirGün Gazetesi,  8 Haziran 2017

Kubbeli mimari Ankara'nın Mimarisini Yansıtmıyor


Salih Levent Uğurlu

Ankara Kalesi’nde Ankara manzaralı bir mekanda Gürsel Korat ile buluştuk. Sosyodrama’da Gürsel Korat ile Ankara’yı konuşacaksak bu mekan tam bize göreydi. Mekan seçimi elbette bilinçli bir tercihti. Ancakoturduğumuz yerin hemen karşısında bulunan, Selçuklu mimarisinin önemli örneklerinden Arslanhane Camii’nin röportajın can alıcı noktasını oluşturacağı aklıma gelmezdi. Gürsel Hoca, konuşmanın ortasında aniden bu güzel camiyi işaret etti ve Ankara kamuoyunun gündeminde uzun süredir yer tutan İller Bankası ve cami tartışmasına, Arslanhane Camii vesilesiyle farklı bir açıdan temas etmiş olduk. Bir gazeteci için de okuyucu için de önemli olan budur sanırım…

-Öncelikle bulunduğumuz bölgeden başlayalım. Ankara Kalesi ve çevresini değerlendirebilir misiniz?
Ankara Kalesi ve çevresi benim için iki anlam taşır. Birincisi, daha önceki uygarlıklara ışık tutması yönünden… İkincisi de kale çevresinde gelişen yeni Cumhuriyet algısı yönünden… Ben yazarlığımın yönelimleri nedeniyle daha çok birincil olanla ilgiliyim.
-Bir yazınızda Ankara Kalesi’ni Akropolis olarak değerlendirmiştiniz yanlış hatırlamıyorsam…
Evet. “Kent merkezi” ve “kale kent” anlamında bunu kullanıyorum. Bizim bütün coğrafyamızda, Yunan anakarasında ve belki biraz Suriye ve İran içlerinde Akropolis  mantığına göre kurulmuş şehirler vardır ama bu anlayışın asıl ruhunun bu topraklarda şekillendiğini düşünüyorum. Yüzyıllar sonrasında baktığımızda sanki bir el bütün tepelere Akropolisleri koymuş, sur içine şehirleri almış ve bir yaşam tarzı şekillendirerek bunları  bize miras bırakmıştır. Biz de isimleriyle beraber yüzyıllar boyunca bu şehirlerde yaşamışız. Türkiye’deki şehir adlarının istisnası pek az, bazıları son 100 yılda değiştirildi ama hepsi eski çağlardan kalma adlarıyla (Yunan, Latin, Ermeni) anılmaktadır. Bu şehir adları bizim tarihsel mirasımızdır. Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentinin adının da “Ankara” olması, yani tarihsel köklerden gelen bir isimle kullanılması çok önemlidir.
-Son dönemde Ankara Kalesi ve çevresinde yapılan düzenlemeler var. Birçok tartışmayı da beraberinde getirdi.
Yıkılmaması gereken yapıları yıkıp yerine cami yapan bir anlayışla burun burunayız. Bu başka bir ideolojik yaklaşım… Dolayısıyla konuyu buradan tartışmaya başlamalıyız. Türkiye’de şöyle bir sokak boyunca yürüyüp 1920’lere eksiksiz değme olanağı yok. Oysa Venedik’te 1220’lere bile değersiniz. Ankara Kalesi’nden aşağı inerken bir neo klasik görüyorduk. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarını ve daha öncesini temsil ediyordu. Oysa giderek bunlara rastlamaz hale geliyoruz.
Ulus’tan bahsediyoruz değil mi?
Ulus’tan bahsediyoruz. Bir üçgen var burada. Bu üçgen içinde bulunan yapıları korumanız gerekiyor. Bölgede ille yıkacağınız yerler olacaksa, Dışkapı’ya doğru giderken o yüksek katlı binaları yıkıp Roma Hamamı’na kadar olan alanı açmalısınız. Neden gelip İller Bankası’nı yıkıyorsunuz, cami yapıyorsunuz? Öte yandan, bu kubbeli mimari Ankara’nın mimarisi değildir. İstanbul’un, payitahtın siluetidir!
Bu nokta önemli… Yani Hergele Meydanı’na yapılan cami Ankara’nın mimarisini temsil etmiyor diyorsunuz…
Evet. Bakın, şu an Ankara Kalesi mevkiindeyiz. Karşımızda Arslanhane Camii ve onun külahlı türbesi var. İşte Ankara’nın gerçek silueti, camisi budur. Bir siluet oluşturacaksanız bunu hesaba katmalı, kubbeyle, modernle sentez yapmalısınız. Ağzımızı her açışımızda “Anadolu ağırlıklı olarak Selçukludur” diyorsak her tarafa Osmanlı’yı konduramayız. Çünkü Selçuklu’nun torunları Roma’dan mimari geleneği devir aldılar; onların yapmadığını siz buraya koymamalısınız.
