Konukluk



Suriçi'nde ev kapısı: Soldaki erkekler için, sağdaki ise kadınlar...


Diyarbakır’da, Suriçi Mahalllesi’nde bir ev görmüştüm. Bu evin giriş kapısına iki ayrı tokmak konulmuştu. Küçük tokmağın sesi tiz, büyüğünki toktu. Kadınlar tiz olanı çalarmış, erkekler de tok olanı. Böylece konuğun cinsiyeti belli olurmuş.
Kapalı yaşamların gereği olarak doğan bu incelik, eski zamanların konuğa verdiği önemle doğru orantılı bir şey. Çağımızda mikro yaşamlar yüzünden konukla ilişkimizin asabileştiğini düşünüyorum, modern çağ bir içe kapanma dönemidir, insan yalnızlığı seçmiş bir toplumsal hayvandır artık.
Hızır kültüyle ilgili okumalar yaptığım bir zamandı, “Tanrı misafiri” kavramının Hızır’la ilgili olması bana çok sarsıcı görünmüştü. Meğer ki Hızır kılıktan kılığa girip zorda olanların yardımına koştuğuna inanılan bir ölümsüzmüş; kapıya bir dilenci kılığında da gelebilirmiş, bir tüccar kılığında da; onun kim olduğu bilinemezmiş. Anadolu’da bu nedenle kapıya gelen dilenci kovulmaz, “Başka kapıya!” “Allah versin!” dememeye dikkat edilirmiş. Çünkü Hızır’ın kısmetiyle geldiğine inanılır, onu geri çevirenin kısmetinin de geri çevrildiği düşünülürmüş.
Ortaçağ’da otel yok, konak yok; insanlar böyle insani bir çözüm bulmuşlar işte. İyi de etmişler. Konuksever olmamızın, ülkemizi ziyaret eden yabancıları bu halimizle şaşırtmamızın tarihsel nedeni bu işte.
Fakat Hızır inancının istismar edildiği düşüncesi de aynı derecede güçlü bir karşı akım olarak yükselmişe benzer. “Başka kapıya” diyerek kovulan dilencinin “Hızır nere sen nere” nobranlığıyla geri çevrildiği bellidir. “Allah versin” diyenler en azından biraz daha insancıl görünüyor.
Konuk sevmezliğin kentsel nedenleri olduğuna inanıyorum. Çocukluğumda köyden gelen akrabalardan aman bulamazdık. Evde hep birileri olurdu. Ben çocuk olduğum için dert değil de, olan kadınlara oluyordu: Hep birileri için yemek hazırla, yatak yorgan ser, bir de onlar gittikten sonra her şeyi temizle. Neşeyle gelseler yine çekilir ama çoğu konuk neşeyle de gelmezdi; evde onlar yüzünden çıkan kavgaları bilirim. Hatta özellikle halalarım ve amcalarımın bizim evde estirdiği terörü ne unuturum ne de şu yaşıma geldim, bağışlayabilirim.
Evinizi günlerce işgal eden köylüler, yaz tatilinde köye gittiğinizde yüzünüze bile bakmazdı, çocuk halimle bile algılayıp nefret ettiğim bir şeydi bu. Bu nedenle annemin “Misâfir, ne kâfir!” deyişini hep çok sevdim. Canı çok yanmış bir insanın çığlığıydı çünkü.
Köylüler hakkında kötü kötü konuştuğumu düşünmenizi istemem. Köylüler, -en azından benim çocukluğumdakiler- şehre özgü inceliği bilmez, şehirde yaşamın insanların üstüne nasıl çöktüğünü, her şeyin nasıl bir sıkışıklık içinde yürüdüğünü anlamazdı. Onlara göre zaman ve mekân insanın üstüne kafa yoracağı bir şey değildi. Oysa şehir, zamanı ve mekânı hesap etmeden yaşanamaz. Bu nedenle şimdilerde, köy artık tek tek evlere değil, yığınlar halinde kentlere konuk olarak geliyor. Hem de ne zamanı, ne mekanı hesap ederek. Yığınlar halinde, aş ve ekmek bilinciyle sınırlı, kent kültüründen habersiz. Bu durumda köylülerin değil de, köy ve kasaba yaşamının şehri işgal ettiğini ve onu kendi biliş tarzına dönüştürdüğünü söylemek şart: Konuk ev sahibidir.
Eskiden köylerde köy odası vardı. Şehirli oraya seyrek giderdi. Ben hiç köy odasında kalmadım örneğin. Fakat hikâyelerini dinledim. Köy odası muhteşem bir çözümdür: Köye gelen herkesi evde ağırlamak olmaz, hırlısı var hırsızı var. Fakat insanı sokakta bırakmak da insana yakışmaz. Bu durumda köylüler bir köy odası yapmışlar, içine yatak yorgan koymuşlar, sedir yapmışlar, gaz lambası, minder derken orası giderek toplumsal bakımdan da paylaşılan bir yer haline gelmiş, erkeklerin topluca buluşup hikayeler anlattığı bir yer olmuş. Bunları ben gözümle görmedim ama işlevini anlıyorum, üstelik konuk evi olarak değerini de.
Eski dünyada haremlik ve selamlık, şehirli yaşamda birbirinden ayrılıyordu; haremlik denince, bir dolu kadından oluşan yer anlaşılmamalı; mahremin bulunduğu alandır orası. Bu biraz şehirli, hatta İstanbullu bir çözümmüş gibi gelir bana. Çok sayıda Hıristiyanın yaşadığı bir dünyada Müslüman ve Hıristiyan evlerinin karakteristik açıdan çok da farklı olmayışı, bu haremlik selamlık işinin o kadar yaygın olmadığını söyler gibidir. Kaç göç derseniz zaten Hıristiyanlarda da var. Kadını sakınmak Müslümanca bir dürtü değil. Hatta, başı açık Türkmenlerin yadırgandığı bir eski dünyanın çocuklarıyız biz. Bu yüzden köy odası, “genel bir selamlık”tı, evin tamamı harîme aitti, diyebiliyorum.
Günümüzde evlerin ölçüleri o kadar küçüldü ve yaşamlar öylesine daraldı ki, artık evler iyiden iyiye “harîme” ayrıldı; yani ev, başkalarına kapıları kapattığımız bir mekâna dönüştü. Selâmlık evin dışıdır, üstelik kimseye selam vermenin gereği de yok. Günümüz evi Osmanlı çağı şehrindeki hem genele, hem de özele açık olan ikili karakterini yitirdi, sadece “özel alan” oldu. Bunu bir eve çoluk çocukla konuk olanların, orada birkaç gün değil, bir gün bile rahatça barınamaz oluşundan anlayabiliriz. Çağımız evi, yalnızca ev halkına göre yapılan bir barınaktır. Konuklar için konmuş olan ve adı "çek yat" olan tuhaf koltuk bile aslında konuk yokken ev halkına hizmet eden üstünkörü bir eşyadır. Bu koltuk, üzerinde uyuyanı bütün gece ara ara uyandırmakla görevli bir nöbetçi gibi tasarlanmıştır. Denebilir ki, ev sahipleri yatılı konuk istemediklerini, konuklara lâyık gördükleri bu tür sahte yataklarla dışa vururlar.
Bir evin dışa açık olup olmadığını, konuk olduktan sonra huzurla uyuyup uyumadığıma bakarak söylerim. Beni berbat bir yerde yatıran ev sahibine sempatim azalır.
İnsan yoksulsa, konuğunu yatıracağı eşya ile kendisinin eşyası arasında fark olmaz. Tuhaf bir şey, gittiğimiz evde konfor aramayız; yalnızca, ev sahibinin kendisine lâyık gördüğü şeyi bize de lâyık görüp görmediğine bakarız.
Gerçi Anadolu, konuklardan sözünü esirgemez, “Misafir, ev sahibinin eşeğidir, onu istediği yere bağlar” sözü, konuğun gerçek durumunu gösterir ama konuklar da boş durmaz, “Misafir misafiri sevmez, ev sahibi de hiçbirini” deyişini sık sık kullanarak ev sahiplerinden öcünü alır.

