GÜVERCİNE AĞIT, YENİDEN


Güvercine Ağıt'ı yıllar süren okumaların ardından, derin köklerimize merak saldığım, Anadolu'nun tarihsel derinliklerini aradığım 1996-99 yılları arasında yazdım. Kişisel tarihimin en fazla yıkımlarla dolu bir evresiydi ama aynı zamanda o yıllarda yaşama tutkuyla bağlanmıştım. Yine de acıların etkisiyle midir bilinmez, kitabı yazarken "bilgiden gelen düşünce"nin, "estetikten gelen hazzın" önüne geçtiği zamanlarım çok oldu.  Bu da romanı çok bilgi dolu bir hale getirdiği için, çoğu kez silip yeniden yazdım bazı bölümleri.
Güvercine Ağıt, tarih laboratuvarına girer gibi kurduğum tek romanımdır. Baştan ayağa gözden geçirilmiş tek kitabımdır aynı zamanda. Onun hikayesini çok sevdiğim için, en iyi biçimde anlatmayı tutku haline getirdim. Deyişleri, kitabeleri, nefesleri hiçbir yerden alıntı yapmadan, Ortaçağa özgü ifadeleri bularak özgün bir biçimde yazmak için yıllarımı vermiştim, en azından bu nedenle kitap meramını eksiksiz anlatmalıydı; bu kitapla yazarlığımı dönüştürmeye başlamış, bu kitapla derin tutkuları irdeleyen bir yazar olmayı ilk kez denemiştim.
Yani diyeceğim o ki, artık yaşını başını almış, kendince yazma-anlatma tavrı edinmiş biri olarak Güvercine Ağıt'ı -umarım son kez- gözden geçirmiş bulunuyorum. Filiz Özdem'in eşi benzeri olmayan editörlüğü de, doğrusu bu düzeltiye çok yerinde bir kıvam kazandırdı.
Güvercine Ağıt Anadolu'nun Selçuklu çağının son ışıkları parlarken, etkisi yüzyıllar boyu sürecek insan tiplerinin atalarını, onların ilk ışıklarını görür. Bu yönüyle Kapadokya konulu romanların ikincisi olsa da, Orta Anadolu'nun Selçuklu çağındaki dervişliğine, çoklu kültürüne  değen ilk romandır.
Romandaki dervişane deyişleri, tekke nefeslerini, destanları yazmak için yıllarca uğraştım; dönem şiirinin yapısını inceledim ve o şiirleri, destanları bir derviş gibi yazmadan da kitabımı yayımlamadım. 
Kitap 1999'da çıktığında şiirlerin benim tarafımdan yazıldığını herkesin anlayacağını sanıyordum; fakat baktım ki -belki de çok inandırıcı olduğu için- herkes bana bu nefesleri ve destanları nereden bulduğumu soruyor, o zaman yanlış yaptığımı anladım. Bu nedenle kitabın YKY baskısının giriş bölümünde "kitaptaki hiçbir deyişin, destanın alıntı olmadığını" belirttim, nedeni budur.