Söylenenlerle yapılanların farklı olmasından kaynaklı tezat bir tablo görüyorsunuz o zaman…
Kesinlikle. Tam bu noktada biraz da fetih anlayışına değinmek gerekir. Mesela Ayasofya mimarisi nedir? Bazilikadır, kilisedir. Yani “Biz Ayasofya ve Aya İrini’yi elinizden aldık” dedik adamlara. “Bu mimari size yasak, bir daha böyle yapılarda ibadet yapamayacaksınız” dedik. Hal böyle olunca, Hristiyanlar 500 yıl boyunca kiliselerini başka formlar içinde yaptılar. Bundan Osmanlı çağında gelişen bir Hıristiyan sanatı doğdu. Biz ne yaptık? O kilise formunu aldık,  yeni katkılar ve düzenlemelerle Türkiye’nin en ücra köşesine kadar yaydık. Bunu eleştirmiyorum ben, tam tersine, ne olmuşsa olanı söylüyorum. Cami mimarisi bizim bu topraklarda karşılaştığımız Roma’nın formudur.
Yani hocam Türkiye’nin dört bir yanına kilise mimarisi mi yayıldı?
Osmanlı sentezinden geçmiş haliyle evet. Bunlar kilise değildir ama mimari belleğinde kilisenin geçmişi durur. Bakın biraz önce de söyledim. Karşımızda Arslanhane Camii var. Bu caminin mimarisi Selçuklu mimarisi olduğu için ve Osmanlı fetih anlayışını yansıtmadığı için beğenilmiyor, köhne gösteriliyor. Kubbeli minare daha emperyal gözüktüğü için bugün tercih ediliyor. Oysa kubbeli mimari İstanbul’un, Balkanlı geçmişimizin siluetidir. Bu mimariyi Üsküp’de, Balkanlarda ve Edirne’de görebilirsiniz. Bursa’da bile olaya dikkatli bakmak gerekir. Bursa’da Ulu Cami’nin eski mimari hatıralarını yok etmeden korumuşlar ve kubbeler yapıp üstünü kapatmışlardır. Kayseri’deki camilerde de aynı durum söz konusudur. Eski mimariyi yok etmeden kubbeler yapılmıştır. Osmanlı’nın bozmadığını bizler ne hakla bozabiliriz?
Şuna açıklık getirmek gerek sanırım. Hergelen Meydanı’nda İller Bankası’nı yıkarak yerine inşa edilen kubbeli cami, Selçuklu ve Osmanlı mimarisini yansıtmıyor. Doğru mu anlaşılıyor?
Doğru. Yansıtmıyor… Bence Ayasofya’dan sonra oluşmuş sentezi gösteriyor. Herkes Ayasofya’ya baksın sonra da diğer camilere baksın. Camilerin hepsi Ayasofya’nın izdüşümüdür. Bu gerçekleri neden konuşmuyoruz? Jüstinyen çağından kalma bir kilise modeliyle neden her yere cami yapılıyor? Bu  yapılar zamanında İstanbul’a yapılmış ve beş yüz yıllık süreç içinde çeşitlenerek farklılaşmıştır.  Dolmabahçe’ye bakın, Tophane Nusretiye’ye bakın, Cihangir’e bakın. Osmanlılar da hep aynı cami biçiminde ısrar etmemiş. Şimdi şu çağda, erken Osmanlı çağı camisinin modellenmesi anlaşılır gibi değil.
Osmanlı’yı yeniden anlamak gerek o halde?
Osmanlı’yı anlayacaksak tarihe bilerek bakmak gerekir. Osmanlı’da yaratılmış birçok mikro kültür vardır. Osmanlı’yı modern devlet gibi tasavvur edemezsiniz. Modern devlette nasıl millet duygusu, tek kültürlülük varsa Osmanlı’da da öyle olduğunu zannedemezsiniz… Osmanlı İmparatorluğu’nu özleyenler, nüfusunun yüzde 40’ı Hıristiyan olan o toplumu değil hayali bir şeyi özlüyordur.  O toplum Türkçenin Yunan, İbrani, Ermeni ve Arap harfleriyle yazıldığı, başka kültürlerin kendi dillerinde ve dinlerinde yaşadığı bir başka bir ülkeydi. Onu geri getirmek Ankara Kalesi’ndeki sinagogu, Ermeni mahallesini ve kiliseleri yeniden getirmek  anlamına gelmez mi? Rumlar, Mevlevihane, Halveti Dergahı, Bektaşi dergahı... Bütün diğer tarikatlar... Bunlar geri mi gelecek?  Geçmiş başka bir ülkedir, gelmez . Üstelik oraya gidilmez de. Sadece sahtesi yapılır. Benzeyeni değil.
Anlaşılan muhafazakarların ciddi bir sorgulama yapması gerekiyor.