Konukluğun en güzel yanı neşe getirmesidir; eğer böyle değilse, yani akrabalık ilişkisiyle, zorunluluklarla ya da işgale uğrayarak eve konuk alınmışsa, bu zulüm insanın insandan çaldığı ruhsal zamanla eşittir. Telafisi yoktur. Bu nedenle modern insan başka bir yere yaptığı yolculukta konukluğunu da satın almayı yeğler: Oteller insanın kendi kendinin konuğu olduğu muhteşem çözüm yuvalarıdır.

Altzine, Ocak-Şubat 2017

Kalenderiye, Yeniden

Kalenderiye'nin yeni kapağı Ezel Akay tarafından yapıldı

Kalenderiye, tutkuyla, hastalanmış gibi yazdığım tek romandır. Özellikle üçüncü bölümde kullandığım anlatıcı dilini "ben" anlatıcı yapmakla kalmayıp bir de bütünüyle "Kayserilice" bir ağıza döndürmüştüm ve bunun anlatı değerini keşfedince adeta kendimden geçmiştim. Yazarken o kadar da farkında değildim: anlatıcının Orta Anadoluluca konuşması,  anlattığı şeyi o kadar "yaşanmış" hale getiriyordu ki, dilin nasıl da coğrafyanın ve insan ilişkilerinin somut pratiğine yaslandığını, nasıl da somut bir varlık olduğunu yıllar sonra kavradım. Kalenderiye'den sonra "Vatanım dilimdir" sözünü söylemek bana bir yazarın konumunu açıklamak için başvurulacak temel bir argüman gibi göründüyse, bundandır. 
Şu alıntıya bir bakalım:

Gayseri’den yola çıkdıktan soğna üçüncü gunümüz başlıyorudu, horuzlar dillendi, gunüñ başladığı yirler güllendi, hanın damında gice gozcülüğüm tam bitti diyorudum ki Yusuf Pîr’i gordüm. Guççük abdesini yapmaya çıkıyorudu. Ne takkesi varıdı başında, ne de hırkasın giymişidi. Avluyu geçdi, çatalgapıyı açdı, hevanın topak topak bulutlandığını gorüb niyledi bilmem, depeden yüzünü seçemedim. Gapınıñ oğündeki torlakları elini goğsüne bastırı bastırı selamladı, daz depesinden bakıncı, toparlak bir daşın üsdüne iki kalın gıl komuşlar gimi bir hali varıdı. Toramanlardan biriniñ uyuz iti pîrime yaltaklandı, Yusuf Pîr yörüdü, köşüyü dönüp kederleni kederleni işedi. “Nirden biliyoñ” dirseñiz, herif ikide bir iç geçiriyorudu.