Düşüncenin Yön Gösterici Oku

Picasso, 1946


Kalem toplumsal ilişki aracıdır: İlkokulda sınıfın bir köşesindeki çöp kutusuna “kalem açmaya” gider, bir kaç kafa orada toplaşır, usul usul, çocuk dilince kim bilir neler konuşurduk?
Kalem bellektir: Geçmişin bilicisi ve tarihin kurucusu kalemdir. Kalem düşlemdir: Geleceği inşa etmek kalemden önce akla gelmemiştir. Kalem, zamanın üstünde kaydırakla dolaşan haşarı bir çocuğa benzer.
Kalem yalnızlıktır: Kalemi eline alanın biraz da vay halinedir.
Bana her şeyin alışverişi zor gelir fakat yalnızca kalem almak için, -salt bunun için- kırtasiyecilere giderim ve bu bana neşe verir.
Ayırıcı kalemim kırmızıdır, onunla önemli yerleri işaretler, “aman dikkat” dediğim notları alırım. Mavi ve siyah kalemleri ise olağan notlarımı aldığımda kullanırım.
Tükenmezle sert bir zemin üstünde duran tek sayfa kağıda yazmaya bayılırım. Zevk duyarak yazdığım tek biçim budur. Bunun dışındaki hallerde yazmaktan değil yazdıklarımdan zevk duyarım. Sıvı mürekkepli kalemler kaprisli görünür gözüme, ya mürekkep akıtırlar, ya el boyarlar, ya tıkanırlar, ya kesik kesik akarlar: Zevk alarak yazmasam da defterlerim genelde bu kalemlerin işçiliğiyle doludur.
Kalemin ucu inceldikçe yazasım çoğalır; fakat ince uçlu kalemler akışkanlık konusunda sıkıntılıdır; kalın uçlu kalemler ise mürekkebi bol keseden harcar ve yazıyı berbat eder. Bu nedenle dikey kalemlikten çok yatay duran kalemlikleri severim: İçindekileri kusturmadığı için.
Kağıtlara kıyamam, çok önemli şeyler yazdığımı düşündüğüm zamanlarda bile kağıdın her iki yüzünü de kullanırım. Bir yüzü yazılıp atılmış kağıtlar bana herkesi ayıplıyormuş gibi gelir.
Ne parlak kağıda ne de saman kağıda yazmayı severim. Bunların biri gereksiz lüks, öbürü ise yorucu denecek kadar dayanıksızdır. En iyisi parlak cinsten sarı kağıtlardır; onlar yoksa birinci hamur beyaz kağıt yeğlenebilir.
Bunları söylüyorum ama yazdığı kağıtları dosyalayıp biriktirenlerden değilim: defterlere yazar ve onları biriktiririm. Doğrusu her kitap için koca bir defter dolusu not tutarak çalışırım: Bunlar çeşit çeşit bilgiyle dolu, ilham verici defterlerdir ve kitaplığımda mutluluk verici bir “bellek rafı”nda, yan yana dizilmişlerdir.
Bu durum beni kağıtlara kıymamış biri yaptığı gibi yazdıklarını arşivleyebilmiş biri de yapar.
Kurşun kalemin yaşamımda yeri yoktur fakat kontenjanı hep durur, bir gün gerekli olur diye kalemliğimde ona da bir yer bırakılmıştır. Silgi ve kalemtıraş, kalemucu, zımba, mektup açacağı, küçük not kağıtları, kitap bellekleri ve bant masamın kalemle arkadaşlarıdır. Çünkü hiçbir kalem tek başına anlam taşımaz, yazdığınızı zımbalayacak, dosyalara koyacaksınız, bazılarını bantlayıp bellek olarak bilgisiyara, dolaba asacaksınız, bazılarını da üzerine notlar yazarak kitapların arasına sıkıştıracaksınız.
Kitap arasına kalem koymayı sevmem, kitabın şeklini bozar ama bazen koyduğum da olur, kendime kızarım.
Kaleme tapınmam ben; yani “kalem de kalem” diye övgüler yağdırmaktan hoşlanmam. Benim kalemlerim “her zaman benim olan ve her yerde hazır duran” tanrısal özellikler içinde değildir. Evliya gibidir benim kalemlerim, darda yetişen, işimi gören. Lüks kalemlerden hoşlanmam, pahalı ama yazmaya yaramayan kalemlerin hiçbir zaman sahibi olmamışımdır. Hiçbir iyi marka kalem bilmem, bazıları gözünü belerterek: “Ooo, bir kerecik elime aldım, o nasıl bir şey!” diyerek markalı kalemleri över ya, hiç özenmem. Çünkü ben iyi defter ve iyi kalem alıp iyi şeyler yazacağını düşünenlerden değilim. En değerli notlarım kimsenin yüzüne bakmayacağı çizgili ince defterlerde durur, çünkü ona denk gelmiştir önem verdiğim şeyler. Yaşam gibi yapmacıksız, gösterişsiz yazmanın yolu yazmayı amaç edinmektir, defteri ya da kalemi değil.
Kalem diye inlemem ama basit de olsa kalemimin “yerinde” olmasını isterim. Kimse dokunmamalıdır ona. Bazılarının “çalışma masasına dokundurmama” nevrozu benim dünyamda kaleme yöneliktir. Benim özellikle kızımla yaşadığım kalem kavgaları hep böyle olmuştur:
“Masamı istediğin gibi karıştır ama üç renkten, her zaman hazırda tuttuğum kalemlerimi benden habersiz alma.”
Bu seslenişte mülkiyetçilikten çok, tehlikeye karşı aşılanmış olma, güvende olma duygusu vardır. Kalemin her zamanki yerinde yokluğu yazanlar için gerçek bir öfke nedenidir.
Kaleme dokunmama kuralı çocuklu evde işlemez; bu nedenle onları sakladığım çok olmuştur. Bunun nedeni “aradığım zaman bulma” duygusudur. Çünkü “düşünceyle çalışanlar” bilir ki, yoğun dikkat ve özen gerektiren bu iş, o düşünceyi bozan sıradan yokluklar yüzünden darmadağın olur. Bu nedenle bir yazarın en dikkat ettiği teknik ayrıntı kağıt ve kalemle ilgili olanıdır.
Fakat öte yandan yaşam, yazarı kağıt ve kalemle ilgili olarak sürekli sınar: Gerekli zamanlarda kağıt ve kalem bulamadığım çok olmuştur benim. Karadeniz’de bilmem kim teyzenin evinde balkonda otururken, Fethiye’de, tiril tiril tişört ve gömlekle gezerken, bir ören yerinde karanlık bir dehlizden geçerken ya da denizde üstümde mayodan başka bir şey yokken. Kalem elime geçtiğinde felaketi kavrayıveririm: Bütün düşüncelerim ya suya, ya karanlık geçitlere ya da balkondaki çiçeklerin dibine çoktan dökülmüştür.
Herkes bilir ki yazar çantasında ya da cebinde kalemsiz kağıtsız gezmez ve en olmadık yerlerde karşısına çıkan düşünceleri yeri midir, zamanı mıdır demeden avlar. Oysa yaşamın cilvesi bu ya, düşünce bazen kalemin olmadığı bir zamanda çıkagelir. Alaycı bir tazı gibi kendini gösterip kaçmaya hazırlanan o düşünce, elini silahına atan kovboyu andıran yazarın boş cebindeki kalemi aranışını kikirdeyerek izler. Birden aklına gelir yazarın: Kalemi biraz önce postanede kaleminizi alabilir miyim diyen biri kullanmış, postane kargaşasında da geri vermeyi unutmuştur. “Kalem, kalem” diye inle dur artık: Çünkü bilirsin ki şu anda aklına geleni yazmazsan bellek çok geçmeden başka bir şeyi tutup bunu unutacak ve sen de o aklıma gelen neydi diyerek kıvranacaksın.
Kalemleri ödünç vermeyi sevenlerden değilim ama kalem ödünç almaya itirazım yoktur. Buna isteyen bencillik diyebilir; fakat ben tedbirlilik diyorum.
Araba kullanırken aklıma gelen şeyi yazmak istiyorum, zor oluyor. Bu nedenle önlemleri çoğaltıp birazcık “teknikleştim”: İyi kayıt yapan telefonlar çağındayız, mikrofona söylüyorum, ne yapayım. Kayıt cihazı çıktı, yazı yazmanın törenselliği bozuldu; ama olsun, yine de yazarlığa yardım eden her şey iyidir, diyelim.
Öte yandan, kalabalıkta, öğrencilerimin arasında veya kafede otururken aklıma gelenleri ses kayıt cihazına almakta zorlanıyorum, gülünç görünmekten çekiniyorum. Sonunda şöyle bir yol buldum: Telefonla konuşur gibi yaparak ne söyleyeceksem söylüyor ve cihazı kapatıyorum.
Gece uyurken aklıma bir şey gelir de onu sabaha bırakırsam hiçbir şeyi anımsayamadığımı acı dolu bir iki deneme sonrasında, üstelik çok gençken anladım. Anlamakla sorunu gidermek arasında bir hayli uzun zaman geçiyor, uykuda aklıma bir şey gelirse, gerekçe uydurmadan doğrulup yazmayı ancak orta yaşlı bir adam olduğumda becerebildim: Fırlıyorum ve hemen yazının başına oturuyorum artık.
Bazen yazı yazarken bileğimin ağrıdığını görüp şaşıyorum: Ben miyim o bitmek tükenmek bilmeyen sayfaları yazan? Bu ağrı da ne? Yazmaktan nasır tutmuş orta parmağıma bakıyorum nasır biraz azalmış, ellerim pamuklaşmış azıcık. Bunun nedeni bilgisayara alışmak ve kalem belleğini unutmak elbette. Elle yazmak güç geliyor artık. Daha hızlı ve verimli yazmanın yolu klavyeye dokunmak ve kesip biçerek, yapıştırarak daha hızlı düşünmek.
Bu konuda romantik değilim, bilgisayarın yarattığı nimetleri severim. Fakat şunu bilir ve inanırım ki el yazısı her şeye rağmen yazarın iç dünyasının görünmesini sağlayan özel bir aynadır, yazarlar çağlar ne olursa olsun el yazısıyla var olacaklardır. Bütün insanlık görme dilini ve yazısını icat etse bile yazarın kendine özgü bir el yazısı sistemi bulunacaktır.
Bunu şunun için söylüyorum: Düşüncenin uzantısı el olmaksızın düşünülen şeyi kaleme “indirmek” ve somutlamak olanaksızdır. Bu somutlanan şeyi ancak yazı dönüştürür ve yeniden düşünceye gönderir. Yani soyuta giden yolda kalem bir levha gibi, bir ok gibi daima yön gösterir. Yazar kanımca, “Yazmazsam delirecektim” diyerek kalemini öpen Sait Faik’i aklından çıkarmamalı, kalemini çok sevmeli ve ona zaman zaman övgüler yağdırmalıdır.