Türkiye’de muhafazakar yok… Ben bunu eskiden beri söylüyorum. Türkiye’de muhafazakar olmadığını geçmişi muhafaza eden bir anlayışın olmayışından çıkarıyorum. Eğer muhafaza edilmiş olunsaydı Türkiye’deki şehirler bir şekilde korunmuş olurdu. Ama öyle değil. Nereden bakarsanız bakın, özellikle 1950’den itibaren yani Demokrat Parti’nin belediyecilik anlayışıyla olan oldu.  O tarihten beri şehirlerin ortasından dozerlerle geçiyorlar. Yıktıkları yerlerin adlarını da Vatan Caddesi, Millet Caddesi koyuyorlar. Buralardan rant ortaya çıkıyor. Dolayısıyla yıllar içerisinde muhafazakar kavramı, siyasal olarak sağcı ama kavramsal olarak mutaassıp olan bir noktaya geldi. Türkiye’de muhafazakar yoktur, mutaassıp vardır.

Gazete Ankara Keçisi Sayı 5 Ağustos 2017

İpekli Mendil'e Yanıtlar


Yazıyla geçen bir gününüzü nasıl programlarsınız?
Bunu tam olarak bilmiyorum. Program yapamam. Standardım yok. Yazı benim efendim değildir ama ben yine de kölelik etmeyi severim. Yani zamanın nasıl 
kullanılacağını yazı yazdığım zamanlarda bilemem. Ya vücudum isyan eder, ya da o aşamada yazacak bir şey kalmadığına ikna olur, günü tamamlarım.

Çalışırken olmazsa olmaz ritüelleriniz var mı? Varsa nelerdir?
Çay ve kahve içerim.

Müzik dinleyerek çalışabilir misiniz? En çok ne dinlersiniz?
Bazen. Klasik müzik önceliğimdir. Schubert, Brahms, Mozart ve Beethoven olmazsa olmazlarımdır. Jazz ve rock sonra gelir.

Çalışmaya kâğıt kalemle mi başlarsınız yoksa bilgisayarda mı yazıyorsunuz?
Defterlere not alır, biriktirir, sonra çalışmaya başlarım. Not aldığım defterleri unuttuğum çok olur.

İlham gerçekte var mı? Varsa sizinki nasıl geliyor?
İlhamı tavuskusuna benzeten Mayakovskiden yanayım. lham eğer bütün izlenimler, esinler ve bilgiler arasında estetik bir bağ kurmaksa, vardır. Başka türlü tanımlanıyorsa bu, “bilmiyor ama söylüyor” zırvalığına varır. Daha ileri gideyim, ilham o durumda gölge unutulmuş bir mandadır.

Bir fikrin iyi olup olmadığını nasıl anlarsınız?
Benzersizliğinden.

Dönüp dönüp okuduğunuz şairler yazarlar kimler?
Nazım, Cemal Süreya, İlhan Berk, Turgut Uyar ve Edip Cansever; şairlerimdir.
Tolstoy, Çehov, Dostoyevski, Proust, Balzac, Zola ve Borges; yazarlarımdır.

En sevdiğiniz öykü/öyküler/öykücüler hangisi?
Gogol’ün “Palto”sunu saymadan başlamak olmaz. Aklıma ilk gelen sevdiğim öyküler dizisi şöyle: Dino Buzzati: Colombre, Çuniçiro Tanizaki: Sazende Şunkin, Poe: Maelström’e Düşüş, Sartre: Duvar, Osman Şahin: Beyaz Öküz, Ethem Baran: Evlerimiz Poyraza Bakar ve Cemil Kavukçu: WLO Üyesi. Ayrıca yazar olarak H.G. Wells, Cozette, Hawthorne, Henry James, Agotha Kristoff ve Borges ilham vericidirler.