Buradaki ses tekrarları çocukluğumun yaşlılarını düşündükçe yakaladığım bir buluştu doğrusu. Bu anlatım biçiminde öylesine bir coğrafi insan yaşıyordu ki, yazı dili olmaktan çıkıp sözlü bir dilin anlatıcısına benzemişti adam. Üstelik sözlü kültürün çağında yaşayan, okuma yazma bilmez bir adamdı yazdığım. Yani yazı ölmüş sözlü kültürü yeniden canlandırıyor fakat bunu yazıyla yapıyordu!
Bir de, olayı bağladığım yer çok derindi. Edebi metinde felsefi argümanların nasıl da yaşayan bir ses kazanacağını bu kitapta gördüm. Teozofi, bu kitapta insanın etine kemiğine büründü; icat ettiğim anlatı dili bu kez kendi başına hareket eder gibi, kendince şeyler icat ediyordu:

 “Bak” didi sertahrir, “Aslında insan bir’den fazla insandır, bunu hiç aklına getirdiñ mi?”
Yusuf Pîr “yok” didi, nasıl olduğunu sordu.
“Çocuğuduñ bir zamanlar. O çocukluk niriye gitdi? Delâğannıydıñ, o delâğannılık niriye gitdi? Şinci de goca bir herifsiñ, ihtiyar olub beliñ bükülüncü, bu pelvan niriye gidecek?”
“Tamam da, ne bu şinci?”
“Şu ki, bir insanda dört beş ayrı zaman var.” 
Aklım fırlayacağıdı. Pîrime bakdım, o da hayretinen donağalmış, sertahrire bakıyorudu: “Çok yaman bir adam olduğuñ belliydi de, pes Paşa, sen aklımı şinci copur copur copulatdıñ” deyu atın gemine asıldı. 

Sanırım, ben edebiyatla felsefenin ilişkilerini ilk kez bu kitapta derin bir yerden düşündüm. Edebiyatı ve felsefeyi birbirinden ayırabilmeyi ilk kez bu kitabı yazarken öğrendim.
"Alışılmışın dışında düşünerek" yazmanın anlamını da.
Kalenderiye bir roman olarak, diliyle hep önde giden, “dil otu yemiş” hergeleleri akla getirir; şüphesiz o hergeleyi içimden çıkarıp  orta yere koyan benim fakat kendimi yine de onun kadar ayrıksı bulmuyorum. "Yapıt yazarından öte ve başka bir şey midir?" sorusunu bir soran çıkarsa, "Kalenderiye’ye bakmalıdır" derim. Fakat, yine de “o, bütün kitaplarımın en bana benzeyenidir. O en çok benimdir” sözünü söylemeden duramayacağım.
YKY tarafından Ocak 2017'de yapılan yeni baskısı güzel yollarda yürüsün.