Edebiyatın Aracı da Amacı da İnsandır

Gürsel Korat’ın son romanı “Unutkan Ayna” Nisan ayında (YKY) yayımlandı. Bu romanda 1915 yılı Haziran ayının on günü anlatılıyor. Yozgat ve Kayseri’de başlayan kırım, çoğunlukla Rumların yaşadığı Kapadokya bölgesine yaklaşırken Nevşehir’deki Ermenilerin bu olayı bekleyişi kitabın konusu. Romanda duyu organlarını çağıran bir dil, heyecanlı bir akış ve sürpriz açılımlar var. Romanın finali ise beklenmedik bir biçimde gelişiyor ve şoke edici. Bu romanı dolayısıyla yazarla bir şöyleşi yaptık.

-Neden 1915? Yazar olarak sizi Unutkan Ayna’yı oluşturmaya iten nedir?
Ermeni kırımını anlatmak Türkler için bir vicdan ve ahlâk borcudur. Fakat olayları estetik düzeye çıkaramadığınız, onları sanatın gücüyle dile getiremediğiniz sürece de politik bir yüktür. Yalnızca topluma değil yazara da yüktür. Yüreği bütün insanlık için çarpan bir yazarın kendi toplumundaki “ötekilere” yapılanları görmemesi insanca bir davranış olmaz.
-Ermenilerin başına gelen şey, sizce nedir?
Siyasi, dini ve etnik olarak haritamızdan silinmişlerdir.
Nedeni?
Ülkemizi 1830’lardan beri bölünme ve parçalanma korkusu yönetiyor. Bu, şüphesiz boş bir korku değil. Osmanlı kırk ambar gibiydi, bölünmeye devam ettikçe devlet öfkelendi. Dağılmayı önlemek için baskı rejimi kurmayı seçti. Padişah gibi düşünenler başımıza gelen her kötülüğün Tanzimat’tı, Islahat’tı, Kanun-i Esasi’ydi, Meclis’ti, bunlardan çıktığını düşündüğü için anayasayı 1876’da rafa kaldırıp meclisi kapattı. O zulüm düzenini 1908’de yıkanlar, meclisi açtı, “eşitlik, kardeşlik özgürlük” diyerek iktidara geldi ama çok kısa sürede azınlıkların özerklik isteklerini bölücülük sayarak kendi meclisine darbe yaptı. Sonrası trajedidir: Sevr’e gelindiğinde bölünmeyi önlemek isteyenlerin  elinde Karadeniz’in bir iki limanından başka şehir kalmamıştı.
-Şimdi de yine özerklik konusu, yine aynı olaylar. Tarih tekerrür mü ediyor?
Konumuz edebiyat. Fakat oturduk siyaset tarihi konuşuyoruz. Bunun nedeni sözün yaşadığı temsil krizidir. Bu, “siyasetin ve sanatın sözü krizde” demektir. 1911’de de öyleydi. Ülke yangın yerine dönmüştü çoktan, fakat sanatın sözü artık Servet-i Fünun’da değil millî  edebiyatta çınlıyordu: Turan romanları yazılmaya başlanmış, kahramanlık destanları ortalığı kaplamıştı. Bunlar dönemin siyasetinin yansımasından ibaretti: İttihat ve Terakki kendi meclisine darbe yapmış, farklı düşünceleri yasaklamıştı. Demek ki aslında tarih tekerrür etmiyor, sorunu “şu şekilde” çözmeye yönelmiş olan akıl hep aynı çözüme yöneliyor. Bu bir temsil krizidir. Neredeyse yüz elli yıldır söz toplumun bütün katmanlarında aynı ve tek şeyi söylüyor: Monistik bakış, şiddet ve kahramanlık edebiyatı. Yüz elli yıldır özerklik diyene bölücüsün diyorlar. Özgürlüklerin önü hep bölünme travmasıyla kesiliyor. 1914’te Ermeni milletvekillerine ve aydınlarına “meclis falan yok yürüyün” dediler, trajedi Osmanlı’nın yıkımına kadar vardı. Bugün de aynı akıl aynı planı işletmeye çalışıyor. 1984 distopyasını yaşıyor gibiyiz artık. İroni ve açmazlarıyla hem de: Barış diyeni hapse atıyorlar, katillere hoşgörü konferansı verdiriyorlar.
-Temsil krizi kavramını açalım mı, bundan neyi anlıyorsunuz?
Sözün çoğulluğunu yitirmesini anlıyorum. Siyasetçi sözünün düşmanlar icat etmesi, sanat dilinin de çoğul bakışını yitirmesi. Sanatçının biz’i, ötekiler’i var. Böyle bir edebiyat olmaz. Muhafazakâr sanat bildirileri yayımlanıyor, kimsenin gıkı çıkmıyor. Sanat siyasal tezlerin doğrulanma sahasına dönüşmüş, çoğulcu niteliğini, bilim insanına özgü nesnellik savını yitirmiş.
-Siz de siyaset yapmıyor musunuz romanınızda? Yazar siyaset dışı mı?
Asla. Ben romanda siyasi tez öne sürmem. Çünkü kanımca romanın amacı da aracı da insandır. Ben asla siyasi tezlerin hangisinin doğru olduğunu kanıtlamak için roman yazmadım. Unutkan Ayna’da da öyle, siyaseten oluşmuş bir dönemi önce apaçık çizdim, geri plana koydum ve insanları bu atmosfer içinde anlattım. Ben yazarın siyasi düşünce taşımasına değil, yazarın sanatta siyasi temsile soyunmasına karşıyım. Sanatçı siyaseti veya dini temsil ettiği zaman herkes bilir ki o kafasındaki doğruları birilerine söyletmektedir. Günümüzün monolojik romanları zaten bunu yapıyor. Ya Yavuz’u övüyor, ya Allah’ı. Sanat kimseyi övemez artık. Savaş ve Barış’ın, Nana’nın, Dorian Gray’in, 1984’ün yazıldığı bir dünyada sanatın birilerini övmesi bir alçalmadır. Sanat kendi içinde bir amaca sahiptir, bu amaç insanın insan tarafından keşfidir; bu keşif Kundera’nın söylediği gibi insan hakkında bilinmeyen bir hakikatin ortaya çıkarılmasıyla uğraşmaktır. Bunu yaparken sanat siyaset de dahil her türlü konuyu seçebilir. “Sanatçının düşüncesi sanat eserinde gizlenmelidir” diyen Engels’ten yanayım ben. Çünkü sanatın hamuru, güzellik ve hazla yoğrulur; halbuki siyasete elini atan herkes ilkeler, önermeler, programlar önünde olduğunu bilir. Siyasette sanatın hamuruna aykırı şeyler durur. Neyi nasıl ele alacağını bilmeden sanata olduğu gibi dalan siyaset, züccaciye dükkanına dalan fil etkisi uyandıracaktır.