Şu an ne okuyorsunuz?

Meville: Veranda Öyküleri.


29 Nisan 2017, Eda Yavaş

GÜRSEL KORAT’TAN BİR İLKGENÇLİK ROMANI: KUNDAY-GÖLGELER ÇAĞI



Mavisel YENER

Kunday’ın mitik dünyası, insanlığın ortak yazgısını okurun kulağına fısıldıyor

2017 Orhan Kemal Roman armağanının sahibi Gürsel Korat, bu kez mitik bir roman olan Kunday- Gölgeler Çağı ile gençlere sesleniyor. Bu roman, insanoğlunun yazgısını öyküleştiren temel metinler olan mitlerin, çağdaş yapıtlarda hangi bağlamlarda kullanılabileceğinin iyi bir örneği. Kunday’da tarihsel dönemin sancılarının yanısıra, “insan”ın varoluş serüveni ile yazgı kavramı da masaya yatırılıyor.  Geçmişle gelecek arasında bağ kurularak çağdaş dünyanın problem alanları da ortaya koyuluyor.
Romanın anlatıcısı Kunday, on üç yaşında bir şaman. Kunday, şaman olduğu için tüm karakterlerin duygu ve düşüncelerini bilen bakış açısı ve kendi bakış açısı ile anlatımı yapıyor. Hem “ben” anlatımını kullanıyor hem de sınırsız bakış açısındaki “tanrısal anlatıcı” oluyor.
Kovalamaca
Moğollar, Hazar Sultanlığını devirmiş, Hazar Sultanı Gürcistan Krallığı’na sığınmıştır. Moğollar, çevrelerinde kim varsa yerinden yurdundan sökerek onları Anadolu’ya kovalamaktadır. Selçuklular ise Arap Sultanı Baybars’ın Moğollara karşı birlik olup savaşma çağrısını küçümsemiş, kabul etmemiştir. Bu da Anadolu’ya gelen açlar ordusunun çoğalmasına neden olmuştur. Durum böyle olunca Hazar Sultanı’nın üç çocuğu, bölgeyi pençesine alan tehlikeyi bildirmek için, Konya sultanına gitmek üzere yola çıkarlar. Böylece, 1238 yılının yaz aylarında Anadolu topraklarında bir kovalamaca yaşanmaya başlar.
Selçuklu vezirinin askerleri, Hazar Sultanı Bayrek’in kızları olan Banı Gül ile Umay’ın peşindedir. Romanın anlatıcısı olan kardeşleri Kunday da onlarla beraberdir. Moğollardan akın akın gelen açlar ordusunun Selçuklu’ya saldırmasını önlemek, onların görevidir. Selçuklu veziri, Moğolları Anadolu’ya doğru çeker, bunun ödülünü Moğollar’dan alacağını düşünür. Tarihin her döneminde ülkesine hainlik edenler çıkmıştır; Selçuklu veziri Seyfüddin Günek, bu karakterlerden birini temsil ediyor romanda. Moğollar’ın Anadolu’ya gelmesi, insanların ölmesi, ülkenin elden gitmesi onun için önemsizdir; yalnızca kendi çıkarını düşünen bir vezirdir o.
Üç kardeş, vezirin askerlerinden kaçarken geceledikleri mağarada Hızır ve Durak Han’ın aşçısı Baybüre ile karşılaşırlar. Ölümsüzlüğü isteyen Baybüre’ye, Umay’ın bir teklifi olacaktır.
Anadolu mahvoluyor, bunu durdurmak zorundayız
            Konya sultanı Moğollar’a karşı duramazsa o topraklar yüz elli yıl kendine gelemeyecektir. Açlık, kıtlık ve hastalık insanların üç efendisi olacaktır. Banı Gül der ki: “Umay gördü Anadolu mahvoluyor, bunu durdurmak zorundayız.” Umay geleceği görmüştür, o halde gelecek değiştirilemezdir. İşte tam da bu noktada Banı Gül, kitabın vurucu cümlelerinden birini söyler: “Gelecek değiştirilebilir, çünkü henüz gelmedi. Fakat geçmiş değişmez. Çünkü oldu! (s.64)” Geleceği gören gözler bilir ki hem kendisi hem halkı için felaket hazırlayan akıldan yoksun yöneticilerin, kibirli şımarıklığı vardır. Buna bir kez de Gürsel Korat’ın pişirdiği söz lokmasıyla tanık olacağız.
Şamancıl Simgeler
Romanda, Anadolu’nun kadim inanışı olan şamanlıkla ilgili bilgiler kurgunun içinde başarıyla yoğruluyor. “Yeteneklerimizin bir anda çıkıp geleceğini söylerler. Şamanlar öğrenmez, bir bilgi içinde kendilerini bulurlar (15s.).” Bu ve benzeri cümleler, şamanlığın sırrına erenler tarafından daha da derinden hissedilebilir. Ak şamanlar ölümsüz olduklarını başkalarına söylemedikleri gibi, yaptıkları iyilikleri de asla dile getirmezler. Banı Gül, Umay ve Kunday şaman kardeşler olarak karşımıza çıkarlar. Umay dilsizdir ama söz lokması yediği zaman konuşur.