Felsefe ve Edebiyat Üzerine Söyleşi


Paul Cezanne


Bilge Bulut: kalemlerle ilgili yazmış olduğunuz bir yazınızda Sait Faik’ten alıntı yapmışsınız “yazmasaydım delirecektim” diye, sizin için de böyle bir durum geçerli imiş galiba? Siz nasıl ilk fark ettiniz yazmadan delireceğim durumunu? Nasıl bir dürtü oldu içinizde?
Gürsel Korat: Bunu ‘insan romancının ya da öykücünün söz dağarcığına ne zaman sahip olur’ sorusunu sormak anlamında kabul ediyorum. İnsanın kendini bir sürü şeyle ifade ettiği yaşlar var, oradan bakarsak daha erken yaşlara gideriz. O zaman ben de herkes gibi yazma isteğimin çocuklukta başlamış olduğunu söyleyebilirim. Oysa öykü anlatıcısının söz dağarcığı öyle pek erken yaşlarda belirmez, ben buna sahip olmayı kast ediyorum. Çok erken yaşlarda tutkuyla yazmayı istesem de yazarlıkla ilgili hal ve hareketlerin oluşumu bende otuzlu yaşların başını buldu. Yani önce çok okursun, sonra yazmayı öğrenirsin ondan sonra yazarsın. Yazmayı delirecek kadar istediğim yaşlar herhalde otuzlarda başladı diyebilirim. Çünkü daha önce bir sürü şey yazıyordum ama “İşte hep yazmak istediğim bu” dediğim bir yer geldi, işte o zaman herhalde 28 yaşındaydım.
B: Bir insanın yazmaya başlama yaşı aslında 30’dan sonra mı olmalı biraz daha deneyimledikten gördükten yaşadıktan sonra?
G: Steinbeck 28 yaşında ölmeli bir yazar diyor, bir röportajında okumuştum. Buradan bakarsak benim hiç yazmamam gerekiyor. Bir taraftan da Rüzgar Gibi Geçti yi Margaret Mitchell 73 yaşında yazdı. Önemli romanlarını daha geç yaşlarda verenler var. Çok erken yaşlarda yani 24 yaşında Körleşme yi yazan Elias Canetti’yi de unutmayalım. Bunun bence eğitim ve yetişme ile ilgili bir tarafı var. Yani sözü öyle bir pişirmiş ve söyleyebilecek güce erişmiş ki, yani öyle donanmış ki adam yirmidördünde bir dünya klasiği yazıyor! Hem Yahudi’sin hem Alman eğitiminden geçiyorsun hem çok kültürlü bir yerde yaşıyorsun ve bir de yazmaya yönelik bir arzun var; işte sen o zaman Elias Canetti oluyorsun. Ama benim gibi evinde kütüphane olsa da çok yoksul bir ailenin çocuğuysan, eğitimini zorluklarla yaptıktan ve bir de üstelik siyasal sorumluluk duygusundan ötürü hapse girip enerjini bir sürü yanlış şeye harcadıysan, zor bela hayata tutunduğun yerden itibaren yazmak pek de yüksek bir yerden başlamak olmuyor. “Çok şey yaşadım, acayip şeyler yaşadım” diyerek yazmaya başlanmaz.  Yazar, kendini edebi olarak ifade edecek. Yazmazsa delireceği nokta neyse onu bulacak. Yani yazmak, delirmekten kurtulma garantisi vermiyor. Yaza yaza delirenler de var. Bunlar ya çok yeteneklidirler ya da hasetten delirmişlerdir. Ortası yoktur. Ben kendi iç eğitimimi sevdiğim yazarlardan etkilenerek ama onların dışında, onlardan üstün ne yapabilirim sorusunu sorarak sürdürdüm. Soru bu hakikaten, böyle bir idealle yola çıkarsın ama onların tırnağı etmez ürünler yaratmakla kalabilirsin. Bu benim başıma 28 yaşımdayken geldi.
Ara Güler
B: Bir yazınsal görüşü olacak..
G: Evet. Bu da yazarın kendinden önceki birikimi tanımasıyla olur. Sözü söylemek değil sözün farkına varmak, nasıl söylediğini bilmek önemli. Ben işte o duygu oluşmadan yazılmış şeylere çok rastlıyorum. Bir kitabı birkaç satır okuyunca bile onda yazınsal görüş olup olmadığını kavrayabilirsiniz. “İyi yapılmış, mükemmel bir heykel kaybolsa ve yalnızca eli bulunsa” derler, o heykelin eline bakarak yine de “Ne kadar güzel bir heykelmiş” dersiniz. Çünkü el böyle yapıldıysa gerisini hayal etmek mümkün. Bunu düşündüren şey sanat bilgisidir. Bir müziği, kitabı, filmi de aynı duygularla keşfeder ve tutuluruz zaten.
B: Peki siz dünya klasiklerini okuyarak bu zevki almaya başladım dediniz. Ruslardan mı İngilizlerden mi başladınız? Hangisini daha çok seviyorsunuz? Size hitap eden hangi yüzyıl romanları?
G: Ruslar; Rus ve Fransız edebiyatı daha çok. İngiliz edebiyatı daha deneyseldir, akımlar, farklılıklar hep ordan gelir. İngiliz edebiyatı insana arayış heyecanı verir. Yazınsal deneyciliğe özendirir. O yenilikçilikte, o yerinde duramazlıkta Anglo Saxon dünyasının maceracılığı mı etkilidir, bilmem. Orda mesela Shakespeare’den başlayıp geldiğiniz zaman James Joyce da var, Virginia Woolf da. Musil, Beckett, H.G.Wells... Düşünce edebiyatı da bence ordan çıkma. George Orwell’dan tut, Huxley’den çık... Ütopya sözcüğü bile İngiliz düşüncesinin parçası: Thomas More da oralıdır. Amerikan dünyasında Poe ruhun karanlığında, William Faulkner çağrışımlarında ve zihinsel sıçramalarında dolaşır. Alman edebiyatının karanlık ve mutsuz olduğunu düşünürüm. İtalyan ve İspanyol edebiyatının iyimserliği hoşuma gider. Tolstoy’un yaşamı açık bir bilinçle kavrayışı da. Ben hayata hem yenilikçi bir söz söylemek, hem neşeli olmak hem de açık bir bilinçle kavramaktan yanayım. Gençliğimde George Lukacs okurken, onun “Kafka mı Thomas Mann mı?” sorusu önünde bocalamış ve “Küçük burjuva hezeyanına kapılmış olan Kafka’yı” reddetmiştim. Pek çoğumuz gibi. Oysa Lukacs bize bu soruyu “Yamaçlardaki çiçekler mi yoksa suların rüyası mı?” diye sorsaydı ikisini birden istemeyi becerebilirdim. Bunu Kristal Bahçe adlı deneme kitabımda sitayişle yazmıştım.
B: Politik yönelime göre okunması gereken kitaplar mı belirlendi?
G: Evet böyle bir şey vardı o yıllarda. Ben bu ayrımın yanlışlığını neyse ki erken yaşlarda fark edip toplumcu gerçekçilik diyerek adlandırılan o görüşü reddettim. Çünkü yazınsal tavır kişiseldir. Yazarı diğer yazarlardan ayıran şeydir. Bu kural gereğince ben “Bu konuyu böyle anlatmak niye bana uymaz”ı düşündüm. Demek ki yazınsal tavır yalnızca kişisel değil, insanın kişiliği ile de ilgili bir şey. Edebi akımlarla ilgili bir tezi savunarak o tezi kitaplara işleyip yaratıcı yazar olamazsın. Çok beğendiğin yazarları yineleyerek de yaratıcı olamazsın. Örneğin ben Milan Kundera’yı zevkle okuyorum ama onun gibi yazmam. Balzac’ı da. Ben kendimi daha çok Tolstoy damarından beslenmiş, Çehov, Hemingway ve Sartre konumundan yürüyerek güçlenmiş hissederim. Kafka gibi yazmayı asla istemem ama hayranlıkla okurum. Büyük yazarların hiçbiri gibi yazmayı da istemem, bunlardan bir içgörüye ulaşmış olduğumu umarım, hepsi bu. Dünyanın geçmiş bütün yazarlarını büyük ustalarım olarak görürüm. Buna antik çağ da dahildir. Ben zaten antikiteye bayılırım. O çağdan beri yazmanın bir tarihi var ve ben kendimi o tarihin parçası olarak görürüm. Yaptığım şey geçmişi öğrenmek ama bir yandan da benim kalemim nasıl kıvrımlar yaratıyor, dilim nasıl söylüyor onu ararım. Ne söylediğinden çok, nasıl söylediğinle ilgilidir çünkü yazmak.
B: Peki nasıl söylediğinizi çözdünüz mü her romanda deneysel bir şeyler aramaya devam ediyor musunuz?
G: Evet deneysel bir uç yakaladım. Orada düşünsel olanaklar var. Ama duyuları boşlamadım o yüzden ikisi de var bende.