-Romanı ve öyküyü “geçmişin edebi temelde yeniden düzenlenmesi” olarak da kabul edebilir miyiz?
Kurmaca zaten bütünüyle hayalidir, bir defaya özgü olarak o sanat yapıtında derli toplu olarak geçmiş düzenlenmiştir diyebiliriz. Öte yandan tersine ütopyalar yazdığımız zaman da geçmişi yeniden düzenleriz. Hatta ütopyalarla, geçmişi “gelecekte düzeltmiş” ve düzenlemiş oluruz.
-Bütün romanlarınızda Kapadokya’yı yazmadınız ama odak orası oldu, kişisel nedenlerini merak ediyorum.
Çocukluk, ana kucağı ve dil diyebilirim. Hep bunu söyledim, yinelemekten de zevk alırım. Bir başka neden de periferisi çok az bir edebiyat bizimki. Yaşar Kemal ve Orhan Kemal olmasa Çukurova, Kemal Tahir olmasa Çankırı, Mavi Anadolu hareketi olmasa Ege kıyıları pek az söylenecekti. Edebiyatımızın ağırlıkla İstanbul ekseninde durması hem bölgesel hem de dilsel bakımdan bana aşırı göründü hep.
-Romanlarınızda ve öykülerinizde Anadolu’nun değil de Kapadokya’nın yani Kayseri, Nevşehir, Yozgat ve Niğde’nin şehir olarak fazlaca yer kapladığını düşünürsek yazdıklarınızı bir ucuyla geride bıraktığınız dünyayla ve çocukluğunla ilişki kurma biçimi olarak da anlayabilir miyiz? Ayrıca bu ilişkiden bugüne dönük neleri çıkarmalıyız?
Yazar olarak merkezin dışında durmayı ve unutulan zamanın diline odaklanmayı seçtim. Şüphesiz, ana kucağının diliyle düşünmemin yazdıklarıma etkisi büyük oluyor. Belleğim kendi akışında giderken bile Anadolu’ya özgü bir tınlayışla konuşur oldu. Yazdıklarım merkezden uzağa yöneldikçe sanırım bir merkezkaç hızıyla içimdeki dilsel odağın da dışarı çekildiğini görüyor ve bundan yeni dil olanaklarına ulaşıyorum.
Bu yönelişten çıkardığım bireysel sonuç bu. Toplumsal sonuçlar varsa, onu bilemem.
-Tehcir ve kırımdan uzun zaman sonra yaşanmış olan bir çocukluktan bakınca başta Kayseri olmak üzere Yozgat, Nevşehir’de, Niğde’de ne vardı ya da size ne kalmıştı?
Annemden Ermeni kıyımına ilişkin hikayeler dinledim. Ona da annesi anlatmış. Giderek benim memleketin, yani anne baba bakımından Yozgatlı olmamın sonuçları ortaya çıktı: Bizimkiler Çandırlıdır, bölgenin en büyük Türk  ve Sünni yerleşimi. Çevremiz ise neredeyse Ermenilerle çevrili: Boğazlıyan, Terzili, Çokradan, İğdeli, Uzunlu, Felahiye. Felahiye’ye o zamanlar Urumdiğin diyorlar. Yukarıda Akdağmeni, Rum. İnsan böyle bir çevrenin bıraktığı izlerle büyürse, bilincine eski zamanın izleri sızıyor. Mekandan bile. Zaten ayrıca ömrümün ilk yirmi yılını geçirdiğim Kayseri’de Ermeni kilisesinin önemli bir cemaati vardı, maşatlığın yanındaki tarlada top oynardık. İleride Battal Gazi kayalığı. Bu tarafta Melikşah türbesi, ortada Roma’dan kalma kale. Dış kale surlarında saklambaç oynayan son nesildenim ben.
Büyüdükçe Ermenilerin ortadan kaybolduğunu hissetmedim bile. Farkında olmadığım dinsel, cinsel, etnik ve kültürel baskıyı büyüdükçe ve solcu oldukça anlamaya başladım. Beni etkisi altına alan sihir, “yazmak” oldu. Bu geçmişi içimde duya duya yaşayıp da, -Sait Faik’in dediği gibi-yazmazsam delirirdim.
-Romanın geçmişi hem mekânsal hem de insani temelde idealleştirme bir tehlikesi yok mu?
Olabilir de, yazar bunu hesap edemiyorsa, yazmasın. Hesap ettiği halde idealleştirmek de mümkün oluyorsa, yazar buna ne yapsın?
- Kapadokya şehirlerinin ve etrafının dünyasını yazıyorsunuz. Bu aynı zamanda Kapadokya’da geçmişte birlikte yaşama kültürünü anlatma gibi tavırdan besleniyor olabilir mi?
Çocukluğumdan seçebildiğim ilk şarkının izlerini hayal meyal anımsıyorum. Sonra İstanbul’da içtiğim bir gazozun. Okuduğum ilk yazının ve gördüğüm ilk resmin hepsi örtük. Bunların tadını rengini ya da dokusunu ömrümce aradığım gibi, benden önceki dünyanın bilgisini aramayı da sürdürüyorum. Belki de izini bulamadığım o şeyler yüzünden izini bulduğumu düşündüğüm daha eski şeyleri yeniden yaratıyorumdur. Bir de çocukların oyuncaklarını kurcalarken kırması kendilerine yönelik meraktandır, ben sürekli kırıyorum çocukluğumu.