Gürsel Korat, kitapta ak ve kara şamanlardan söz ederek düalist mitolojilere de gönderme yapar. Kara şamanlardan biri Abala karakteridir. Bir zamanlar Abala ak şamandır, yaptığı hırsızlığın ardından kara şamana dönüşmüştür.  Bu, tam da düalist mitolojideki yaklaşımdır. Çünkü mitlerden anlaşıldığına göre ilk şaman “ak”tır (ak kam), “kara” (kara kam) şaman sonradan ortaya çıkmıştır. Romanın ilerleyen bölümlerinde Abala, kara şaman olmasıyla, özgürlüğünün kısıtlandığını fark eder. Ak şaman olmanın erdemlerini sessizce mırıldanmaya başlar.
Şaman adayının sırra erme rüyaları, şamanların hayvan gölgesi biçimini taşıyan yardımcı ruhları, her şamana ait olan şamanik hayvanı, şamancıl törenlerde birinci planda rol oynayan davul, romanda işlevsel olarak anlatılır. Korat, şamanizm konusuna kafa yormuş, felsefesi üzerine düşünmüş. Romanın düşünbilim damarının da çok güçlü olduğuna dikkat çekmek isterim. 
İyi yemek bilgelik gerektirir
Banı Gül, aynı zamanda bir yemek bilgesi; onunla birlikte yemek felsefesine de yelken açıyoruz.  Pilava, böreğe koyulan, yumurtalı kavurması da yapılan çiriş otunu belki de ilk kez ondan duyacaksınız. (Ege’de yaşayanlar et lezzeti veren bu ota sarı zambak ya da pırasa otu, diyor.) “Et yemeklerinde hırs vardır” diyerek ağzına et sürmeyen biri Banı Gül. Banı Gül, insanın karakterinin ne yediğimizle ilgili olduğunu anlatırken sofra düzeni konusundaki duyarlığını da aktarır. Aslında Banı Gül, yaptığı yemeğe sözler bırakmıştır! Bunun ne anlama geldiğini kitabı okuyanlar keşfedecek.
Deli Dumrul, Tepegöz ve ötekiler
Şaman kardeşlerle birlikte minik bir Anadolu gezisine de hazır olalım. Amasya dağları, Kayseri ovası, geyikler sultanının yaşadığı Erciyes,  Gürgöz Limanı ve nicesi başarıyla betimlenmiş;  gençlerin yüreğinin toprağına, Anadolu ile ilgili pek çok tohum ekilmiş. Ayrıca, Deli Dumrul, Tepegöz, Hızır gibi Anadolu masal arketipleri, farklı kodlar kullanılarak kurguda yerini almış. Yetişkin edebiyatında olduğu gibi, çocuk ve gençlik edebiyatında da bu tür estetik kodları çözümleyebilmek için nitelikli okuma anlama çalışmalarının yapılması önemlidir. Kunday’ın kesin ve değiştirilemez sınırlar çizilerek değerlendirilmesi, metnin çok anlamlılığının keşfini engeller.
Kitabın ilkgençlik serisinden çıkması da yerinde bir seçim. Kitapların gizli kahramanları editörleridir; editör Filiz Özdem’i de yürekten kutluyorum. Kitabın doğru yaş grubu ile buluşması için “ilkgençlik” notunun koyulmasını önemsiyorum. Aysu Koçak’ın metinle bütünleşen çizimleri de kurgunun ruhunu yansıtmakta çok başarılı.
Dil Teri
            Yazarın yetişkinler için kaleme aldığı romanı Zaman Yeli’nde Moğol istilasından ve Selçuklular’dan kaçıp yeraltına çekilen bir halkı tanımıştık.  Zaman Yeli’ndeki sağır ressam, kör asker karakterleri ile Kunday’daki dilsiz kız Umay arasındaki simgesel ilişkinin araştırılmasını akademisyenlere bırakıyorum. Yazarın Güvercine Ağıt adlı romanında yer alan Şamnalika adlı şaman kadın ile şaman kardeşler arasındaki ilişkinin ortaya koyulması da edebiyat bilimcilerin işi olacaktır. Gürsel Korat’ın Rüya Körü romanının kahramanı Stefanos, gelecekte olacakları rüyasında gören biridir, tıpkı Umay gibi… Ne yazık ki yerimiz, Korat’ın yetişkinler ve gençler için yazdığı romanlarındaki karakterlerin karşılaştırmasını yapabilmek için yetersiz. Akademik çalışmalar yapanlar gereğini yerine getireceklerdir kuşkusuz.
Yanılmıyorsam sevgili Emin Özdemir’den duymuştum, “dil teri dökmek” diye bir kavram kalmış aklımda. Gürsel Korat, dil teri dökerek sürdürüyor yazarlık serüvenini. Etkileyici karakterleri, tarihsel düzlemin büyütecinden yansıtırken dilsel bir şölen sunuyor. Kahramanlar aracılığı ile okuru duygu ve sezgileriyle başbaşa bırakıyor.
Kunday, ilkgençlik filmi ya da dizisi olabilecek kumaşı barındırıyor, hem söylemsel hem de kurgusal örüntü olarak derinde bir yerlerde sinema sanatına göz kırpıyor. Yerelden evrensele uzanan Kunday’ı, gençler hipnotize olmuş gibi okuyacak, edebiyatın büyülü dünyasında unutulmaz bir yolculuk yapacaklar.