Gustav Klimmt

B: Kurgu öncesi bilgi toplama aşamasında nasıl bir yol izliyorsunuz? Bilgiler hep aklınızdan mı kağıda dökülüyor yoksa ?

G: Ben defterle çalışırım. Bilmediğim karakterlerin konuşmalarını yazarım önce. Henüz oluşmamış karakterler içimde konuşur. Onları daima defterime yazarım. Bunun saati, zamanı, mekanı yoktur. Bu sözler bir şekilde belirsiz birilerinin sözleri olarak birikir. İkincisi, her kitabım için bir “zaman” problemi ortaya koyarım. Her kitapta mutlaka zamanla ilgili bir aforizma ya da zamanla ilgili bir düğüm vardır. Avangart olanı teknik açıdan planlayarak yapmıyor yazar. O da coşkuya dahil.  Örneğin Zaman Yeli’nde tanrı anlatıcıdan ben anlatıcıya geçmiştim. Bunu Bakhtin’in polifonik             anlatı ya da diyaloji dediği şeyleri bilerek değil, öylesine yapmıştım. Kalenderiye’de de aynı şeyi yaptım ama bu kez orada edebiyatımızda hiç kullanılmadığını fark ederek, anlatıcıyı çok eski bir dil içinden konuşturdum. Yine Doğdu Tanyıldızı’nın tekniği ise “anlatıcının anlatıcısı”nı kurmakla başladı ve çok şaşırtıcı bir şey oldu, benim için de.
B: Siz onu fark etmeden mi yaptınız ilk kitabınızda?
G: Evet.
B: Müthiş. Fark etmeden yaptıysanız.
G: Evet. Zaman Yeli öyledir. 1994. Ben Bakhtin falan okumamıştım onu yazdığımda. Belki de bilinen biriydi de ben bilmiyordum. Zaten okusam da ne olacaktı ki, kuram okuyarak roman yazdığını söyleyen biri olsa ben ona “bu da neyin nesi” derim.
B: Peki tüm teorisyenleri okuduktan sonra insanın kalemi de değişmez mi?
G: Evet değişir. O yüzden ben kuramı unutmaya başladım tekrar! Çünkü yazar kuramsal bir şeyi değil insana ait bir şeyi araştırır. Felsefe insanın ruhuna, iç dünyasına ilişkin hakikatlerle ilgili değildir. İnsanla ilgilidir ama insana dışsal olduğunu düşündüğümüz bilgiye ve varlığa ilişkindir. Sanatla felsefeyi birbirine aforizmatik dil bağlar yalnızca. İnsanın içine bilim bakar. Fakat psikolojinin insan ruhunu didiklerken kullandığı dil de duyguların ve duyuların dışındadır. Kavramsal olmak zorundadır. Oysa edebiyat insanın içini doğrudan deneyler. Bu yönüyle kuramı bilse bile, insanla ilgili hakikati estetik bakışa dönüştürmek sanatçının işidir. Edebi üründe sanat ve felsefe ayrımını yapmak zorundayız. Diğer türlü her türlü bilgi iç içe geçer. Metin acaba felsefi metin mi sanatsal metin mi; propoganda metni mi, siyasal metin mi? Ben bu ayrımı yapmayan sanatçının başarısız olduğunu düşünüyorum.
B: Felsefeyi nasıl kullanıyorsunuz, hangi kaynaklardan yararlanıyorsunuz? Daha önce dille çok oynadığınızı, bir terim bulmak için bile günlerce düşündüğünüzü konuşmuştuk. Biraz daha bunları açabilir miyiz?
G:Peşinen söylemem lazım. Bir yazar felsefeyi edebiyata indirgeyemez. Türkiye’de felsefi ve tarihi  roman denince çok tipik, unique örnekler yazdığını düşünen biri olarak söylüyorum. Benzeri olmayan ve aslında bir yandan da metinlerarası göndermeleri çok kesin olan. Öyle olduğu halde bunun bir felsefeden edebiyata tercüme olduğunu düşünmüyorum. Felsefe dil olarak nötr’dür. Yani gülmez ve ağlamaz. Oysa  edebiyat hem güler hem ağlar; yani tiyatro maskları gibidir. Felsefe nötrdür. Nötr bir sanat ifadesi yoktur. Gülmeyen ve ağlamayan bir tiyatro maskı olmaz çünkü. Felsefe bilim gibi nötrdür ama onda bilmenin hazzı vardır. Bilgiyi söylerken neşelenmeyiz. Yani, Diyonizyak, neşeli değilizdir. Üzülmeyiz de. Bilgiyi söylemek akılla ilgilidir; Apollon’cu, düşünsel bir bağlam gerektirir. Oysa neşeyi, hüznü ve nötr hali edebiyatta yaşarız. Felsefi olanı edebiyata dönüştürmek gerektiğinde onu başka bir dile aktarmış oluyoruz aslında. Edebi metinde insanlar yalnızca düşünce söyleyen bir Platon olmuyorlar. Edebi metinde insanlar heyecanlarıyla, üzüntüleriyle, acıları ve neşeleriyle deviniyorlar. Elbette bilgileriyle de. İşte düşünce söyleyen Platon’u ayna önünde taranırken, tutkuyla ağlarken, hırsla birini azarlarken görür de, onu insani çelişkiler içinde, önermelerini de doğruluğundan ve yanlışlığından bağımsız olarak görürsek felsefi olanı edebiyata götürmüş oluruz.
Salvador Dali
B: Metinlerarasılık?