Geçmişi anlattıkça öğreniyorum. Tuhaf ama gerçek bu. Öğrendiğim her şey bende daha büyük bir arayışa yol açıyor. Yazar öğrendiklerini anlatmaktan çok, sezgilerini öğreniyor ve bunu kovalıyor. Neyi seziyorum, insanların bilme biçimlerini, duruşlarını oturuşlarını. Yaşam durumlarını. Dillerini. Bundan insana varıyorum. Genel olarak bütün insanlara. Hepimize. Çünkü yazdıklarımı bugünün ve yarının insanı okuyacak, ölüler değil.
Birlikte yaşama kültürünü bilmek çok önemli şimdi. Tam da reddedildiği yerde. Bunu anlamak önce iyi gelse de anlatmak çok ağır geliyor bana. Ne kadar sefil ve acımasız bir dünyada yaşadığımızı görüp bununla yüzleşmek çok ağır. Melih Cevdet’in bir şiiri var ya hani, son dizesinde biz gelecekteki özgür insanın ceddiyiz diyor ya, onu çok düşünüyorum bugünlerde.
- Kapadokya’nın özgünlüğü çok ilgi çekici. Kapadokya ve Dersim gibi bölgelerin tarihi herkesin ilgisini çekebilecek özgünlükler barındırıyor. Romanlarınız bir yanıyla hep bu özgünlükle hep ilgili oldu. Oluşturulmaya çalışılan Anadolu imgesinin dışında bir şey değil mi bu?
Resmi tarih, sürekli olarak güncellenen ve hakikati örten tarihtir. Romancının meraklarından biri bu tarihi kurcalamaktır ama “doğru tarihi yazmak” romancının işi olamaz. “Resmi tarihin dışındaki gerçekler şöyleydi” demek romancının işi değildir, resmi tarihin dışında kalan bir sahne kurmak ve olayları orada anlatmak yeterlidir. Bu zaten başlı başına farklılık içerecektir. Öte yandan edebiyatta özgünlük, farklı bir imgeye yerleşmekten çok, farklı bir imge yaratmakla mümkündür. Yazar mekanı ve yaşamı yeniden yaratır; bu yönüyle geçmişi yeniden anlatan tarihten çok daha karmaşık ve derin bir şeydir. Tez öne süren romancılığı bu yüzden basit bulurum. “Öyle bir şey yaz ki romanından tez çıkarsınlar” derim ben. Bir de şunu düşünürüm, “Ayrılık da aşka dahildir” demiş ya şair, ben de “Bir roman yalnız söyledikleriyle değil söylemedikleriyle de romandır” derim.
-Unutkan Ayna’da Türkçe konuşan ve yazan Hıristiyanlar çok açık ve çarpıcı biçimde, yazılarıyla hem de gösterilmiş. Bunlar birer tarihsel önerme olarak düşünülemez mi?
Düşünülemeyeceği kanısındayım. Ben bunları çıkıp “şu şudur” diye öğretsem haklı olurdunuz. Ama o yazılar gibi çok sayıda yazı zaten var, romanımda yalnızca sözünü edip geçtim. Bölgedeki örneklerden hareketle kendim birtakım kitabeler yazdım. Eco’nun “örnek okur”u bunun peşine düşsün, mutlaka bir şeyler bulur. Bundan yola çıkarak da varsın tez yazsın. Bu, romanı bağlamaz.
-“Unutkan Ayna” insanın iyicilliği ile kötücüllüğünü devletin de dâhil olduğu ve 1915’te geçmiş bir çatışmayı, kırımı eksen alarak söz konusu ederken daha çok iyicil olanı göstermeye çalışıyorsunuz. Buysa bir yanıyla hem geçmişi hem de bugünü insani temelde değerlendirmek anlamına da geliyor diyebilir miyiz?
Yineliyorum: Edebiyatın aracı da amacı da insandır: Bu nedenle zaten başka bir amaç düşünemiyorum.
- “Unutkan Ayna”yı insanın iyicilliğinin belirginleştirdiği aşkı da kendine dâhil etmiş bir zaman değerlendirmesi olarak anlayabilir miyiz?
Bir yazarın asıl muradı aşkı yazmak değil aşık olunacak insanı yazmak olmalıdır. Unutulmaz bir aşk kişisi yarattın mı, bambaşka bir yazar olursun bana göre. Şadiye gibi bir kadın yazdım ya, ne isterim! Bir de âşık olan kişiyi yazmak önemli elbet. Muharrem de o kişidir işte. Muharrem, çok özel bir karakterdir, o benzersiz kişiliğiyle hep akıllarda kalacaktır.
- Nevşehir’in özel bir önemi var mı?
2003 yılında Nevşehir’de bir hat ustası görmüştüm. Çok yaşlıydı, çocukken Rum Okulu’na bir evrak götürdüğünü anlatıyordu, “Okula girdim” dedi, “Müdür bir kağıt gönderdi de kime vereceğimi bilmiyordum, baktım bir salonda küçük kızlar var. Bir demire tutunmuşlar, ayaklarını hop  havaya kaldırıp hop indiriyorlar..”
Nevşehir’de bale yaptıran, piyano çaldıran Rum Okulu’ndan günümüze.. Bilinmesini istedim belki. Biraz da bütün Kaapdokya’yı avuçlarımda tuttuğumun ifadesi bu. Öte yandan içine girdiğim mağarada ne konuşulduğunu düşledim ve bunun bilinmesi de hoşuma gitti. Kapadokya’daki öteki yaşam biçimlerini kavrayabilme mutluluğunu yaymak çok hoş bir şey. Çünkü geçmiş bana kırmakla kalmayıp tuzbuz etttiğimiz naif bir oyuncak gibi görünüyor. Yurdumuzun Türkçe konuşan, başka bir dil bilmeyen Hıristiyanlarını salt başka dinden oldukları için kovan bu tarihe esefle bakmaktan başka bir şey yapamayız artık. Ölüp gitmiş babamıza kızmamız durumu değiştirmez ama kızgınlık ölene kadar içimizde kalır.
-“Unutkan Ayna” ulusçulukların tarihte ve bugünde kırım ve katliamlarla kendini gerçekleştirmesi karşısında Kirkor’la Memet’in dostluğunu ve başka “insaniyetleri” birlikte yaşamanın örneği olarak öne çıkarmasıyla geçmişi bugün karşısında birlikte yaşamanın alanı olarak gösterirken bir bugün eleştirisi de yapmış oluyor diyebilir miyiz?