Cumhuriyet Kitap, 8 Haziran 2017

Kunday-Gölgeler Çağı/ Gürsel Korat/ Resimleyen: Aysu Koçak/ YKY/ 226s./ 2017/ 13+

İki Kitap Birden



Dalgın Dağlar, iki öykü kitabımın birleşiminden oluşuyor. Öykülerimi bir araya getirip yayımlamak epeydir aklımda vardı. Böyle birleştirilmiş kitaplar, tarihimizde sık sık karşımıza çıkar, ben de buna uymak istedim.
Çizgili Sarı Defter’i ne zaman gözden geçirsem, orada “yazarlığımın gençliği”ni görürüm. Doğrusu hâlâ o genç adamın düşüncelerini, beklentilerini, yaşama bakışındaki çeşitliliği seviyorum. Bir öykü kitabına hem çocuğu, hem kadını, hem eşkiyayı, hem ütopik karakteri, hem köylüyü hem de hem de devrimci kaçakları sığdıran bu akıl ve onun yaşadığı taze heyecanlar bugün de içimde durur. Çizgili Sarı Defter benim için “yaşam atılımı” ölçüsünde büyük bir eylemdir. Yazarlığımı bana getirmiştir.
Gölgenin Canı, romancılığı başarmış, farklı türlerde kitaplar da yayımlamış olduğum fakat yeni bir şey yapmak için denemelere başladığım çağıma aittir. Bu kitap, İstanbul’da oturduğum 2003 ve 2004 yıllarında yazıldı. Bu çağımda babalık zenaatını öğreniyordum, ailemin bütün “kıymetlileri”ni yitirmiştim ve avcumda yeni bir hayat tutuyordum. Böyle bir yeni yaşam deneyiminin duygusallığı beni bugün bile hâlâ çok duygulandırır. Gölgenin Canı, kendimi dışarıdan gördüğüm, ama eşzamanlı olarak da kendimi içeriden deneylemeyi sürdürebildiğim bir yazarlık deneyimi oldu. Doğrusu bu kitaptan sonra bir daha öykü yazmayacağımı bile düşündüm: Yazarın herkesin gözü önünde sırlarını konuşabilen bir kişi olması bana o sıralar çok ağır gelmişti. Öykünün duygu eşiği düşüktü, yazarın içini hemen gösteriyordu. Bunu anlamıştım ve başka bir biçimde yazmaya Gölgenin Canı’ndan sonra başladım. Gölgenin Canı bana benim yazarlığımı öğretmiştir.

Bu iki kitabımı da o öyküleri yazdığım zamanların çağrışımları, imgeleri ve düşünceleriyle yeniden yeniden okurum: Beni gençliğime götüren bir söz iksirinin içinden geçer gibi…