G: Borges’in yaptığı şey bizde daha çok, farklı  metinlerin kolajlarından alınmış bir metin oluşturmak gibi anlaşıldı. Hatta bilin bakalım benim metnimde kimler var diyenler bile oldu. Böylece “aslında yazılmış hiçbir metin özgün değildir” noktasına varıldı. Felsefe bunu söyleyebilir de edebiyat buna katılmak zorunda değil. Ben sanatçı olarak benzersiz bir şey yaptığımı düşünmezsem ahlaki olarak dayanağımı kaybederim. Kundera sanatçının özgünlüğü konusunu ahlak felsefesinin bir parçası gibi görür ve “Bir metin insanın o güne kadar bilmediği bir hakikati dile getirmiyorsa ahlak dışıdır” der. Bu da benim çok onayladığım bir düşüncedir. Metinlerarasılık, Kristeva’nın bir dönem olgusu olarak saptayıp önümüze koyduğu bir şey. Dolayısıyla metinlerarası metnin özgün olmayacağı yargısı, her şeyin bir simülasyon olduğu düşüncesiyle birleşerek edebiyatçının yeniyi bulma arzusunu dümura uğratmamalıdır. Hem, zaten bir yazar birçok metnin kolajı olan bir metin kurarak felsefeyi edebiyata indirgemeyi başaramaz. Ona basit bir kolaj denir ve üstelik okurdan sanatın heyecansallığını değil felsefenin nötr halini talep ederek kendi kendiyle çelişir.  Okurdan felsefi  heyecan bekleyen sanatsal metin olmaz. Bir metni okuyup da duygularımız bir bakıma soğuduktan sonra, bu metinde ne var diyerek düşünürken felsefi çıkarım yapabiliriz. Oysa sanat yapıtı karşısında, sıcağı sıcağına “evet şu şu göndermeler var” diyemeyiz. Sanat yapıtı önünde böyle davranmak olmaz. Bir edebi metin ya da sanatsal yaşantı, henüz süreç halindeyken anında izleyicisine felsefi sonuçlar vermez. Vermemelidir. Birçok şeyi o anda sezebiliriz ama önce sanatsal yaşantı oluşmalı, sonradan felsefi çıkarımlara ulaşılmalıdır. Şüphesiz sanatsal yaşantı anında felsefi ipuçları görünmez değil; fakat amaç felsefi sonuçlara ulaşmak olmadığı için, sanatsal yaşantının ayrıksı yanını buradan kavramamız gerekir. Düşünce edebiyatında bile durum aynıdır. 1984’ü okurken biz Winston ile Julia’nın aşkını, Julia’nın onu ele verip vermeyeceğini düşünerek meraklanırız. Acaba oyuncakçı dükkanındaki adam ihbarcı mıdır, hele o korkunç yaratık O’Brien ne yapacaktır? Büyük Birader  görünecek midir? Bu soruların o koskoca karanlık toplumsal öngörülerle, felsefi umutsuzlukla hiç ilgisi yoktur. O dünya, oradaki yasaklar, o acılar sahicidir. O metin bağlamında sahicidir. Ben doğrudan doğruya felsefi metinmiş gibi okunan edebiyatı, felsefenin edebiyattaki hükümranlığı olarak görüyorum. Bu konunun daha açık bir dille üzerine gideyim: Bilgi biçimlerini ayrıştırmayı aydınlanma felsefesinden öğrendik. Alanların ayrıştırılmasını Kant öğretmiştir. Din, bilim, felsefe, etik ve estetik bugün birbirinden ayrıysa hele hele sanatın özerkliğinden söz edebiliyorsak bunun atası Aydınlanma’dır. Eskiden retoriğin içinde siyaset, felsefenin içinde bilim, sanatın içinde din veya büyü vardı. Kant sanatın kendinde bir oyuna dönüşmesi, kendisi için bir amaç taşıması gerektiği konusunda ciddi bir uyanış sağladı; sanatın diğer alanların etkisinden kurtulma çabasının değeri bundan sonra anlaşıldı. Nasıl ki dinin siyasete, siyasetin sanata müdahelesi kabul edilemezse, felsefenin de sanata müdahelesi de kabul edilemez. Sanatın konusu herşey olabilir. Siyaset, felsefe, din ya da bilim; sanat herşeyi konu edebilir ama onların amacını gerçekleştirmek için değil.. Dolayısıyla ben de “felsefe için” bir roman yazmam. Benim sanat yapıtımdan felsefî çıkarım yapmak okurun görevidir. Yani metinlerarasılık öncelikle onun için geçerlidir. Çünkü bir metin bazen yazarın niyetini aşarak okurun niyetinde yeniden kurgulanır; Eco’nun bu şahane sınıflamasından anlayacağımız üzere yazar hiç kast etmediği bağlamların, okurun zihninde kurulabileceğinin farkındadır. Burada püf noktası, yeniden anımsatayım, metnin salt felsefe için yazılmış gibi olmamasıdır. Sanat yaşantısı olmayan, kupkuru konuşan bir metin Platon’un metnidir. Çok değerli olması başka bir şeydir ama şüphesiz ki o metin edebiyata ait değildir. Edebiyat işte bunun farkına vararak çalışmayı gerektiren bir iş. Felsefi okumalarda başka bir dil içinde kavradığım o metni, ben bunu nasıl edebi dile dönüştüreceğim diye sormam gerekiyor. Bu şey gibi oluyor, bütün koşulları belirlemişsin, deney yaptım diyorsun. Bütün değişkenler senin kontrolün altındayken yaptığın şeye deney denebilir mi?  