Doğrudan bugünün eleştirisi olmasa da derinden ve köklü olarak geçmişten bugüne gelen, kocaman bir dalga gibi kıyılarımıza çarpan bir eleştiri olduğuna şüphem yok. Eğer öyle değilse de gönlüm öyle olmasını istiyor.

Söyleşi: HALİM ŞAFAK

‘Felaketi Bekleyenlerle Bekledim Felaketi’



“Her insanın hem yüce hem de sefil bir ruh düzeneği içinden hareket edebildiği fikriyle masanın başına oturuyorum,” demişti vaktiyle Gürsel Korat, kendisiyle yaptığımız bir söyleyişinde. Bu kez 1915’te yaşananlara ayna tutuyor yeni romanında. Bu toprakların kapanmayan yaralarından birisidir Ermeni tehciri. Kapanmadığı gibi hâlâ kanayan bir yara bu. Üzerinden bir asır geçmiş olsa da… Gürsel Korat, zamanı 101 yıl öncesine götürüp, on günlük bir felâketin açtığı yarayı anlatıyor “Unutkan Ayna”da. Korat’la son romanı üzerine konuştuk…


Çağlayan Çevik

“Unutkan Ayna” gibi bir roman söz konusu olduğunda ve diğer romanlarınızla birlikte düşündüğümüzde, "zaman" mefhumundan uzun uzadıya söz etmek gerekiyor... Bilhassa "beklerken genişler zaman" sözü (sabah 8.40) bu yönden çok şey ifade ediyor... Yaklaşan bir "felaket"in yarattığı ruh halinin simgesi bu söz. diğer taraftan, diğer romanlarınızdan farklı olarak 10 günlük bir zaman dilimini anlatıyorsunuz bu kez. Ama bütün genişliğiyle... 

Diğer romanlarımda sözü edilen zaman uzun, öykü zamanı kısa olurdu. “Rüya Körü”nde 220 sayfada kırk yıldan fazla zamanı anlattım ama okura baştan hangi hızla gideceğimin işaretini verdiğim için bu bir sorun oluşturmadı. “Kalenderiye”de anlatıyı yüzyıllara böldüm! Doğrusu, benim zamanla derdimin anlatıya yansıyan cilveleri bunlar. Bu kez yazdığım en oylumlu roman olduğu halde “Unutkan Ayna”da hepi topu 12-22 Haziran 1915 tarihleri arasını anlattım ve üstelik onları kozmik zaman parçalarına böldüm: Kuşluk 10.40 ya da Yatsı 21.00 gibi. Çünkü tam da isabetle yaptığın alıntıda olduğu gibi deneyimlerim aklımdaydı, felaketi veya acıyı beklediğim zamanlarda o zamanın nasıl genleştiğini bilmekteydim. Bunu romana taşıdım: “Unutkan Ayna”da insanlar bir felaket beklentisi içindeler; felaketin geldiğini de görüyorlar ve üstelik kaçamayacaklarının farkındalar. Böyle durumlarda "Dur bakalım" denir de o gelen şeyin dokunmayacağı varsayılır ya, o duygunun da etkisi altındalar. Bu çok trajik bir haldi. Acı verici ve umutsuzluk dolu. Yazarı da kıskacına alan bir durum. Bu nedenle felaketi bekleyenlerle bekledim felaketi. Romanı yazarken, romanın yazıldığı zamanı ve kişileri tek tek kendi dünyamda deneyledim. Zamanın giderek duracağı ve donacağı bir halin peşindeydim çünkü. Böylece karakterlerin bitmek tükenmek bilmeyen bekleyişleri sırasında okur için zamanın nasıl da koştura koştura gittiğini gösterme fırsatı buldum. Okur romanı bitirmek istemesin, bittiğinde de çok kısa bir şey okumuş gibi doyamadan kitaba baksın istedim. Oysa kısa bir roman sayılmaz “Unutkan Ayna”.

Unutkan Ayna" özelinde bakınca, üzerinden 100 yıl geçmiş bir vak'adan söz ediyoruz burada. Bu vak'anın yaşandığı 'an'ların hikâyesi bu. O yüzden gerçekten kısa bir roman değil, kapağını kapatıp düşündüğümüz zaman çok şey sökün ediyor. Örneğin, yıllarca yeni seçilen ABD başkanlarının "Ermeni Soykırımı"nı tanıyıp tanımayacağı üzerine tartışmalar kopardı ve kısa süre sonra unutulurdu. Daha çok "politik" düzeyde gündeme gelirken 2000'lerde meseleyi derinlikli sorgulamaya başladık ülkece. Ne yazık ki Hrant Dink'in öldürülmesinden sonra ise "farkındalık" daha da yaygınlaştı. Ancak hâlâ bir hesaplaşmadan söz edemiyoruz. “Unutkan Ayna”ya Gürsel Korat'ın hesaplaşması demek ne kadar mümkün?