Sanat yapıtı koşulları belli bir başka bilgi ışığında ortaya çıkarılmaz. Eylemlere özgü duygu ve heyecanlar, amaçlar, takıntılar vardır. Bütün bunların estetik yoldan bildirilmesi diye bir şey vardır. Bir de söylediğin şey başka insanlara güzel gelecek mi bakalım? İşte bunlar ne felsefeyle, ne dinle, ne siyasetle ölçülebilir. Ölçecek tek şey sanat bilgisidir. Dolayısıyla ben “sanat ve felsefe” dendiğinde bunların özerk alanlar olarak değerlendirilmesi gerektiğini anımsatıyor, içinde daha çok düşüncenin gezdiği düşünce edebiyatı olarak anılan bir alanın da bu bilgi ışığında tanımlanması gerektiğini düşünüyorum. Distopya veya ütopya bizde pek başarılı olamamıştır.
B: Harol Bloom’un bahsettiği “anxiety of influence” yani sizden önce gelen bir yazardan etkilenme endişesi hakkında ne düşünüyorsunuz?
G: Biçimsel olarak birilerinin bulduğu çözümleri bulmak yanlış olur. Oğuz Atay’ı seversin ama onun gibi yazmazsın. Bu benim temel ilkemdir. Ben edebiyatçının coğrafyadan beslenebileceğini Yaşar Kemal’den öğrendim ama Yaşar Kemal gibi yazmadım. Yazınsal olarak beslendiğim kim varsa ondan farklı yazdığımı çok rahat söyleyebilirim. Bu neden? İzin vermediğim için. Çünkü yazınsal tutum ele geçirir. Yazmak başkalarının yazdığı gibi yazmaktan hoşlanmakla başlar ama yazar bunu reddetmekle yazar olur. Kendi olmak budur aslında. Sayısız etkiyle biçimlenip kendine özgü bir form bulmak sanatçının işidir.
B: Edebiyatta ne felsefî değil?
G:  Felsefi metinlerin güm diye içine düştüğü ve uzun uzun tanımlandığı metinler örneğin. Kemal Tahir romancılığını anımsayalım. Onunki siyasetin sanat içerisinde konuşulduğu uzun monaloglardır. Bu roman tarzından siyasi çıkarımlar yapıp toplumbiçimlerini tanımlayanlar oldu. Bir roman siyasetbilim yerine geçiyorsa yazık o toplumbilime. Bir roman felsefenin sorunlarını çözüyorsa yazık o düşünüre. Felsefeyi felsefe olarak konuşan yapıt kötüdür, o kadar. Sartre Bulantı’da felsefi düşünüşü kişilerin eylemleri ve duyguları üzerinden gördü. Felsefe anlatmaz o kitap, felsefidir. Demek ki edebiyatta felsefilik olur. Bilim de, din de siyaset de olur. Ama onlar edebiyatın konusu olarak vardırlar. Onlar sanatın kürsüsüne çıkıp da kendi “doğrularını” söylerse işte orada edebiyat yoktur. Sartre en politik en felsefi sanatsal yapıtlar yazmış biri olarak tam da söylediğimi yapar. Bulantı’da bir “Otodidakt” vardır mesela. Adam kendi kendini yetiştirmiştir ama kupkuru bilgiyle kişiliği ezilmiştir. Biz onu anlarız. Herkese söven bir adama dönüşmüştür. Adam elinin kıllarını düşünür ve o kıllara bakarak tiksinti duyar. Bütün bunların hepsi başkalarında da vardır; Sartre “varoluşmak” dediği şeyi ve duygusunu böyle tarif eder. Bunu felsefi metinde yapabilir miydi? Hayır. Felsefi metinde duyular yoktur. Duyu organları yoktur. Tad, ses, dokunmak yoktur. Kavram vardır. Edebiyat ve felsefenin birbirine geçişleri çok kolay iki alan olabilmesi için edebi türlerin tamamen kavramlardan oluşması gerekirdi. Bu olamaz. Çünkü edebiyat duyulardan, hazlardan oluşur. Düşüncelerden de oluşur. Bunların bileşiminden yürür, bir üst dilde insan ruhunda yeniden oluşur. İnsanın iç görüsü işin içine karışır, metin orada bir başka şey olarak da oluşur. Ama felsefe çağrışıma kapalıdır. Kavramsal olarak tanınmak ve doğru bilinmek ister. Sadece felsefe değil, siyaset, din, etik, bilim ve ideoloji de sanatın esnekliğini taşımaz. Sanat en çok bu yüzden kendi için bir amaçtır. Bunları felsefi düşünüşün sanattaki varlığını seven biri olarak söylüyorum. Derin bir edebiyat yapmaya çalışanlar o yolda ilerlemek zorundadır çünkü. Felsefeden ilhamlar almalıdır. Bu ilhamları kendi söylemez. Örneğin Tuğba Çelik Varoluş ve Roman adlı çok önemli incelemesini yazıncaya kadar ben kendi romancılığımın varoluşçu olduğuna dair bir düşünceye sahip değildim. Hiçbir zaman da böyle bir şeyi dile getirmediğim gibi, hâlâ da gerçekten varoluşçu bir edebiyatçı olunabilir mi bunu düşünüyorum. Sartre varoluşçu filozoftu ama varoluşçu edebiyatçı mıydı? Bu bende hep çelişki yaratmıştır. Çünkü bana göre edebiyattaki varoluşçuluk edebiyattan değil, felsefeden tanımlanabilen bir şeydir. Fakat yine de kavram olarak seviyorum, varoluşçu edebiyat ifadesini.
B:Hangi felsefi akıma kendinizi daha yakın görüyorsunuz?

G: Derrida ile yapısökümünün farkına vardım. Foucault ve Lacan’la cinsiyetin yapılanışına ilişkin düşüncelerim çok değişti. Fakat özellikle felsefenin dilbilimle ilgili bir yoldan ilerleyişi beni çok yordu. Dilbilim çok rahat edebildiğim bir alan değil. Oysa Althusser’in sadece zihnimin değil ruhumun uyanmasında da çok katkıları olmuştur. Bütün Frankfurt okulu okumalarım beni tekrar ayaklarımın üzerine oturttu dersem abartı olmaz. Postmodern dünyanın gelişimine ilişkin okumalarım da metinlerarasılık, kolaj ve bireyin kayboluşu sorununda yoğunlaştı. Bütün bunlar olurken metinlerim geçmişe doğru ilerliyordu. Tarihsel romanlar yazmaya başlamıştım. Bunlar bana şunu öğretmekteydi: Aslında edebi metnin açıkladığı gerçeklikler yoktur, biz geçmişi ve hatta şimdiyi “yapılandırılmış” zihinler içinden tanıyoruz. Öncü ve yenilikçi davranış söylemleri dışlayıp yenisini kurarak mümkün olabilir. Romanın söylemini ve anlatıcı kipini hep temel konu haline getirmemin nedeni budur. Yani romanların içine değil de romancının düşünce yapısına yerleşen felsefi düşünce ile uğraştım. Kuramsal sözüm varsa romanlarımın dışında söyledim. Hipertext, Kristeva için bir kavramsal açıklamadır ama ben onüçüncü yüzyılda yazılmış bir itirafnamenin yüzyıllar içindeki seyrini anlattım ve bunu çeşitli yolları aşarak insan ruhunda sınayarak gösterdim. Kalenderiye bu anlamda hipertext’in kavram olarak değil eylem olarak billurlaşmış biçimidir. Ha Umberto Eco’yu da unutmayalım bu arada. Bir yazar için gerçek bir yol göstericidir. Felsefi roman yazarı olarak değil de, yazarın konumunu tartışan bir yazar olarak.