İki türlü mümkün: İnsan olarak ve yazar olarak.
Öncelikle kıyımı yapanların safında doğmuş, öyle büyümüş, Sünni ve Türk ideolojiye göre yetişmiş biri olduğum için bununla insani açıdan hesaplaşmak zorundaydım. Küçük bir kızgınlıkta "Ermeni tohumu" "gâvur çocuğu" hakaretlerini sağa sola savuran benzerlerimin başka coğrafyalarda "Türk tohumu" olarak aşağılanabildiği hiç aklıma gelmemişti. Bunu yirmili yaşlarımda fark ettim. Demek ki bu konuda uyanmam bir hayli zaman almış. Empati gelişmeye başladı yavaş yavaş. Öte yandan içimizden birilerinin aslında Ermeni yahut Rum olduğunu kanıtlamaya çalışanların sinizminden eh yetti artık diyerek çıkmam da gerekiyordu. Çıktım ama bu kez de sol jargon da uyuttu bir müddet beni: "Galata bankerleri Rum'dur, hmm burjuva. Ermeniler ise Fransızlarla işbirliği yapmış. Hmm. Hain." "Yahu arkadaş bunların içinde hiç mi fakir köylü yoktu?" sorusu sorulmalıydı elbette.
Sordum. O zaman da aklıma derhal annemin anlattığı 'damda öldürülen Civan'ın öyküsü' geldi. Şöyle anlatırdı annem: "Damda Civan'a diyorlar ki, oğlum kelime-i şehadet getir, oğlanın anası babası yeni ölmüş ne edecek ki kelime-i şahadeti. Ağlıyor, anamı isterim babamı isterim diyor. On iki yaşında bir sabi. Sıktılar kafasına, küllüğe düştü."
Bu hikâye hiç aklımdan çıkmadı. İlk işittiğimden bu yana neredeyse elli yıl geçti. Bu olayı ağlayarak anlatan annem de aklımdan çıkmadı. Çünkü anneannem de ağlayarak anlatırmış. Baktım ki sıra bana geliyor, "yok yeter bu kadarı" dedim.
İki türlü hesaplaşabiliriz demiştim, bu insani olanı. Öbürü ise yazar olarak hesaplaşmamdır.
Olayları insan öyküleri olarak anlatmamız gerekiyordu, bunun peşinde yıllarca dolaştım, kafa yordum. Aslında ilk küçük denemeyi 1996'da basılan “Çizgili Sarı Defter”de yapmıştım, orada "Ve Sonra İnsanlar Ölür"de Ermeni kıyımında annesinin eteğinin altına saklanarak kurtulan Hatice'nin öyküsünü anlatmıştım. Fakat karmaşık ve büyük, hepimizi kapsayan, biz gibi olan bir şey yazmalıydım, öykü bana yetmezdi.
Öyle bir konu ki bu, herkesi kızdırabilirsin. Yaptığın iş beğenilmeyecek; bu neredeyse en azından yüz üzerinden elli kesin, gerisi ise şansa kalmış.
Bunun için şu düşüncelerle hareket ettim:
1) Bizimkiler ve ötekiler yok,
2) İyiler ve kötüler yok,
3) Hainler ve vatanseverler yok. Yalnızca insanlık ve halleri var.
Bunu güzel kotarılmış bir hikâyeye bağlamaktı zor olan. Dengeli, hareketli, merak dolu. Aslolan iyi bir hikâye anlatmaktır, bunu hep böyle bildim ben. İlk defa değil. Hatırlarsın, “Yine Doğdu Tanyıldızı”nda hikâyeyi kendi kurduğum biçimiyle anlatabilmek için Celaleddin Rumi'den vazgeçtim, Niğde'de Nizamüddin Dârâ'yı yarattım. 
Böyle bir şeydi işte bu hesaplaşmanın iki ayağı.
En önemlisi de Ermeni kıyımına sessiz kalmamış bir yazar olmaktı. Sessiz kalamazdım ben. Ben, ben isem, bu olmazdı. 

Yaklaşan felaket dedik başlarda. “Yine Doğdu Tanyıldızı”nda da yaklaşan bir felaket temel dinamiği oluşturuyordu. Fakat bu seferki felaket “içeriden” çıkıyor. Bir ay öncesine kadar birbirine selâm veren insanların birden bire birilerinin malına mülküne hatta karısına bile göz diktiğini görüyoruz. Bu açıdan insan doğasındaki hoyratlığı bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor aslında…

İnsanlar hakkında genelleyici bir yargıya varmak bir roman yazarı için sıkıntılı bir durumdur. İnsanlar kötüdür, hoyrattır falan diyemez bir yazar. Özel koşullara bakar ve insanların özel durumları karşısındaki halleri hakkında aforizma söyler.
Ermeni kırımı günlerinde yaşadığımızı bir an düşünelim: Birileri gidecek ve bu önlenemeyecekse, içimizden bazıları o gidişe sevinecektir. Bundan çıkarı olanlar sevinebilir mi evet. Fakat bu çıkarı reddedenler ve bununla asla bağdaşamayacak kişiler de olur. Romancı bunu görmek zorundadır.

Diğer taraftan meselenin "insanlık hali" ile ilgili olduğunu en iyi gösteren örnek kanaatimce Miralay ile Binbaşı'nın aynı orduya mensup iki insanın kasabalıya ve Ermenilere olan yaklaşımı olsa gerek. Bu durum biraz da tarafsızlığın(ızın) bir tezahürü sanırım.

"Yazarın nesnelliği" daha iyi bir ifade olur, "tarafsızlık" biraz yargıçlık yahut hakemlik gibi bir konuma denk düşüyor. Siyaset dışılık gibi anlam da içeriyor. Romanında nesnel olabilir yazar. Fakat romanı bitirip de kapağını kapattığınızda yazara sorun bakalım, bu olaylar karşısında tarafsız mıdır, hayır. Ben Ermeni meselesinde mazlumlardan yanayım, kim acı çekmişse ondan yana. Kitabım dışında bunu söylerim, kitabımdaki yazar sesi bunu dile getirmez.

Peki bu açıdan bakınca, romandaki kahramanların kaderini belirleyen kişinin büyük ölçüde bir "çoban" olması da bu nesnel duruşun bir tezahürü sanırım. 

Bilmem, bunu böyle düşünmedim. Belki de çobanın biraz dengesiz ve heyecanlı biri olması bunu akla getiriyor. Bir de öyle kritik anlarda ve durumlarda ortaya çıkıyor ki, okurun yerinde olmak istemem. Yürek sızısı bir adam. Benzeri yok bir fenomen. Onun edebiyatta bir benzeri olmadığının yazarken farkındaydım. Kıvançlıyım insanlığa onu gösterdiğim için.

Romanlarınızın alıştığımız coğrafyası Nevşehir ve havalisi… Bu romanda da bütün kozmopolit yapısını görüyoruz bütün unsurlarıyla. Üstelik en küçük kasabada bile… Haliyle durup baktığımızda, aslında bu çoklu kültürü yitirdiğimizi görüyoruz üzülerek. Bugün baktığınızda bir kuraklık hissi veriyor mu size?

Hem de nasıl. En büyük kaybımız Hıristiyanlarımızdır. Burada olsalardı da keşke onları sevmeseydik. Öyle de olurdu zaten; pis şişkolar derdik bazılarına, kapatın şu manastırları diye haberler çıkardı, yahut paskalya bayramı trafiğinden söz ederdik, kafası açık başı açık konusu bu kadar dert olmazdı, kapalı olmak da aynı. Çok ileri bir toplum olurduk, aynı zamanda gerilimli ve çelişki dolu olurduk. Hıristiyanlar Türkçe ibadet ederdi, Müslümanlar Arapça, buna gülerdik. Dünyamızda böylesi çocukça nefretler olmazdı, kiliseleri yıkıp onların taşıyla kurulmuş imam hatipler olmazdı en azından. Kiliseler ahır olmazdı, esnafımızın ahlakı tümüyle selefi ahlakına dönmezdi. Yazık oluyor halen, korkarım daha da çok olacak.  

Belki yanılıyor olabilirim ama, en kalabalık “kadın kahraman” kadrosu sanki “Unutkan Ayna”da karşımıza çıkıyor. Diğer taraftan bütün varlıklarıyla en az erkekler kadar etkinler. Hatta Zabel özelinde değerlendirecek olursak en kilit noktada yine kadınlar yer alıyor…

Ermeni sorunu yalnızca ekonomik ve insani bir sorun değil aynı zamanda bir kadın ve çocuk sorunudur. Hatta bazıları için cinsel sorundur. Bu söylediklerimi tam açıklayabilmem için o zamanın sürgün havasına bir bakmamız gerek: "Ermenileri sürdük" diyorlar birileri; katletmediklerini söylüyorlar ama diyelim ki öyle, sürülmek az şey mi? Çoluğunla çocuğunla hop diye bir sürgüne git bakayım ne oluyor? "Onlar öldürülmedi, sürgüne gitti" deyince her şey hallolmuş gibi konuşanlara bakıyorum da Ermeniler tatile gönderilmiş gibi davranıyorlar. Ermeni sorunu kadın sorunudur demiştim, bu yüzden. Adamları öldürüp yahut sürgün edip kadınları seçiyor adam, sabileri de. Kimi kız kimi oğlan. Bunları ya ikinci karı olarak alıyor, ya hizmetçi ya besleme. Ucuz işgücü. Bedava cinsel köle. Beğenmediğinin de artık nesini alıyorsa alıyor, gönderiyor. Bir arkadaşım "herkes kadınlara ne kadar sulanıyor bu romanda" dedi, erkek olmadığı için böyle dedi, biliyorum. Erkeklik bilgisiyle düşünse böyle demezdi. Bu yüzden bu romanın kahramanları gerçekten seven erkeklerle, kadınlara göz diken erkeklerin karşısında ne yapacağını bilen, derin düşüncelere sahip kadınlar oldu. Bunu hep ürpererek düşündüm romanı yazarken, kadınlığın hallerine onlar adına çok üzülerek. Bir kız babası olarak. Bu nedenle bu romanda kadınlar benim kahramanımdır, o kadınlara tutkun erkekler ise ancak kadın dolayımından kahramanım olabilirler.

Bir şey daha var ki, romanda çok göz önünde olmasa da tuhaf bir yere sahip olan şey "at" imgesi. Başından sonuna askerden sivile, bir metafor olarak karşımızda dikiliyorlar. Felaket de iyi haber de at sırtında geliyor... Atla başlayan roman yine atla bitiyor.

Atın o dünyada işlevini çok düşündüm elbet. Bir de çerçinin atı çok özel bir şey; kabul edelim ki boyunduruğunda fenerle dolaşan bir at imge olarak güzel. En azından bunu tasarladığımda beni çok etkiledi. At bütün insanların sevdiği bir hayvandır aynı zamanda, görsel bir işlevi vardır. Bu roman bilinçli ve apaçık bir biçimde, görselliği, bir perdeyi ansızın açar gibi kullandım. Varlıkları hışımla ortaya getirip koyduğum bir teknikle yazabildiysem, hayvan varlıklara yakından bakabildiğim içindir. Bunda yazarı yalnız insan dolayımından değil hayvanlar ve nesneler dolayımından da düşünen bir kişi saymamın etkisi de vardır.

Söze zaman mefhumundan girdik, yine onunla tamamlayalım. Genel olarak "tarihsel roman" söz konusu olduğu için zaten zaman ile ilgili bir şeylerin peşine düştüğünüz ortada. Öyle veya böyle artık "değiştirilemeyecek" şeylerin, "geçmişte kalmış" hadiselerin yeniden kurgulanması bir roman zamanı içinde ele alınmasından söz ediyoruz. Tem nesnelliğe ve diğer yaklaşımlara rağmen yine o "zamanı" bükme aslında zamanla bir alıp veremediğiniz olduğunu göstermiyor mu?

Zamanla sorunum olduğunu söylemek hoşuma gitmiyor. "Kavgam var" demiş gibi oluyorsun. Ben zamanla uğraşmayı bir zihin eğlencesi, bir keşif gibi gördüğüm için "zamanla bir dostluğum var" demeyi yeğlerim doğrusu. Şüphesiz zamanla ilgili bir yığın gönderme yaparım, her zaman yapmayı da severim. Fakat bunu felsefi bir olanak gibi değil, artistik bir olanak gibi görmekten yanayımdır. Sonuçta zaman metafiziğin ve felsefenin alanına giriyor. Romanda felsefe yapmak hoşuma gitmez, romanda felsefi çıkarımların yolunu açmak doğru görünür gözüme. Yani ben her türlü sözü öncelikle artistik-estetik düşünce için bükerim; bundan isteyen felsefi, siyasal ve hatta isterse dinsel sonuçlar çıkarır. Bir de zamanı niye eğip büküyoruz, bugün için. Bugüne yazılır roman çünkü, kalabilecekse de yarına. 1915'te günün kozmik dilimlerini gösteren dijital saat yoktu, ben o yüzden bugünün okurunun anlayacağı dille, kozmik saatlerle anlattım dünü. Bu, çok kıymetli olan zamanın önemini göstermek için gerekiyordu. Anlattığımız şey, yaşamak için en kör umuttan bile kazanılmak istenen bir zaman parçasıydı çünkü.

Tam burada araya gireceğim, bu romanın diğerlerinden önemli farklarından birisi şu; her ne kadar bir asır geçmiş olmasına rağmen üzerinden hâlâ güncelliğini, etkisini koruyan, öyle veya böyle adam akıllı hesaplaşılmadığı için tartışılan bir mesele bu. Bu açıdan baktığımızda da "zaman" olgusunun devamlılığı karşımıza çıkıyor. Her ne kadar romanda bölüm adlarını zamana dair cümlelerle oluşturmuş olsanız da...

Onu okurun çağrışımına bırakmayı yeğledim. Ermeni sorunuyla hesaplaşmadık doğru, ama bunun yeri roman değil. Siyaset hesaplaşır, sanat yüzleşir. Ben yüzleşmeyi öne çıkardım. Roman dünyayı değiştirmek için yazılmaz fakat eminim ki iyi bir roman dünyayı değiştirme arzusu uyandırır.

Istanbul Art News (IAN) Haziran 2016